BARACK HUSEYİN OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni ‘The Audacity of Hope’ UMUD'UN CÜRETKÂLIĞI BARACK OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni • Senatör Barack Obama’nın Federal Haber Servisi tarafından sağlanan Chicago’da yaptığı zafer konuşmasının tam metni: Eğer Amerika’nın her şeyin mümkün olduğu bir yer olduğunu, kurucularımızın rüyalarının hâlâ canlı, demokrasimizin hâlâ güçlü olup olmadığını sorgulayanlar varsa işte bu akşam onlara cevabınızdır. Bu cevap, oy vermek için okul ve kilise önlerinde bu ülkenin tarihinde görülmemiş uzunlukta kuyruklar oluşturan, saatlerce bu kuyruklarda bekleyen, pek çoğu belki de hayatlarında ilk kez, bu kez farklı olabileceğine, bu farkı kendi seslerinin yaratabileceğine inananların cevabıydı. Bu cevabı veren genç, yaşlı; zengin ve fakir; Demokrat ve Cumhuriyetçi; siyah ve beyaz; Latin, Asyalı, yerli, gay, özürlü; yani kısaca tüm Amerika dünyaya şu mesajı gönderdi: Biz hiçbir zaman sadece bir bireyler topluluğu değildik, biz hiçbir zaman sadece bir kırmızı ve mavi eyaletler topluğu olmadık. Biz her zaman Amerika Birleşik Devletleri olduk. Uzun bir geri dönüş oldu ve bu kritik anda, tanımlayıcı anda “değişim” Amerika’ya geri geldi. Biraz evvel Senatör McCain’den çok hoş bir mektup aldım. Bu kampanyada kendisi uzun süre uğraş verdi. Amerika için pek çok zorluğa katlandı. Teşekkür etmeliyiz bu cesur ve özverili lidere, tüm hizmetleri için. Kendisini ve Senatör Palin’i kutluyorum ve kendileriyle gelecek aylarda bu ulusun yeni “yeminini” oluşturmak ve kendileriyle çalışmak için sabırsızlanıyorum. BÜYÜKANNEM BENİ İZLİYOR • Bu yolculukta yardımcım Joe Biden’a teşekkür etmek ve kutlamak istiyorum, tüm kalbiyle bu süreçte destek verdi, ve işte karşınızda Amerikan Başkan yardımcısı Biden. Ve sıradaki “First Lady”, geçtiğimiz 16 seneki hayat arkadaşım, evimizin temel taşı, Michelle Obama. Ve Sasha ve Malia. Sizleri çok ama çok seviyorum. Evet, bugün belki bizlerle değil, ancak Büyükannem bizi biryerlerden seyrediyor, tüm ailemizi biraraya getiren büyüklerimi buradan özlemle anıyorum, onlara çok şey borçluyum. Kampanya sorumlusu David Plouffe ve baş stratejistim David Axelrod, siyaset tarihinin en etkili kampana takımıyla bana destek verdi, sizlerin sayesinde başardım ve sizlere müteşekkirim. Ama, her şeyin ötesinde bu zaferi sağlayanları asla unutmayacağım, yani sizleri. Bu görev için pek de “olası” lider değildim başlarda. Maddi ve manevi olarak güçlü bir destekle başlamadık. Kampanyamız Washington’un sokaklarında değil, Des Moines’in arka taraflarında, Concord’un oturma odalarında, Charleston’un verandalarında kabuklarını kırdı. Çalışan erkekler ve kadınların, az da olsa biriktirebildiklerinden ayırdıkları 5-10-20 dolarlarla filizlendi bu kampanya. Kendi nesillerinin “mit”lerine inanmayan gençlerin desteğiyle güçlendik, başka şehirlerde buldukları işler ve kazanç kapıları için evlerinden uzaklaşan, az kazanca ve uykuya tahammül eden, acı soğuk ve kavurucu sıcakta kapı kapı dolaşan ve gönüllü olarak çalışan milyonlarca Amerikalı, “insanların hükümeti, insanlar tarafından kurulmuş ve insanlar için çalışacak bir hükümet” fikrinin Dünya üzerinde varolduğunu gösterdiler. Bu sizin zaferiniz. Biliyorum sizler sadece seçim kazanmak için bunu yapmadınız ve biliyorum ki benim için de yapmadınız. Bunu ileriki görevimizin büyüklüğünü anladığınız için yaptınız. Şimdi bu geceyi kutlarken bile yarının bize hayatımızın en büyük sorunlarını getireceğini biliyoruz-iki savaş, tehlike altında olan bir gezegen, asrın en kötü mali krizi. Biz bu gece buradayken bile, Irak’ın çöllerinde ve Afganistan’ın dağlarında hayatlarını bizim için riske atan ve bu amaçla uyanan cesur Amerikalılar var. Çocukları uyuduktan sonra uyuyamayıp, mortgage’ı, doktor faturalarını nasıl ödeyeceklerini, çocuklarının üniversite masrafları için nasıl para biriktireceklerini düşünen anne babalar var. SİZE DÜRÜST OLACAĞIM • Kullanıma geçirmek için yeni enerji ve yaratmak için yeni iş kolları; inşa