| Neo-Modern Çevrebilim |
ALAIN TOURAINE, AVRUPA’NIN ÖNDE GELEN SOSYAL KURAMCILARINDANDIR. PARİS’TEKİ İNSAN ARAŞTIRMALARI MERKEZİ’NİN VE UYGULAMALI TOPLUM BİLİM ENSTİTÜSÜ’NÜN MÜDÜRÜDÜR. SON OLARAK Aktörün DönüŞü ADLI KİTABI YAYIMLANMIŞTIR. OKUYACAĞINIZ YAZI, PARİS’TE YAPILAN BİR SÖYLEŞİDEN DERLENMİŞTİR VE MODERNİTENİN KAZANIMLARINI YOK SAYMAYA EĞİLİMLİ BİR ÇEVRE DUYARLILIĞININ SAKINCALARINA DİKKAT ÇEKMEKTEDİR. “DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ, BARIŞACAK MIYIZ?” SORUSUNDAN YOLA ÇIKARAK GERÇEKLEŞTİRİLEN AÇIKOTURUMDA HALİT REFİĞ’İN ALINTILAR YAPTIĞI BU MAKALE, ORİJİNAL NPO’NUN KIŞ ÖZEL SAYISINDA (2004) VE DERGİMİZİN İLK CİLDİNDE YER ALAN “YEŞİL BİNYIL MI?” TEMALI SAYISINDAN (1998) ALINMIŞTIR. |
|
PARiS – Batı kültürel bir mutasyon sürecinde. Sanayi ideolojisinin yararcı mantığını yadsıyan bir “yeni-doğalcılığın” kültürel bir yapılanma olarak yerleşmekte olduğuna eminim. “İlerleme” kavramını sorgulayıp, “tarih”te insan aklından üstün bir anlamın yokluğunu keşfettikçe doğayı yeniden keşfetmeye başlıyoruz. Daha doğrusu, Mesih’in çağında, bildiğimiz insan ve doğanın düalitesini -insanın çok kişisel biçimde kendisi ve kişiselliğin bütünüyle dışında olarak doğanın bir parçası oluşu anlamında düalitesini- keşfetmiş oluyoruz. Şu anda, insanın doğanın efendisi kılığına girdiği monist sanayi kültüründen, insanla doğanın farklı, ama birbirinin tamamlayıcısı olduğu bir bakış açısına geçiş halindeyiz. Bu yeni kültürel yapılanma, Daniell Bell’in tanımladığı ve geçmişin devamı olan bir tür üst sanayi toplumu anlamında “post-endüstriyel” toplum değildir. Benim farkına vardığım kültürel mutasyon, çağdaş insanın kendini ve doğayla ilişkisini algılayışında, bir kopuşa işaret ediyor. Sanayi kültürümüz, doğalcı veya öznelci değil nesnelciydi. Endüstriyalizmin temel kavramı, tarihin “nesnel güçleri”nin, bilim ve teknolojinin ilerlemesi yoluyla ütopyaya ulaştıracağına duyulan inançtı. Endüstriyalizmin kilit filozofu Karl Marx, bundan yüz yıl önce: “Sorun, bilim ve sanayi yoluyla doğayı insanlaştırmak ve insanı da doğalaştırmaktır” diyerek, insanın konumunu, çevreyle evrim kavgası veren bilinçsiz hayvanlarınkine benzer biçimde tanımlamıştı. 20. yüzyılda yaşadıklarımız, evrimsel ilerlemeye duyulan bu üstün güveni paramparça etti: Auschwitz ve Gulag, ozon yırtılması ve sera efekti, bizi kaçınılmaz olarak daha güzel bir geleceğin beklediği inancının da sonu oldu. YENİDEN DOĞALAŞMA YANLIŞI | Nesnel bir geleceğe dayalı dünya görüşü parçalandıkça, ilk defa olarak, bir sonraki basamağa tırmanmakta ikircikli davranıyoruz. Gerçekten de postmodernistler, bizim için tırmanacak yer kalmadığını, başka basamaklar bulunmadığını söylüyorlar. “Zirvedeyiz” diyorlar, “artık dönüp geçmişe bakalım”. Post modernizm, insan tarafından gerçekleştirilen bir geleceğe inançsızlığı dışa vuruyor. Çevreci hareket, bu postmodern duyarlılığı büyük ölçüde benimsemiş durumda. Bu çağ sonu (fin de siecle) modasında, başarılar dünyasından akıl dışılığa doğru bir çekilme söz konusu. Çevrebilim, çok doğru olarak bize, doğanın egemen olunacak bir nesne