| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
laleler güller günü 1 mayıs

BARACK HUSEYİN OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni

‘The Audacity of Hope’ UMUD'UN CÜRETKÂLIĞI BARACK OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni • Senatör Barack Obama’nın Federal Haber Servisi tarafından sağlanan Chicago’da yaptığı zafer konuşmasının tam metni: Eğer Amerika’nın her şeyin mümkün olduğu bir yer olduğunu, kurucularımızın rüyalarının hâlâ canlı, demokrasimizin hâlâ güçlü olup olmadığını sorgulayanlar varsa işte bu akşam onlara cevabınızdır. Bu cevap, oy vermek için okul ve kilise önlerinde bu ülkenin tarihinde görülmemiş uzunlukta kuyruklar oluşturan, saatlerce bu kuyruklarda bekleyen, pek çoğu belki de hayatlarında ilk kez, bu kez farklı olabileceğine, bu farkı kendi seslerinin yaratabileceğine inananların cevabıydı. Bu cevabı veren genç, yaşlı; zengin ve fakir; Demokrat ve Cumhuriyetçi; siyah ve beyaz; Latin, Asyalı, yerli, gay, özürlü; yani kısaca tüm Amerika dünyaya şu mesajı gönderdi: Biz hiçbir zaman sadece bir bireyler topluluğu değildik, biz hiçbir zaman sadece bir kırmızı ve mavi eyaletler topluğu olmadık. Biz her zaman Amerika Birleşik Devletleri olduk. Uzun bir geri dönüş oldu ve bu kritik anda, tanımlayıcı anda “değişim” Amerika’ya geri geldi. Biraz evvel Senatör McCain’den çok hoş bir mektup aldım. Bu kampanyada kendisi uzun süre uğraş verdi. Amerika için pek çok zorluğa katlandı. Teşekkür etmeliyiz bu cesur ve özverili lidere, tüm hizmetleri için. Kendisini ve Senatör Palin’i kutluyorum ve kendileriyle gelecek aylarda bu ulusun yeni “yeminini” oluşturmak ve kendileriyle çalışmak için sabırsızlanıyorum. BÜYÜKANNEM BENİ İZLİYOR • Bu yolculukta yardımcım Joe Biden’a teşekkür etmek ve kutlamak istiyorum, tüm kalbiyle bu süreçte destek verdi, ve işte karşınızda Amerikan Başkan yardımcısı Biden. Ve sıradaki “First Lady”, geçtiğimiz 16 seneki hayat arkadaşım, evimizin temel taşı, Michelle Obama. Ve Sasha ve Malia. Sizleri çok ama çok seviyorum. Evet, bugün belki bizlerle değil, ancak Büyükannem bizi biryerlerden seyrediyor, tüm ailemizi biraraya getiren büyüklerimi buradan özlemle anıyorum, onlara çok şey borçluyum. Kampanya sorumlusu David Plouffe ve baş stratejistim David Axelrod, siyaset tarihinin en etkili kampana takımıyla bana destek verdi, sizlerin sayesinde başardım ve sizlere müteşekkirim. Ama, her şeyin ötesinde bu zaferi sağlayanları asla unutmayacağım, yani sizleri. Bu görev için pek de “olası” lider değildim başlarda. Maddi ve manevi olarak güçlü bir destekle başlamadık. Kampanyamız Washington’un sokaklarında değil, Des Moines’in arka taraflarında, Concord’un oturma odalarında, Charleston’un verandalarında kabuklarını kırdı. Çalışan erkekler ve kadınların, az da olsa biriktirebildiklerinden ayırdıkları 5-10-20 dolarlarla filizlendi bu kampanya. Kendi nesillerinin “mit”lerine inanmayan gençlerin desteğiyle güçlendik, başka şehirlerde buldukları işler ve kazanç kapıları için evlerinden uzaklaşan, az kazanca ve uykuya tahammül eden, acı soğuk ve kavurucu sıcakta kapı kapı dolaşan ve gönüllü olarak çalışan milyonlarca Amerikalı, “insanların hükümeti, insanlar tarafından kurulmuş ve insanlar için çalışacak bir hükümet” fikrinin Dünya üzerinde varolduğunu gösterdiler. Bu sizin zaferiniz. Biliyorum sizler sadece seçim kazanmak için bunu yapmadınız ve biliyorum ki benim için de yapmadınız. Bunu