etmek için yeni okullar, göğüs gereceğimiz tehditler ve onarılması gereken ittifaklar var. Önümüzdeki yol uzun olacak. Yokuşumuz dik olacak. Oraya bir yılda ya da bir dönemde varamayabiliriz, ama Amerika, oraya varacağımıza dair hiçbir zaman bu gecekinden daha umutlu olmadım. Size söz veriyorum biz oraya varacağız. Aksilikler ve yanlış başlangıçlar olacak. Başkan olarak verdiğim karar ya da politika ile fikir birliği içinde olmayan çok kişi olacak ve biliyorum ki yönetim olarak her problemi çözemeyeceğimizi de biliyoruz. Ancak karşılaştığımız sorunlarla ilgili size hep dürüst olacağım. Sizi dinleyeceğim, özellikle aynı fikirde olmadığımız zaman sizi dinleyeceğim. Ve hepsinden önemlisi, bu milletin ABD’de 221 yıl boyunca, ev ev, tuğla tuğla ve nasır tutmuş elleriyle bu işi nasıl başardığını göstermek için katılımınızı isteyeceğim. Bundan 21 ay önce kışın soğuğunda başlattığımız iş bu sonbaharın sonunda bitmemeli. Tek başına bu zafer bulmaya çalıştığımız ‘değişim’ değil-Bu bizim değişimimizi hayata geçirmek için sadece bir şans. Ve bu işlerin eskisi gibi yürüdüğü duruma geri dönersek bunu başaramayız. Bu sizsiz de olmaz. Bu yüzden ele ele verip çok çalışmak için gerekli olan yurtseverliğin, hizmetin ve sorumluluğun yeni ruhunu, sadece kendimizin değil başkalarını da kollamak için hep birlikte çağıralım. Şunu hatırlayalım, sokaklar ısdırap çekerken, müreffeh bir Wall Street’e sahip olamayız- bu ülkede, millet olarak tek bir halk olarak düşeriz ya da yükseliriz. Gelin, politikamızı uzun yıllardan beri zehirleyen aynı yurtseverliğe, küçüklüğe, hamlığa düşmenin cazibesine direnelim. Hatırlayalım ki, kendine inanç, bireysel özgürlük ve milli birlik değerlerine dayanan parti; Cumhuriyetçi Parti’nin afişini Beyaz Saray’a taşıyan adam bu eyaletten çıktı. Bu değerler, hepimizin paylaştığı değerler ve Demokratik Parti bu gece büyük bir zafer kazandı, biz bunu alçakgönüllülük ve gelişimimizde karşılaştığımız bölünmeleri iyileştirmek için gösterdiğimiz azimle başardık. Lincoln’ın bizden daha fazla bölünmüş bir millete seslendiği gibi “Biz düşman değiliz, biz arkadaşız... Tutkumuz zarar görmüş olabilir ama bu duygusal yakınlık bağlarımızı kırmaya kadir olmamalı” Ve şimdiye kadar desteğini gördüğüm siz Amerikalılar- Sizin oyunuzu kazanmış olmayabilirim, ama sesinizi duyuyorum, sizin yardımınıza ihtiyacım var ve ben sizin de başkanınız olacağım. Ve siz... Bu akşam bizi, bizim kıyılarımızın ötesinden izleyenler, parlamentolardan ve saraylardan ve siz, dünyamızın unutulmuş köşelerinde radyo başına toplanıp bizi izleyenler...hikâyelerimiz tekil, ama kaderimiz paylaşılmış ve Amerikan liderliğinin yeni şafağı elimizde. Bu dünyayı alaşağı etmek isteyenler...biz sizi yeneceğiz. Barış ve güvenlik arayanlar...biz sizi destekliyoruz. Ve siz Amerika’nın fenerinin hâlâ eskisi kadar parlak olmadığını söyleyenler...bu akşam bir kez daha kanıtladık ki milletimizin gerçek kudreti askeri ya da ekonomik gücümüzden değil, demokrasi, özgürlük, fırsat ve asla boyun eğmeyen umudumuz olan ideallerimizden aldığımız dayanma gücünden geliyor. Bu yüzden Amerika’nın gerçek dahiliği Amerika’nın değişeceğine dair inancımızdır. Birliğimiz mükemmelleştirilebilir. Ve şimdiye kadar başardıklarımız yarın başarabileceklerimiz ve başarmamız gerekenlerle ilgili umut veriyor. Bu seçim içinde birçok ilki ve gelecek nesillere anlatılacak birçok hikâyeyi barındıran bir seçim oldu. ATLANTA’DAKİ 106 YAŞINDAKİ?KADIN • Ama bu gece aklımdaki şey, Atlanta’da oyunu kullanan kadın. O, aslında seslerinin duyulması için kuyrukta bekleyen milyonlarca insana benzerlik gösteriyordu, tek bir farkla, Ann Nixon 106 yaşında bir kadın. Köleliğin terk edildiği bir neslin hemen ertesinde doğmuş bir kadın; caddelerde arabalar, gökyüzünde uçakların olmadığı ve onun gibi bir insanın kadın ve siyah olduğu için oyunu kullanamadığı bir zamanda doğmuş bir kadın. Ve bu akşam, hayatının yüz yılını geçirdiği Amerika’yı düşünüyorum, kalp ağrısı ve umut; mücadele ve ilerleme; yapamayacağımızın söylendiği