değil, içinde yerimizi bulmamız gereken bir “çevre sistemi” olduğunu öğretiyor. Ama yalnızca bunu söylemek bir şey çözmüyor ve Hırıstiyanlık öncesi çoktanrılı doğalcılığa geri götürüyor bizi. Hiç kuşkusuz, Aydınlanmadan gelen insan gururu ve egemenlik ruhunu bırakmak gerekiyor; ama öznellik adını verdiğim insanın kendi eylemlerini tayin etme yeteneği, doğanın zorbalığına terk edilmemeli. Doğanın doğal koşullarını konuşacaksak, insanın insansı koşullarını da konuşmak zorundayız. Modern, daha doğrusu neo-modern olduğum için, panteistik bir doğalaşma ve kültürümüzün saf çevreci yapılandırılması bana çok itici geliyor. Neo-modern doğalcılık, insanın kültürü yaratma gücünü, bilinçli girişimlerle kendini ve doğayı değiştirme gücünü yadsımaz. Neo-modern doğalcılık, insanın yalnızca kendisine küçük bir pay bulmak zorunda olduğu bir doğal düzeni değil, insanın çevresi ile kendi kültürel girişimi arasında bir denge kurmaya çalıştığı bir düzeni hedefler. İlerleme tanrısını yadsıyan neo-modernliğin, ulaşmaya çalışması gereken hedef, modern Batı’nın özünü, yani reformlar sürecinde ortaya çıkmış olan akılcılık, bilim ve öznelciliği koruyabilmektir. Bu neo-modern çağda “akıl”, insan haklarıyla; teknolojik ve bilimsel güç ise çevre haklarıyla dengelenmek zorundadır. İnsan hakları kavramı, bir ulusu veya bir sınıfı değil; ister kitle kültürü karşısında kişiselliği, ister ırkçı devlet karşısında Mandela’yı alalım, “bireyin kendini yaratma özgürlüğünü” savunur. Çevre hakları da, yaşam temelimizin yıkımına karşı bir savunmadır. Öznelciliği, genetik mühendisliği kılığındaki bilimsel akla feda edersek, Dr. Strangelove’ın ekmeğine yağ sürmüş oluruz; ozon yırtılmasından kurtulmak adına da aklı yadsırsak, Ayetullah Humeyni teokrasisinden pek de farklı olmayan bir “yeşil” köktenciliğine çanak tutmuş oluruz. Modern kalabilmek için çevre duyarlığının yanı sıra, akla, bilime ve bireye de ihtiyacımız var. BİR DEĞİŞİMİN MORFOLOJİSİ | Neo-modern kültürel yapılanmanın oluşması, önceden sınırları belirlenmiş bir süreç olamaz; birbirleriyle “çelişen” aktörlerin mücadelesi sürecinde ortaya çıkacaktır. Değerler, ancak iktidarla bir bilgi, etik ve yatırımlar sistemine dönüşebilir. Bugünün sorusu, temel iktidar biçiminin ne olduğu ve bu iktidarla yüz yüze gelecek olan temel toplumsal aktörlerin kimler olduğu sorusudur. Bu mücadelenin sonucu, yeni kültürel yapılanmayı belirleyecektir. Sanayi kültürünün değişim süreci başlayalı çok oldu. Kültürel değişimin ilk kıvılcımları, 1960’lardaki kültür karşıtı öğrenci ayaklanmalarında, marjinal aktörler sanayi kültürüne karşı olan hayal kırıklıklarını dile getirmeye başladıklarında görüldü. Bu isyanların başlangıcında, tüm sistemin mantığındaki aksaklıklara dikkat çeken Roma Kulübü, bu mantığın sınırlarına ve çevre sorunlarına işaret ederek egemen akımları uyarmış oldu. Bu değişimin ikinci aşaması, sanayi kültürünün -sendikalar gibi- baş oyuncularının, esas muhalefet gücü olma niteliğini yitirip, sahneden çekilmeye başladığında gerçekleşti. Eski zamanlarda, vatandaşla prens arasındaki çelişki, nasıl anayasalar