ileriki görevimizin büyüklüğünü anladığınız için yaptınız. Şimdi bu geceyi kutlarken bile yarının bize hayatımızın en büyük sorunlarını getireceğini biliyoruz-iki savaş, tehlike altında olan bir gezegen, asrın en kötü mali krizi. Biz bu gece buradayken bile, Irak’ın çöllerinde ve Afganistan’ın dağlarında hayatlarını bizim için riske atan ve bu amaçla uyanan cesur Amerikalılar var. Çocukları uyuduktan sonra uyuyamayıp, mortgage’ı, doktor faturalarını nasıl ödeyeceklerini, çocuklarının üniversite masrafları için nasıl para biriktireceklerini düşünen anne babalar var. SİZE DÜRÜST OLACAĞIM • Kullanıma geçirmek için yeni enerji ve yaratmak için yeni iş kolları; inşa etmek için yeni okullar, göğüs gereceğimiz tehditler ve onarılması gereken ittifaklar var. Önümüzdeki yol uzun olacak. Yokuşumuz dik olacak. Oraya bir yılda ya da bir dönemde varamayabiliriz, ama Amerika, oraya varacağımıza dair hiçbir zaman bu gecekinden daha umutlu olmadım. Size söz veriyorum biz oraya varacağız. Aksilikler ve yanlış başlangıçlar olacak. Başkan olarak verdiğim karar ya da politika ile fikir birliği içinde olmayan çok kişi olacak ve biliyorum ki yönetim olarak her problemi çözemeyeceğimizi de biliyoruz. Ancak karşılaştığımız sorunlarla ilgili size hep dürüst olacağım. Sizi dinleyeceğim, özellikle aynı fikirde olmadığımız zaman sizi dinleyeceğim. Ve hepsinden önemlisi, bu milletin ABD’de 221 yıl boyunca, ev ev, tuğla tuğla ve nasır tutmuş elleriyle bu işi nasıl başardığını göstermek için katılımınızı isteyeceğim. Bundan 21 ay önce kışın soğuğunda başlattığımız iş bu sonbaharın sonunda bitmemeli. Tek başına bu zafer bulmaya çalıştığımız ‘değişim’ değil-Bu bizim değişimimizi hayata geçirmek için sadece bir şans. Ve bu işlerin eskisi gibi yürüdüğü duruma geri dönersek bunu başaramayız. Bu sizsiz de olmaz. Bu yüzden ele ele verip çok çalışmak için gerekli olan yurtseverliğin, hizmetin ve sorumluluğun yeni ruhunu, sadece kendimizin değil başkalarını da kollamak için hep birlikte çağıralım. Şunu hatırlayalım, sokaklar ısdırap çekerken, müreffeh bir Wall Street’e sahip olamayız- bu ülkede, millet olarak tek bir halk olarak düşeriz ya da yükseliriz. Gelin, politikamızı uzun yıllardan beri zehirleyen aynı yurtseverliğe, küçüklüğe, hamlığa düşmenin cazibesine direnelim. Hatırlayalım ki, kendine inanç, bireysel özgürlük ve milli birlik değerlerine dayanan parti; Cumhuriyetçi Parti’nin afişini Beyaz Saray’a taşıyan adam bu eyaletten çıktı. Bu değerler, hepimizin paylaştığı değerler ve Demokratik Parti bu gece büyük bir zafer kazandı, biz bunu alçakgönüllülük ve gelişimimizde karşılaştığımız bölünmeleri iyileştirmek için gösterdiğimiz azimle başardık. Lincoln’ın bizden daha fazla bölünmüş bir millete seslendiği gibi “Biz düşman değiliz, biz arkadaşız... Tutkumuz zarar görmüş olabilir ama bu duygusal yakınlık bağlarımızı kırmaya kadir olmamalı” Ve şimdiye kadar desteğini gördüğüm siz Amerikalılar- Sizin oyunuzu kazanmış olmayabilirim, ama sesinizi duyuyorum, sizin yardımınıza ihtiyacım var ve ben sizin de başkanınız olacağım. Ve siz... Bu akşam bizi, bizim kıyılarımızın ötesinden izleyenler, parlamentolardan ve saraylardan ve siz, dünyamızın unutulmuş köşelerinde radyo başına toplanıp bizi izleyenler...hikâyelerimiz tekil, ama kaderimiz paylaşılmış ve Amerikan liderliğinin yeni şafağı elimizde. Bu dünyayı alaşağı etmek isteyenler...biz sizi yeneceğiz. Barış ve