yıllar, ve Amerika’nın “Evet yapabiliriz” inancı. Kadınların susturulduğu ve umutlarının azledildiği bir zamanda yaşayan kadın, onların ayağa kalkıp seslerini duyurup oy pusulasına ulaşmayı bekledi. Evet yapabiliriz. Çölde çaresizlik toprakta depresyon hüküm sürerken Yeni Anlaşma ile birlikte korkulara galip gelinebileceğini, yeni görev, yeni ve ortak bir amaca ulaşılabileceğini gördü. Evet yapabiliriz. Limanlarımıza bombalar yağarken ve tiranlar dünyayı tehdit ederken, o kadın demokrasinin korunduğu ve yeni neslin yükseldiği ana tanıklık etmek için oradaydı. Evet yapabiliriz. Montgomery’deki otobüsler, Birmingham’daki hortumlar, Selma’daki köprü ve Atlanta’daki bir rahibin “Bunun üstesinden gelebiliriz” dediği zaman oradaydı. Evet yapabiliriz. Bir adam Ay’a ayak bastı, Berlin’deki duvar yıkıldı, bilimimiz ve hayal gücümüzle bir dünyayla iletişim kuruldu. Ve bu yıl, bu seçimde parmağını monitöre değdiren bu kadın Amerika’da geçirdiği en iyi zamanlar ve en kara saatleri geçirdiği 106 yıldan sonra oyunu kullandı, çünkü Amerika’nın nasıl değişeceğini biliyordu. Evet yapabiliriz. AN BİZİM ANIMIZDIR • Amerika, şimdiye kadar uzun yol aldık. Çok şey gördük. Ama yapmamız gereken çok şey de var. Bu yüzden bu gece, gelin kendimize bir soru soralım- eğer çocuklarımız diğer yüzyılı görecek kadar yaşarsa; eğer benim kızlarım Ann Nixon Cooper’ınki kadar uzun bir ömür geçirme şansına sahipse, ne tür bir değişim görecekler? Nasıl bir ilerleme kaydedeceğiz? Şimdi bu çağrıyı cevaplama zamanı. An bizim anımızdır. Zaman bizim zamanımız- insanları işleri geri göndermek, çocuklarımıza fırsat kapıları açmak; refah ortamını geri getirmek ve barışa katkıda bulunmak; Amerikan rüyasını geri çağırmak ve kökten gerçekliği tekrar doğrulamak ki bu kökten gerçeklik, hepimizin bir olduğu, nefes aldığımızda umut ettiğimizde, bize yapamayacağımızı söyleyen sinizm ve kuşkuyla karşılaştığımızda ruhlarımızı birleştiren bu ebedi öğretiyle cevap vereceğiz: Evet yapabiliriz. Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun, Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun. Taraf Gazetesi'nden alınmıştır. www.blogmedya.deriz.biz
burak huseyin obama
barack=burak diye okunuyor amerika'da
Barack Obama 33 yaşında genç bir avukat iken yazdığı kitabının önsözünde özetle şunları yazıyor:
Aslında çok farklı bir kitap yazma niyetindeydim.
Oturup gerçekten yazmaya başladığımda zihnimin daha sarp kayalıklara doğru eğilim gösterdiğini fark ettim. İlk arzularım dökülüp kalbimi doldurdu. Geçmişte kalmış sesler bir yükselip bir sustu. Annemin ve onun annesi babasının çocukken bana anlattığı hikâyeleri hatırladım. Kendini ifade etmeye çalışan bir ailenin hikâyeleri. Chicago'da sosyal yardım görevlisi olarak çalıştığım ilk seneyi ve erkekliğe doğru attığım ilk çaylak adımları anımsadım. Bir mango ağacının altında oturmuş kız kardeşimin saçlarını örerken gerçek anlamda hiç tanımadığım babamı anlatan büyükannemin sesini duydum. Bu anı seliyle karşılaştırıldığında bütün o iyi ayarlanmış teorilerim eften püften ve vakitsiz göründü. Yine de ailemin hikâyesini düşündüğümde beni en çok etkileyen şey o masumiyet havasıydı. Bazen kendimi baştan ayağa incelenmekten korumak için duyduğum inatçı isteğe, ara sıra bütün projeden vazgeçmek için duyduğum dürtüye rağmen bu sayfalara dökülen kişisel, içsel bir yolculuğun; bir çocuğun babasını ve onunla beraber siyah bir Amerikalı olarak hayatının işe yarar bir anlamını arayışının kayıtları oldu. Kitabın büyük bir bölümü anı defterleri ve ailemin sözlü tarihine dayanıyor olsa da diyaloglar elbette bana söylenenlerin ya da aktarılanların benzerleri. Bu kitaba ne isim verilirse verilsin yapmaya çalıştığım hayatımın bir bölümünü dürüst bir şekilde aktarmaktı. Yine de en derin minneti aileme, anneme, büyükannem ve büyükbabama, okyanusların ötesine ve kıtalara yayılmış olan kardeşlerime borçluyum ve bu kitabı onlara ithaf ediyorum. Soğuk, kasvetli bir kasım sabahında güneş ince bir bulut tabakasının ardında solmuşken, diğer telefon