ve parlamentolar yoluyla kurumsallaşmışsa, işçilerin toplumsal hakları da toplumsal refah devleti ve egemen politik partiler içinde kurumsallaştı. İşçi mücadelesinin içi boşaldı, bürokratik ve törensel bir niteliğe büründü. Daha sonra, 1970’ler Batı’sında, bir boşluk ve hastalık havası egemen olmaya başladı. Bildik aktörlerin yokluğunda, yitirilmiş bir birlik içinde anlam bulmak zorlaşmıştı. Tam bir kuşku ve sinisizm (ahlakı horgörme) dönemi başladı. Nereye gittiğimizi bilmez olmuştuk. Yön duygusu kalmamıştı. Postmodernizmin tohumları atılmış oluyordu. Boş bir gelecek imgesi, önce gericiliğin yerleşmesine yol açtı. Kökleri arayış, geçmişe özlem eğilimleri egemen oldu. Bu gericiliğin çeşitli derecelerini temsil eden Ronald Reagan, “Ahlaki Çoğunluk” ve Jean Marie Le Pen ortaya çıktı. Çok daha ciddi biçimde, sanayi dönemindeki aklın evrenselliği ilkesi, farklılıklar adına yadsınmaya başlandı: Ben eşcinselim, ben Chicano’yum, ben kadınım, ben siyahım. En sonunda da, bireyselliğini ifade için tüketim standartları dışında hiçbir şey bulamayacak kadar kişilik kırıntısından yoksun yuppie narsizmi zuhur etti. Buna eşzamanlı olarak, 1970 ve ‘80’lerde Batı’da, bilgisayarlardan bio-mühendisliğe ve uydu yayınlarına kadar uzanan bir teknolojik devrim yaşanıyordu. Bu olgu, yeniden yapılanmanın maddi temelini oluşturdu. 1980’lerin sonunda, günümüzde boşluğun öte yanına geçmeye başladık. Eyleme geçmedeki yeteneksizlik krizimizi aşmış ve kültürel yeniden yapılanmaya ilk adımlarımızı atmış durumdayız. Yeniden yapılanmanın ilk dönemlerinde ortaya çıkan aktörleri, yani kitle iletişim araçlarının dil, simge ve imgesel yaratıcısı seçkinler en güçlü konumdalar. “Enformasyon Çağı”nda, toplumun kendi imajını yaratma araçlarını ellerinde tutanlar, iktidarın merkezini oluşturuyorlar. Bu değişimde ortaya çıkacak olan son öğe, sanayi kültürünün baskın olduğu dönemde, işçi hareketinin oynadığı rolü oynayacak olan “merkezi muhalefet” güçleridir. Yeni muhalefet güçlerinin, öznelcilik ve çevre hareketi olacağına inanıyorum: Kitle kültürüne karşı “ben”i savunan, kendini kendi terimleriyle tanımlayan birey ve bilimle teknolojinin doğayı değiştirmesinin sınırlarını tanımlayan çevreci gruplar… TOPLUMUN MERKEZİ VARDIR | Kültürel yeniden yapılanmaya bu açıdan bakanlar, postmodernizmin tersine, toplumun bir merkezi olduğunu ve bu merkezin yeni kültürel modeller oluşturma yeteneğine sahip özne ve aktörünün de, bilinçli insan olduğunu savunuyorlar. Bu yeni kültürde insanlık, artık kozmosun efendisi değil, “Ben”in yaratıcısı rolünü üstlenmiştir. Goethe’den Salman Rüşdi’ye kadar, Batı’da romanın temel fikri budur. Hem özneyi hem de bireysel bilinçliliği vurgulamak, toplumsal yaşamda bütünüyle seküler ve modern bir birlik olanağı sağlayacaktır. Neo-modern kültürün temel öğesi, öznenin artık tarihin anlamına bağlı olarak tanımlanabilen bir şey olmadığıdır. Tam tersine toplumlar, artık doğa ve tarih yasalarına dayanıp meşrulaştırma ihtiyacı duymaksızın, kendi örgütlenmelerini, kendi değerlerini ve kendi değişim süreçlerini belirleme gücüne erişmişlerdir. Kültürel