güvenlik arayanlar...biz sizi destekliyoruz. Ve siz Amerika’nın fenerinin hâlâ eskisi kadar parlak olmadığını söyleyenler...bu akşam bir kez daha kanıtladık ki milletimizin gerçek kudreti askeri ya da ekonomik gücümüzden değil, demokrasi, özgürlük, fırsat ve asla boyun eğmeyen umudumuz olan ideallerimizden aldığımız dayanma gücünden geliyor. Bu yüzden Amerika’nın gerçek dahiliği Amerika’nın değişeceğine dair inancımızdır. Birliğimiz mükemmelleştirilebilir. Ve şimdiye kadar başardıklarımız yarın başarabileceklerimiz ve başarmamız gerekenlerle ilgili umut veriyor. Bu seçim içinde birçok ilki ve gelecek nesillere anlatılacak birçok hikâyeyi barındıran bir seçim oldu. ATLANTA’DAKİ 106 YAŞINDAKİ?KADIN • Ama bu gece aklımdaki şey, Atlanta’da oyunu kullanan kadın. O, aslında seslerinin duyulması için kuyrukta bekleyen milyonlarca insana benzerlik gösteriyordu, tek bir farkla, Ann Nixon 106 yaşında bir kadın. Köleliğin terk edildiği bir neslin hemen ertesinde doğmuş bir kadın; caddelerde arabalar, gökyüzünde uçakların olmadığı ve onun gibi bir insanın kadın ve siyah olduğu için oyunu kullanamadığı bir zamanda doğmuş bir kadın. Ve bu akşam, hayatının yüz yılını geçirdiği Amerika’yı düşünüyorum, kalp ağrısı ve umut; mücadele ve ilerleme; yapamayacağımızın söylendiği yıllar, ve Amerika’nın “Evet yapabiliriz” inancı. Kadınların susturulduğu ve umutlarının azledildiği bir zamanda yaşayan kadın, onların ayağa kalkıp seslerini duyurup oy pusulasına ulaşmayı bekledi. Evet yapabiliriz. Çölde çaresizlik toprakta depresyon hüküm sürerken Yeni Anlaşma ile birlikte korkulara galip gelinebileceğini, yeni görev, yeni ve ortak bir amaca ulaşılabileceğini gördü. Evet yapabiliriz. Limanlarımıza bombalar yağarken ve tiranlar dünyayı tehdit ederken, o kadın demokrasinin korunduğu ve yeni neslin yükseldiği ana tanıklık etmek için oradaydı. Evet yapabiliriz. Montgomery’deki otobüsler, Birmingham’daki hortumlar, Selma’daki köprü ve Atlanta’daki bir rahibin “Bunun üstesinden gelebiliriz” dediği zaman oradaydı. Evet yapabiliriz. Bir adam Ay’a ayak bastı, Berlin’deki duvar yıkıldı, bilimimiz ve hayal gücümüzle bir dünyayla iletişim kuruldu. Ve bu yıl, bu seçimde parmağını monitöre değdiren bu kadın Amerika’da geçirdiği en iyi zamanlar ve en kara saatleri geçirdiği 106 yıldan sonra oyunu kullandı, çünkü Amerika’nın nasıl değişeceğini biliyordu. Evet yapabiliriz. AN BİZİM ANIMIZDIR • Amerika, şimdiye kadar uzun yol aldık. Çok şey gördük. Ama yapmamız gereken çok şey de var. Bu yüzden bu gece, gelin kendimize bir soru soralım- eğer çocuklarımız diğer yüzyılı görecek kadar yaşarsa; eğer benim kızlarım Ann Nixon Cooper’ınki kadar uzun bir ömür geçirme şansına sahipse, ne tür bir değişim görecekler? Nasıl bir ilerleme kaydedeceğiz? Şimdi bu çağrıyı cevaplama zamanı. An bizim anımızdır. Zaman bizim zamanımız- insanları işleri geri göndermek, çocuklarımıza fırsat kapıları açmak; refah ortamını geri getirmek ve barışa katkıda bulunmak; Amerikan rüyasını geri çağırmak ve kökten gerçekliği tekrar doğrulamak ki bu kökten gerçeklik, hepimizin bir olduğu, nefes aldığımızda umut ettiğimizde, bize yapamayacağımızı söyleyen sinizm ve kuşkuyla karşılaştığımızda ruhlarımızı birleştiren bu ebedi öğretiyle cevap vereceğiz: Evet yapabiliriz. Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun, Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun. Taraf Gazetesi'nden alınmıştır.