geldi. Tam o sırada kendime kahvaltı hazırlıyordum. Ocakta kahve, tavada iki yumurta pişerken ev arkadaşım telefonu uzattı. Hat oldukça cızırtılıydı. "Barry? Barry, sen misin?" "Evet... Siz kimsiniz?" "Barry, ben Jane halan. Nairobi'den. Beni duyabiliyor musun?" "Affedersiniz... Kim dediniz?" "Jane halan. Dinle Barry, baban öldü. Trafik kazası geçirdi. Alo? Beni duyuyor musun? Baban öldü diyorum. Barry, Boston'daki amcanı arayıp haber ver. Şimdi kapatmam gerek tamam mı Barry? Tekrar aramaya çalışacağım..." Hepsi buydu. Hat kesildi ve mutfakta yanan yumurtanın kokusu gelirken gözüm duvardaki çatlaklara dalmış halde kaybımı algılamaya çalışarak koltuğa çöktüm. Ölümü sırasında da babam benim için bir efsane olarak kaldı. Bir insandan hem daha fazla hem de daha az gibiydi. 1963'te, ben sadece iki yaşındayken Hawaii'yi terk etmişti. Bu yüzden çocukken de onu annemin, büyükannem ve büyükbabamın anlattığı hikayelerden tanıyordum. Üçünün de tekrar tekrar kullanılmaktan pürüzleri aşınmış ve kusursuzlaşmış favori hikâyeleri vardı. Gramps'in akşam yemeğinden sonra eski, içi doldurulmuş sandalyesinde viskisini yudumlayıp dişlerini sigara paketinin jelatiniyle temizlerken, babamın bir adamı sırf bir pipo yüzünden Pali Tepesi'nden atmaya kalktığı zamanı anlatışını hâlâ hatırlıyorum. 'KENYALI BABAM ÇOK BAŞARILIYDI' Sonradan öğrendiğime göre Luo kabilesinden gelen bir Kenyalıydı. Victoria Gölü kıyısında, Alego adında bir yerde doğmuştu. Köy fakirdi ama babası, diğer büyükbabam Hussein Onyango Obama, seçkin bir çiftçi, kabilenin önde gelenlerinden biri ve iyileştirme yeteneği olan bir şifacıydı. Babam, büyükbabamın keçilerini güderek ve İngiliz sömürge yönetiminin köyde kurduğu okula giderek büyümüştü. Okulda çok başarılıydı. Sonunda Nairobi'de bir okulun bursunu kazandı ve ardından, Kenya'nın bağımsızlığını ilan etmesinden hemen önce, Kenyalı liderler ve ABD'li sponsorlar tarafından seçilerek Amerika'da bir okula gönderildi. 1959 yılında, yirmi üç yaşındayken, Hawaii Üniversitesi'ne gelen ilk Afrikalı öğrenci oldu. Ekonometri okudu, benzersiz bir konsantrasyonla çalıştı ve üç yıl içinde sınıf birincisi olarak mezun oldu. Bir Rusça kursunda on sekiz yaşında, tuhaf ve çekingen bir Amerikalı kızla tanıştı ve birbirlerine âşık oldular. Başlarda temkinli yaklaşmalarına rağmen cazibesi ve aklı sayesinde kızın ailesinin gönlünü kazandı. Genç çift evlendi ve kız ona ismini verdiği bir oğlan doğurdu. Bir burs daha kazandı. Bu kez Harvard'ta doktora yapacaktı ama ailesini de yanında götürecek parası yoktu. Araya ayrılık girdi ve kıtaya verdiği sözü yerine getirmek için Afrika'ya döndü. Anne ve çocuğu arkasında bırakmıştı ama aralarındaki sevgi mesafelere rağmen sürdü...
İKİNCİ EŞİ ENDONEZYALIYDI Anemin Hawaii Üniversitesi'nde tanıştığı başka bir öğrenci olan Lolo adında bir Endonezyalıyla evlenmesi sonucu o tarihe kadar üç yıldan uzun bir süre Endonezya'da yaşamıştık. Adı Hawaii dilinde "çılgın" anlamına geliyordu. Lolo, halkının iyi huylarını ve nezaketini taşıyordu. İyi tenis oynuyordu; gülümsemesi hep aynıydı ve davranışları ağırbaşlıydı. Endonezya dilini, geleneklerini ve efsanelerini öğrenmem altı aydan kısa sürmüştü.
Annem Endonezya'da öncelikle eğitimim için çaba gösterdi. Cakarta'daki yabancı çocukların çoğunun gittiği Uluslararası Okul için parası yetmediğinden, normal eğitimi bir Amerikan kursundan aldığım derslerle desteklemişti. Sonra çabaları iki katına çıkmıştı. Haftanın beş günü sabahın dördünde odama geliyor, bana zorla kahvaltı yaptırıyor ve o işine ben de okula gitmeden önce bana üç saat boyunca İngilizce dersi veriyordu. Bu rejime sıkı bir şekilde direnmiştim ama geliştirdiğim her stratejiye karşı, ne kadar inandırıcı ("Karnım ağrıyor" ya da su götürmez derecede doğru (her beş dakikada bir gözlerim kapanırdı) olsa da sabırla en güçlü savunusunu tekrarlardı: "Ben de burada piknik yapmıyorum ahbap." Annem "Eğer bir insan olmak istiyorsan" derdi, "bazı erdemlerin olmalı." Dürüstlük. Adalet. Açık konuşmak. Bağımsız yargı.