yeniden yapılanmanın bu can alıcı aşamasında, asıl çelişkiler, insanın doğayla ilişkisini yeniden tanımlayan dil ve imgelerin yaratılması çevresinde yaşanacaktır. ÇELİŞKİ NOKTALARI | Simgelerin tanımlandığı arena, yani iktidar arenası olan ve kamuoyunu biçimlendiren, kitle iletişim ortamıdır. Bu anlamda kitle iletişim ortamı, artık temel politik kurum haline gelmiştir. Yeniden yapılanmanın bu erken aşamasında, iletişimcilerin ve entelektüellerin rolü esastır: Gün politikacıların değil, onların günüdür. Bu durum, yazarların ve filozofların, topluma yeni bir imaj kazandırarak kültürü değiştiren önemli aktörler oldukları 18. yüzyıl Avrupa’sını andırmaktadır. Onlar sivil toplumu ilk olarak keşfediyorlardı. II. Dünya Savaşı sonrası, çoğunlukla planlamacıların, işadamlarının ve politikacıların oluşturduğu “büyüme yöneticilerinin” dönemiydi. Bu zaman içinde entelektüeller, çok kısıtlı bir rol oynayabilmişlerdi. Oysa şimdi yeniden bulma zamanıdır; oluşmakta olan yeni toplumu anlamak, neyin tehlikede olduğunu, neyi tartışmanın önemli ve neyi tartışmanın önemsiz olduğunu tanımlamak zamanı… Toplumumuzun yaşamakta olduğu imaj kırılmasının bir belirtisi de, tanımlanması gereken konuların, insanlığın karşı karşıya kaldığı “en derin sorular” olmasıdır. Bu sorular, hastanelerde ve laboratuvarlarda, sanayi toplumunda yaşam ve ölümün hesaplaşması olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlar aynı zamanda derin tutkularla bağlantılı sorunlar. Tüpte hayat yaratılmalı mı? Çocuk aldırmak cinayet midir? AIDS hastalarına nasıl bakım yapılmalı? Yaşlılar ve kanser hastalarına ötanazi hakkı verilmeli mi? Kısacası ölmek ve yaşamak nedir? Bunların anlamına kim karar verecek? Bizi bir tür bilinçliliğe yaklaştıran başka sorular da ortaya çıkmış durumda: Zenginliğimiz, yalnız kendi çocuklarımızı değil, gelecekteki bütün çocukları da öldürmeye mi yarayacak? Doğayla ilişkilerimizin nasıl olması gerektiğine kimler karar verecek? Özellikle Almanya’da, daha sonra da Fransa ve bütün Avrupa’da ortaya çıkan “Yeşil Parti”ler, gündeme taşıdıkları bütün sorunlarla; kültürel mutasyonumuz ilerledikçe marjinal olanın nasıl kitleselleştiğinin açık bir belirtisidir. DÖNÜŞÜM GARANTİSİ YOK | Tarih, varlıklarını bir sonraki aşamaya ulaştıramamış halklar, kültürler ve uluslarla doludur. Avrupa moderniteyi bulmuş olsa da, bu aşamanın yalnızca bizim yeteneklerimizle imkân kazandığını iddia edemeyiz. 11. ve hatta 14. yüzyıllarda Arap dünyası ve Çin, bizim uygarlığımızın çok ilerisindeydi. Yine de yıkıldılar. Bilimsel, rasyonel bir toplum aşamasına geçemediler. Batı yeni zamana, ilerlemesiz geleceğe ulaşabilecek mi? Başbakan Brundtland’ın sorduğu gibi, insanın doğayla olan ilişkisini yeniden düzenleyip uygarlık sınavını geçebilecek miyiz? Modern kalarak çevreye uyumlu olmayı da başarabilecek miyiz? Kültürü başlatanlar ve içinde yaşadığımız toplumu üretenler olarak, modern insanın geleceği, bizim bilinçli seçimimiz olacaktır. |
| DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ BARIŞACAK MIYIZ? | ![]() |
laleler güller günü 1 mayıs