www.blogmedya.deriz.biz

bezmi alemThe Audacity of Hope Barack Huseyin Obama kitabını dinle
1 "neomodern çevrebilim alaın touraıne" etiketi kullanan gönderi "neomodern çevrebilim alaın touraıne" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar
 
Dec
08
    

 

 

Neo-Modern Çevrebilim

ALAIN TOURAINE, AVRUPA’NIN ÖNDE GELEN SOSYAL KURAMCILARINDANDIR. PARİS’TEKİ İNSAN ARAŞTIRMALARI MERKEZİ’NİN VE UYGULAMALI TOPLUM BİLİM ENSTİTÜSÜ’NÜN MÜDÜRÜDÜR. SON OLARAK Aktörün DönüŞü ADLI KİTABI YAYIMLANMIŞTIR. OKUYACAĞINIZ YAZI, PARİS’TE YAPILAN BİR SÖYLEŞİDEN DERLENMİŞTİR VE MODERNİTENİN KAZANIMLARINI YOK SAYMAYA EĞİLİMLİ BİR ÇEVRE DUYARLILIĞININ SAKINCALARINA DİKKAT ÇEKMEKTEDİR. “DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ, BARIŞACAK MIYIZ?” SORUSUNDAN YOLA ÇIKARAK GERÇEKLEŞTİRİLEN AÇIKOTURUMDA HALİT REFİĞ’İN ALINTILAR YAPTIĞI BU MAKALE, ORİJİNAL NPO’NUN KIŞ ÖZEL SAYISINDA (2004) VE DERGİMİZİN İLK CİLDİNDE YER ALAN “YEŞİL BİNYIL MI?” TEMALI SAYISINDAN (1998) ALINMIŞTIR.

PARiS – Batı kültürel bir mutasyon sürecinde. Sanayi ideolojisinin yararcı mantığını yadsıyan bir “yeni-doğalcılığın” kültürel bir yapılanma olarak yerleşmekte olduğuna eminim. “İlerleme” kavramını sorgulayıp, “tarih”te insan aklından üstün bir anlamın yokluğunu keşfettikçe doğayı yeniden keşfetmeye başlıyoruz. Daha doğrusu, Mesih’in çağında, bildiğimiz insan ve doğanın düalitesini -insanın çok kişisel biçimde kendisi ve kişiselliğin bütünüyle dışında olarak doğanın bir parçası oluşu anlamında düalitesini- keşfetmiş oluyoruz. Şu anda, insanın doğanın efendisi kılığına girdiği monist sanayi kültüründen, insanla doğanın farklı, ama birbirinin tamamlayıcısı olduğu bir bakış açısına geçiş halindeyiz. Bu yeni kültürel yapılanma, Daniell Bell’in tanımladığı ve geçmişin devamı olan bir tür üst sanayi toplumu anlamında “post-endüstriyel” toplum değildir. Benim farkına vardığım kültürel mutasyon, çağdaş insanın kendini ve doğayla ilişkisini algılayışında, bir kopuşa işaret ediyor.

Sanayi kültürümüz, doğalcı veya öznelci değil nesnelciydi. Endüstriyalizmin temel kavramı, tarihin “nesnel güçleri”nin, bilim ve teknolojinin ilerlemesi yoluyla ütopyaya ulaştıracağına duyulan inançtı. Endüstriyalizmin kilit filozofu Karl Marx, bundan yüz yıl önce: “Sorun, bilim ve sanayi yoluyla doğayı insanlaştırmak ve insanı da doğalaştırmaktır” diyerek, insanın konumunu, çevreyle evrim kavgası veren bilinçsiz hayvanlarınkine benzer biçimde tanımlamıştı. 20. yüzyılda yaşadıklarımız, evrimsel ilerlemeye duyulan bu üstün güveni paramparça etti: Auschwitz ve Gulag, ozon yırtılması ve sera efekti, bizi kaçınılmaz olarak daha güzel bir geleceğin beklediği inancının da sonu oldu.