çocuk huseyin obama
Sanki annem (erdem konusunda) dünyanın yarısını kat ederek, teklifsizliğin açığa vurduğu kendini beğenmişlik ve iki yüzlülükten uzaklaşıp orta batılı geçmişinin erdemlerini dile getiriyor ve onları rafine bir halde bana sunuyordu.
ABD'nin ilk siyahi başkanı olarak seçilen Barack Obama'nın genç bir avukat iken yazdığı "Babamdan Hayaller" adlı kitabı Pegasus Yayınları tarafından yayınladı.
bebek ruth Huseyin )))
babam'dan hayaller Dreams from My Father A Story of Race and Inheritance Barack Huseyin Obama kitabı orjinal dil full indir
The Audacity of Hope Barack Huseyin Obama kitabını full indir
oku tercüme et sebil bilâ bedel yayınla paylaş
sende bir şey yap
iyilik yap at denize ...
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ABD’nin yeni başkanı seçilen Barack Obama’dan Türkiye’ye ilişkin laik bir yaklaşım beklediğini belirtti.
Baykal, Obama liderliğindeki ABD yönetiminin “Ilımlı İslam politikalarını değiştireceğini” ifade etti
Baykal, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in TBMM’deki konuşmasından sonra kuliste gazetecilerle sohbet etti. Baykal, Obama’yı “zenci hareketinin
bir uzantısı” olarak görmediğini, Martin Luther King’in rüyasını ifade ettiğini söyledi. KISA VADEDE ÇATIŞMA ÇIKMAZ • Baykal, Obama’nın başkan seçilmesinin Türkiye’ye etkileri konusunda ise, “Amerikan askerlerinin çekilmesine
paralel Türkiye’nin bölgede ikna ediliciği artar. Şimdi ABD arkasına saklanıyorlar. Elimiz kolumuz bağlanıyor. Asker çekilirse Türkiye’nin etkinliği,
görünürlüğü artar. Eski yönetim devam etseydi İran’la çatışma kaçınılmaz olurdu. Şimdi, kısa vadede çatışma çıkmaz görünüyor” diye konuştu. KARA MÜMİNLER VARDI • Baykal, ABD’den beklentilerini anlatırken laiklik konusunun altını çizdi. Baykal, “Bush döneminde yönetimde gözü kara
müminler olayı vardı. En önemli konu laiklik. Ilımlı İslam’la dost yaratma, İslam ülkeleriyle dostluk halkasını geliştirme politikalarında ciddi değişiklik
olacağını düşünüyorum. O zaman bu, Türkiye politikasını da ciddi şekilde etkiler” dedi.
ERİVAN- ABD’de ilk defa bir siyahînin başkan seçilmesi tartışılmaz biçimde sadece Amerika için değil bütün dünya için bir devrim niteliğinde. Peki, Obama’nın zaferi Türkiye için ne anlama geliyor? Bu konu önümüzdeki günlerde çokça yazılıp çizilecektir. Ancak daha şimdiden hepimizin çıkarması gereken bazı sonuçlar var. Onlara kısaca değinmek istiyorum. Fehmi Koru’nun geçenlerde NTV’de belirttiği gibi AKP’nin yükselişi ile Obama’nın yükselişi arasında birçok benzerlik var. Her ikisi de köhneleşmiş, devlete sırtını dayayan, kavgacı ve hırsız siyasetçilerden bıkan, ‘değişim’e susayan halk kitleleri sayesinde sivrildiler. Buna ekonomik kriz de etkilenince başarıyı garantilediler. Her ikisi de bütün kesimleri kucaklayacak politikalar benimseyeceklerini vaat ettiler. Ve tabii her ikisi de ‘ezilenler’ arasından süzülüp iktidara kondular. İlk günlerinde Tayyip Erdoğan ve arkadaşları; başta AB ile müzakerelerin resmen başlamasını sağlayan reformlar olmak üzere, Kıbrıs olsun, kadın hakları olsun, kökten değişikliklere imza attılar. Heyecan ve umut yarattılar. Ancak bugüne baktığımız zaman o değişimci ruhtan eser kalmadı. Tam tersi, özellikle hak ihlallerinde tehlikeli, hatta ölümcül bir tırmanış var. Kürt sorunu ise iyice içinden çıkılmayacak bir hal alıyor ve bunun başlıca sorumlusu bizce Kürtler değil, halen yeni Kürt kanalından öteye adım atamayan hükümet. Dış siyaset sahnesindeki artan varlığımızı bir kenara koyarsak eğer, bir geriye doğru gidiş net şekilde gözleniyor. Oysa halkın değişim talepleri tüm hızıyla sürüyor. Gitgide statükocu bir görünüme bürünen AKP, değişime sırt çevirdiği nispette kan kaybetmeye mahkûmdur. Aynı şey CHP için de geçerli. Bir yandan AB’ye karşı değiliz masalını pompalarken