YENİDEN DOĞALAŞMA YANLIŞI | Nesnel bir geleceğe dayalı dünya görüşü parçalandıkça, ilk defa olarak, bir sonraki basamağa tırmanmakta ikircikli davranıyoruz. Gerçekten de postmodernistler, bizim için tırmanacak yer kalmadığını, başka basamaklar bulunmadığını söylüyorlar. “Zirvedeyiz” diyorlar, “artık dönüp geçmişe bakalım”. Post modernizm, insan tarafından gerçekleştirilen bir geleceğe inançsızlığı dışa vuruyor.

Çevreci hareket, bu postmodern duyarlılığı büyük ölçüde benimsemiş durumda. Bu çağ sonu (fin de siecle) modasında, başarılar dünyasından akıl dışılığa doğru bir çekilme söz konusu. Çevrebilim, çok doğru olarak bize, doğanın egemen olunacak bir nesne değil, içinde yerimizi bulmamız gereken bir “çevre sistemi” olduğunu öğretiyor. Ama yalnızca bunu söylemek bir şey çözmüyor ve Hırıstiyanlık öncesi çoktanrılı doğalcılığa geri götürüyor bizi. Hiç kuşkusuz, Aydınlanmadan gelen insan gururu ve egemenlik ruhunu bırakmak gerekiyor; ama öznellik adını verdiğim insanın kendi eylemlerini tayin etme yeteneği, doğanın zorbalığına terk edilmemeli.

Doğanın doğal koşullarını konuşacaksak, insanın insansı koşullarını da konuşmak zorundayız. Modern, daha doğrusu neo-modern olduğum için, panteistik bir doğalaşma ve kültürümüzün saf çevreci yapılandırılması bana çok itici geliyor. Neo-modern doğalcılık, insanın kültürü yaratma gücünü, bilinçli girişimlerle kendini ve doğayı değiştirme gücünü yadsımaz. Neo-modern doğalcılık, insanın yalnızca kendisine küçük bir pay bulmak zorunda olduğu bir doğal düzeni değil, insanın çevresi ile kendi kültürel girişimi arasında bir denge kurmaya çalıştığı bir düzeni hedefler.

İlerleme tanrısını yadsıyan neo-modernliğin, ulaşmaya çalışması gereken hedef, modern Batı’nın özünü, yani reformlar sürecinde ortaya çıkmış olan akılcılık, bilim ve öznelciliği koruyabilmektir. Bu neo-modern çağda “akıl”, insan haklarıyla; teknolojik ve bilimsel güç ise çevre haklarıyla dengelenmek zorundadır.

İnsan hakları kavramı, bir ulusu veya bir sınıfı değil; ister kitle kültürü karşısında kişiselliği, ister ırkçı devlet karşısında Mandela’yı alalım, “bireyin kendini yaratma özgürlüğünü” savunur. Çevre hakları da, yaşam temelimizin yıkımına karşı bir savunmadır.

Öznelciliği, genetik mühendisliği kılığındaki bilimsel akla feda edersek, Dr. Strangelove’ın ekmeğine yağ sürmüş oluruz; ozon yırtılmasından kurtulmak adına da aklı yadsırsak, Ayetullah Humeyni teokrasisinden pek de farklı olmayan bir “yeşil” köktenciliğine çanak tutmuş oluruz. Modern kalabilmek için çevre duyarlığının yanı sıra, akla, bilime ve bireye de ihtiyacımız var.

BİR DEĞİŞİMİN MORFOLOJİSİ | Neo-modern kültürel yapılanmanın oluşması, önceden sınırları belirlenmiş bir süreç olamaz; birbirleriyle “çelişen” aktörlerin mücadelesi sürecinde ortaya çıkacaktır. Değerler, ancak iktidarla bir bilgi, etik ve yatırımlar sistemine dönüşebilir. Bugünün sorusu, temel iktidar biçiminin ne olduğu ve bu iktidarla yüz yüze gelecek olan temel toplumsal aktörlerin kimler olduğu sorusudur. Bu mücadelenin sonucu, yeni kültürel yapılanmayı belirleyecektir.

Sanayi kültürünün değişim süreci başlayalı çok oldu. Kültürel değişimin ilk kıvılcımları, 1960’lardaki kültür karşıtı öğrenci ayaklanmalarında, marjinal aktörler sanayi kültürüne karşı olan hayal kırıklıklarını dile getirmeye başladıklarında görüldü. Bu isyanların başlangıcında, tüm sistemin mantığındaki aksaklıklara dikkat çeken Roma Kulübü, bu mantığın sınırlarına ve çevre sorunlarına işaret ederek egemen akımları uyarmış oldu.