diğer yandan AB’ye üyeliğimizi kolaylaştıracak tüm yasaların önünü tıkamakla meşguller. Obama’nın zafer konuşmasında altını çizdiği üzere Amerika’nın esas gücü, büyüklüğünde, zenginliğinde değil, değişim kabiliyetinde yatıyor. Değişimin öncelikli koşulu ise tarihle yüzleşebilmek, yapılan hataları, yaşatılan haksızlıkları, zulümleri kabul etmek, ve milli kahramanları putlaştırmamakta yatıyor. Bu bağlamda Amerika’nın üçüncü başkanı Thomas Jefferson’a (1801-1809) değinmekte yarar var. 1743 yılında dünyaya gelen Jefferson ABD’nin 1776 yılında yayımlanan ve ülkenin temel prensiplerini sıralayan Bağımsızlık Deklarasyonu’nun başlıca fikir babası sayılıyor. Özgürlük ve demokrasi konusunda hayati katkıları bulunan Jefferson, ne var ki siyahilerle beyazların birlikte çocuk yapmalarını sakıncalı bulmaktan öte, böyle bir birlikteliğin beyaz ırkı ‘dejenere’ edeceğini iddia edebilmiştir. Ama beri yandan siyahî bir köle kadından çocuğu da olmuştur. Jefferson tüm bu özgürce tartışılan zaaflarına rağmen ABD’nin en iyi birkaç başkanı arasında sayılıyor. Onun bıraktığı ideolojik ve fikrî miras ülkenin temel taşları olarak kabul ediliyor. Atatürk, İstiklal Harbi’ndeki öncülüğü ve kurduğu Cumhuriyet ile bizler için kat be kat değer taşıyor. Fakat Atatürk’ün mirasının halen özgürce tartışılamıyor olması, üretilen pozitif mitlerden ziyade karalama maksadı için üretilen yalanların daha da rahat yayılmasını sağlıyor. Birçok vatandaş için orduyu eleştirmek halen Atatürk’ü eleştirmek ile özdeşleşmiş vaziyette. Bu da militarizme meşruiyet kazandırıyor, demokrasinin önünü tıkıyor. Tarihi özgürce tartışmadan, yapılan hataları düzeltmek, tekrarını engellemek ve sağlıklı bir zeminde ileriye doğru yol almak mümkün değil. Böyle bir iklimi sağlamanın yegâne yolu ise AB üyeliğinde yatıyor. Amerika örneğinde görüldüğü üzere bunlar kolay meseleler değil. Bazı eyalet düzeyindeki meclisler kölelikten ötürü siyahîlerden resmen özür dilemişken, ne Senato ne de Temsilciler Meclisi, köleliğin yasaklanmasının üzerinden 143 yıl geçmiş olmasına karşın herhangi bir özürde bulundu. Belki Obama sayesinde bu da olur. Bu kara leke de silinir.
Ne diyor Amerika? “Bizim gücümüz, silahların gücünden kaynaklanmaz, biz gücümüzü demokrasiden alırız.” Peki, biz ne diyoruz? “Bizim gücümüz, demokrasinin gücünden kaynaklanmaz, biz gücümüzü silahlardan alırız.” Dünyanın en büyük ordusuna ve en gelişmiş silah teknolojisine sahip olan Amerika gücünü “silahtan” değil demokrasiden alıyor. Biz gücümüzü demokrasiden değil silahtan alıyoruz. Herhalde iki ülke ve iki yönetim biçimi arasındaki fark ancak bu kadar açık ve net ortaya çıkardı. Barack Obama’nın başkan seçildikten sonra yaptığı konuşma, Amerika’nın nasıl bir politika izlemeye hazırlandığını bu çarpıcı cümleyle gösteriyordu. Türkiye’nin nasıl bir politika izleyeceğini ise Başbakan Erdoğan’ın son zamanlarda yaptığı konuşmalar ortaya koyuyor. Amerika’nın kendisi için bir güç kaynağı olarak gördüğü “demokrasi”, bize 85 yıldır bir “güçsüzlük” kaynağı gibi gözüküyor. “Demokrasiye geçersek bölünürüz, batarız, komünistler gelir, şeriat gelir, bölücülük gelir” nakaratının cevabını Amerika veriyor. “Bizim şartlarımız çok özel” diyenler Amerika’ya bir baksınlar. Dört kadınla evlenen Mormonlar orada. Hiçbir yeni teknolojiyi kullanmayan, elektriği, otomobili reddeden, hâlâ atlı arabalarla dolaşan Amişler orada. Müslüman siyahlar orada. Akın akın gelen ve çeteleşen Hispanikler orada. Mafyanın her türü orada. El Kaide’nin vurduğu İkiz Kulelerin enkazı orada. Özellikle El Kaide’ye karşı çözümü “silahta” arayan ve “demokrasiyi” kenarından köşesinden budamaya uğraşan Bush’tan sonra Amerikalılar kimi seçiyor? “Biz gücümüzü silahtan değil demokrasiden alırız” diyen bir lideri. Biz ise Fehmi Koru’nun çok vurucu bir