Bu değişimin ikinci aşaması, sanayi kültürünün -sendikalar gibi- baş oyuncularının, esas muhalefet gücü olma niteliğini yitirip, sahneden çekilmeye başladığında gerçekleşti. Eski zamanlarda, vatandaşla prens arasındaki çelişki, nasıl anayasalar ve parlamentolar yoluyla kurumsallaşmışsa, işçilerin toplumsal hakları da toplumsal refah devleti ve egemen politik partiler içinde kurumsallaştı. İşçi mücadelesinin içi boşaldı, bürokratik ve törensel bir niteliğe büründü.

Daha sonra, 1970’ler Batı’sında, bir boşluk ve hastalık havası egemen olmaya başladı. Bildik aktörlerin yokluğunda, yitirilmiş bir birlik içinde anlam bulmak zorlaşmıştı. Tam bir kuşku ve sinisizm (ahlakı horgörme) dönemi başladı. Nereye gittiğimizi bilmez olmuştuk. Yön duygusu kalmamıştı. Postmodernizmin tohumları atılmış oluyordu.

Boş bir gelecek imgesi, önce gericiliğin yerleşmesine yol açtı. Kökleri arayış, geçmişe özlem eğilimleri egemen oldu. Bu gericiliğin çeşitli derecelerini temsil eden Ronald Reagan, “Ahlaki Çoğunluk” ve Jean Marie Le Pen ortaya çıktı. Çok daha ciddi biçimde, sanayi dönemindeki aklın evrenselliği ilkesi, farklılıklar adına yadsınmaya başlandı: Ben eşcinselim, ben Chicano’yum, ben kadınım, ben siyahım. En sonunda da, bireyselliğini ifade için tüketim standartları dışında hiçbir şey bulamayacak kadar kişilik kırıntısından yoksun yuppie narsizmi zuhur etti.

Buna eşzamanlı olarak, 1970 ve ‘80’lerde Batı’da, bilgisayarlardan bio-mühendisliğe ve uydu yayınlarına kadar uzanan bir teknolojik devrim yaşanıyordu. Bu olgu, yeniden yapılanmanın maddi temelini oluşturdu.

1980’lerin sonunda, günümüzde boşluğun öte yanına geçmeye başladık. Eyleme geçmedeki yeteneksizlik krizimizi aşmış ve kültürel yeniden yapılanmaya ilk adımlarımızı atmış durumdayız. Yeniden yapılanmanın ilk dönemlerinde ortaya çıkan aktörleri, yani kitle iletişim araçlarının dil, simge ve imgesel yaratıcısı seçkinler en güçlü konumdalar. “Enformasyon Çağı”nda, toplumun kendi imajını yaratma araçlarını ellerinde tutanlar, iktidarın merkezini oluşturuyorlar.

Bu değişimde ortaya çıkacak olan son öğe, sanayi kültürünün baskın olduğu dönemde, işçi hareketinin oynadığı rolü oynayacak olan “merkezi muhalefet” güçleridir.

Yeni muhalefet güçlerinin, öznelcilik ve çevre hareketi olacağına inanıyorum: Kitle kültürüne karşı “ben”i savunan, kendini kendi terimleriyle tanımlayan birey ve bilimle teknolojinin doğayı değiştirmesinin sınırlarını tanımlayan çevreci gruplar…

TOPLUMUN MERKEZİ VARDIR | Kültürel yeniden yapılanmaya bu açıdan bakanlar, postmodernizmin tersine, toplumun bir merkezi olduğunu ve bu merkezin yeni kültürel modeller oluşturma yeteneğine sahip özne ve aktörünün de, bilinçli insan olduğunu savunuyorlar.

Bu yeni kültürde insanlık, artık kozmosun efendisi değil, “Ben”in yaratıcısı rolünü üstlenmiştir. Goethe’den Salman Rüşdi’ye kadar, Batı’da romanın temel fikri budur. Hem özneyi hem de bireysel bilinçliliği vurgulamak, toplumsal yaşamda bütünüyle seküler ve modern bir birlik olanağı sağlayacaktır. Neo-modern kültürün temel öğesi, öznenin artık tarihin anlamına bağlı olarak tanımlanabilen bir şey olmadığıdır. Tam tersine toplumlar, artık doğa ve tarih yasalarına dayanıp meşrulaştırma ihtiyacı duymaksızın, kendi örgütlenmelerini, kendi değerlerini ve kendi değişim süreçlerini belirleme gücüne erişmişlerdir.