biçimde ifade ettiği gibi “Obama gibi başlayan ama gittikçe Bush’a benzeyen” bir başbakan tarafından yönetiliyoruz. Amerika, “Bush’tan ve silahtan, Obama’ya ve demokrasiye” doğru yol alırken, Türkiye ve Erdoğan tam tersine bir yolculuğa çıkıyor. Erdoğan için acıklı bir yolculuk bu. Onu sevmiş ve inanmış insanlar için de iç acıtıcı bir hayal kırıklığı. Türkiye’nin “Kürt sorununu” nasıl çözmeye çalıştığına bakmak bile yeter durumu anlamaya. Obama gibi bir lider nasıl çözecekti bu sorunu? Gücünü aldığı kaynağı yani demokrasiyi devreye sokarak. Bush ya da “yeni Erdoğan” nasıl çözmeyi düşünür bu meseleyi? Silahla. Peki, bugüne dek bu mesele silahla çözüme ulaşabildi mi? Binlerce ölüye rağmen hayır. Bugüne dek bu sorunu “demokrasiyle” çözmeye çalışan çıktı mı? Hayır. Neden? Sanırım bunun iki nedeni var. Birincisi, sekiz yılda Bush’tan ve onun “silahlı” politikalarından bıkan bir toplum burada yok. İkincisi, öyle bir toplum olmadığı için Obama çapında bir lider de yok. Biz henüz “bu silahı ortadan kaldıralım” diye bağırmıyoruz. “Bu meseleyi silahsız çözeceğim” diyen bir lider aramıyoruz. Öyle bir lider de ortaya çıkmıyor. Erdoğan gibi “Avrupa Birliği’ne üye olacağım, sivil anayasa getireceğim, özgürleştireceğim ülkeyi” diyerek yola çıkan biri bir süre sonra “şahinleşiyor” ve “gücünü” silahtan almaya çalışıyor. Amerika’nın sorununu çözmeye yetmeyen silah, Türkiye’nin sorununu çözmeye hiç yetmez. Bunu herkesin anlaması gerekiyor. Türklerin de, Kürtlerin de, her iki gruptan politikacıların da, generallerin de, PKK’lıların da... Çözümü silahta gören herkes kaybedecek, göreceksiniz. Ne Kürt meselesini... Ne laiklik meselesini... Ne yoksulluğu... Ne işsizliği... Ne yolsuzluğu... Silahla çözemezsiniz. O ünlü sözde dendiği gibi, “kılıçla her şeyi yapabilirsiniz ama üstüne oturamazsınız”. Çözüm ise üstüne oturabileceğiniz bir zemin yaratmaktır. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere Türkiye’nin “silaha tapınan” bütün güçleri dünyaya ve Amerika’ya biraz dikkatli bakmalılar bence. “Biz gücümüzü demokrasiden alırız” diyen siyahî bir lider Amerika’nın başına geçiyorsa, bu, sadece Amerika’da değil bütün dünyada dengeler değişiyor demektir. “Yapabiliriz, değişebiliriz” diye haykıran bir Amerika ve “biz gücümüzü demokrasiden alırız” diyen bir Obama ile hem dünya hem de Amerika, geçmiş yıllardan daha farklı olacaktır. Unutmayın ki, Obama geldiği için Amerika ve dünya değişmeyecek. Amerika ve dünya değiştiği için Obama gibi bir lider iktidara geliyor. Dünya silahtan uzaklaşmaya hazırlanıyor. Bizim başbakan ise silaha daha sıkı yapışıyor. Ne acıklı bir hikâye. Ama hangi hikâyemiz acıklı değil ki?
Maiyet aslında soyut bir ad, “birliktelik, bir arada olma” demek. Maca Arapça “beraber, ile” anlamında edat. Maca-l-esef (esefle), maca-aile (aileyle beraber), maca-ma-fih (bununla beraber) gibi deyimlerde karşımıza çıkıyor. Macaiyyet de “ilelik” anlamında, edattan yapılmış isim. Arapça
sözlüklerde bulamadım, Arapçada kullanılır mı bilmem. Türkçe eski metinlerde hep bu anlamda geçiyor. “Maiyyetle dergâhı şahe gelürlerdi” yani grup
olarak, topluca gelirlerdi. “Hem Rum iline hem Anadoliye maiyetle kazasker idı”, yani ikisine birden bakıyordu. “Abdi Paşanın maiyyetine memur
edildi,” yani beraberinde bulunmakla görevlendirildi. “Bir amirin refakatinde bulunan heyet” anlamına ilk kez 19. yüzyılın en sonunda Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki adlı sözlüğünde yer verilmiş.
Şemseddin Sami Bey “maiyyetile beraber geldi” örneğini de vermiş, ki eski kullanımda “beraberliğiyle beraber geldi” gibi bir dil yanlışı sayılması
lazım. Şimdi sadece bu anlamda kullanılıyor, o da kırk yılda bir. Mahiyet başka, alakasız kelime. Nitelik, ya da daha doğrusu “ne-lik” demek. İngilizcesi belki whatness olur.