Kültürel yeniden yapılanmanın bu can alıcı aşamasında, asıl çelişkiler, insanın doğayla ilişkisini yeniden tanımlayan dil ve imgelerin yaratılması çevresinde yaşanacaktır.

ÇELİŞKİ NOKTALARI | Simgelerin tanımlandığı arena, yani iktidar arenası olan ve kamuoyunu biçimlendiren, kitle iletişim ortamıdır. Bu anlamda kitle iletişim ortamı, artık temel politik kurum haline gelmiştir. Yeniden yapılanmanın bu erken aşamasında, iletişimcilerin ve entelektüellerin rolü esastır: Gün politikacıların değil, onların günüdür.

Bu durum, yazarların ve filozofların, topluma yeni bir imaj kazandırarak kültürü değiştiren önemli aktörler oldukları 18. yüzyıl Avrupa’sını andırmaktadır. Onlar sivil toplumu ilk olarak keşfediyorlardı.

II. Dünya Savaşı sonrası, çoğunlukla planlamacıların, işadamlarının ve politikacıların oluşturduğu “büyüme yöneticilerinin” dönemiydi. Bu zaman içinde entelektüeller, çok kısıtlı bir rol oynayabilmişlerdi.

Oysa şimdi yeniden bulma zamanıdır; oluşmakta olan yeni toplumu anlamak, neyin tehlikede olduğunu, neyi tartışmanın önemli ve neyi tartışmanın önemsiz olduğunu tanımlamak zamanı…

Toplumumuzun yaşamakta olduğu imaj kırılmasının bir belirtisi de, tanımlanması gereken konuların, insanlığın karşı karşıya kaldığı “en derin sorular” olmasıdır. Bu sorular, hastanelerde ve laboratuvarlarda, sanayi toplumunda yaşam ve ölümün hesaplaşması olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlar aynı zamanda derin tutkularla bağlantılı sorunlar. Tüpte hayat yaratılmalı mı? Çocuk aldırmak cinayet midir? AIDS hastalarına nasıl bakım yapılmalı? Yaşlılar ve kanser hastalarına ötanazi hakkı verilmeli mi? Kısacası ölmek ve yaşamak nedir? Bunların anlamına kim karar verecek?

Bizi bir tür bilinçliliğe yaklaştıran başka sorular da ortaya çıkmış durumda: Zenginliğimiz, yalnız kendi çocuklarımızı değil, gelecekteki bütün çocukları da öldürmeye mi yarayacak? Doğayla ilişkilerimizin nasıl olması gerektiğine kimler karar verecek?

Özellikle Almanya’da, daha sonra da Fransa ve bütün Avrupa’da ortaya çıkan “Yeşil Parti”ler, gündeme taşıdıkları bütün sorunlarla; kültürel mutasyonumuz ilerledikçe marjinal olanın nasıl kitleselleştiğinin açık bir belirtisidir.

DÖNÜŞÜM GARANTİSİ YOK | Tarih, varlıklarını bir sonraki aşamaya ulaştıramamış halklar, kültürler ve uluslarla doludur. Avrupa moderniteyi bulmuş olsa da, bu aşamanın yalnızca bizim yeteneklerimizle imkân kazandığını iddia edemeyiz. 11. ve hatta 14. yüzyıllarda Arap dünyası ve Çin, bizim uygarlığımızın çok ilerisindeydi. Yine de yıkıldılar. Bilimsel, rasyonel bir toplum aşamasına geçemediler.

Batı yeni zamana, ilerlemesiz geleceğe ulaşabilecek mi? Başbakan Brundtland’ın sorduğu gibi, insanın doğayla olan ilişkisini yeniden düzenleyip uygarlık sınavını geçebilecek miyiz? Modern kalarak çevreye uyumlu olmayı da başarabilecek miyiz?

Kültürü başlatanlar ve içinde yaşadığımız toplumu üretenler olarak, modern insanın geleceği, bizim bilinçli seçimimiz olacaktır.


DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ BARIŞACAK MIYIZ?