Başından beri hep önde gidiyordu. Yanılmıyorsam, hiç geriye düşmedi. Ama insanın içi rahat edemiyor bir türlü. Amerika burası. Sorunlar bu karakterde sorunlar olduğunda Amerikan seçmeni Türkiyeli seçmeni, “aratmaz” demeyeyim, geride de bırakır. Kendini oy vereceği o dar mekânda bulan ortalama Amerikalı seçmenin, yalnız kaldığı bu anda, Obama’ya oy verme kararıyla oraya gelmiş olsa dahi, elinin bir siyaha oy vermeye gitmemesi ihtimali, hiç de yabana atılır bir ihtimal olmadığı için, Obama bu süreçte ne kadar “önde” giderse gitsin, emin olamıyordum. Dolayısıyla da kesin sonuç ilân olununcaya kadar içim rahat etmedi, “oldu bu iş” diyemedim. Tabii olay McCain’le değil, Hillary Clinton’la başlamıştı. Yani ta ne zamandır pimpirikliyiz. Bir Cumhuriyetçi yerine bir Demokrat’ın kazanması davası, elbette asıl önemli davaydı. Ama bu Demokrat’ın Hillary Clinton değil de Barack Obama olması da az buz önemli bir dava değildi. Önce biri, sonra öbürü derken, bir mucize gerçekleşti –sahiden mucize, eldeki verilere bakınca- ve Obama seçildi. Şimdi, bakıyoruz, dünya âlem bayram ediyor. Etmeyen hiç yok değil. Örneğin Rusya. Rusya’nın tebrik tebessümü herhangi bir buzlu çay kadar soğuk. Onun gibi başkaları da var, ama onlar kendilerinden başkasını temsil etmiyorlar. Avrupa genel olarak zil takıp oynama havasında. Türkiye’de çeşitli çevrelerin Rusya’ya yakın duygular içinde olduğunu tahmin ediyorum. Rastlantı mı, değil mi, ama şu günlerde, hem gözüme, hem kulağıma, Türkiye’nin her olay gibi bu olaya da kendi dar penceresinden bakmasını, “Ermeni konusu ne olur”, “Kıbrıs nasıl gelişir” sorularından başka bir derdi olmamasını eleştiren, bunun böyle devam edemeyeceğini söyleyenlerin sözleri her zamankinden daha sık çalındı gibi geliyor. Ama bu eleştirenlerin sözleri işitiliyor, çünkü o soruları temcit pilavı gibi soranların sustuğu yok. Neyse, bu ayrı konu, bizim konumuz. Evet, Obama’nın seçilmesi herkesi sevindirdi. Amerika için iyi oldu, diye; ama tabii daha çok “bizim için” (herkesin “biz”i ayrı, ama bu kadar çok “biz”i mutlu etmek de büyük başarı) iyi oldu diyerek sevinen var. Yani çok anlamlı bir iyimserlik ortamına (ki yaratılmasının belli başlı nedenlerinden birisi kendisi) adımını atmış oldu Obama. Beklentiler var, büyük, ışıklı beklentiler. Bunlara olumlu cevap verebilecek mi? That is the question. Öncelikle “siyah” dedik, onun için seviniyoruz; Demokrat taraftan olduğu için mutluyuz. Bunların ötesinde, bu uzun ve yoğun kampanya içinde bize bir insan imgesi sundu; bunu da beğendik. Ama bütün bunlar ve başkaları, bundan böyle her şeyin yoluna gireceğinin garantisi değil. Obama’nın şimdiye kadar göründüğünden çok farklı bir Başkan’a dönüşmesine engel değil. Başa çıkması gereken sorunlar zaten yeterince netameli. Başka bir söyleyişle, şimdiye kadar Obama’yı, sahip olduğu simgeleriyle benimsedik, destekledik. Şimdi bu simgeler dünyasından gerçeklik dünyasına intikal edeceğiz ve Obama’nın burada neler yapacağını izleyeceğiz. Amerikan toplumu gibi bir topluma Obama’nın Başkan seçilmesi gibi bir mucizeyi gerçekleştirten asıl büyük “Mimar”ı da anmadan geçmeyelim: Bush! Yıllardır Cumhuriyetçi muhafazakâr seçmenden başkasının sözü geçmeyen devletlerde Obama’yı öne çıkartan etken! Dünyadaki, değindiğim genel bayram havasını yaratan siyasi deha! Bu sekiz yıl görülmemiş bir kâbus ağırlığıyla dünyanın üstüne çökmüştü. Ey George Walker Bush, meğer sen nelere kadirmişsin!
Obama, demokrat zihniyetini somut siyasete taşıyabilecek bir ekip kurmak için kolları sıvadı.
Obama’nın ABD başkanlığına seçilmesi aynı zamanda bir zihniyet devrimi. Bu yeni bakış, Amerikan gücünü silaha ve paraya değil demokrasiye, özgürlüğe, fırsat eşitliğine ve umuda bağlıyor. Obama yönetiminin zihniyeti gibi çehrelerinin de yeni olacağı söylense de, bugün öne çıkan isimlerin çoğunu Clinton döneminden tanıyoruz. Yazının devamı YASEMİN ÇONGAR’ın “YA DA” adlı köşesinde...
Barack Obama’nın Amerikan başkanlığına seçilmesi bir zihniyet devrimine karşılık geliyor. Beyaz adamın, siyah adamı Beyaz Ev’e gönderme iradesini ortaya koyması bu devrimin en önemli bileşeni. Bu, 232 yıllık tarihinde “renk körü” olmayı birtürlü başaramayan Amerikan toplumu için dönüm noktası olduğu ölçüde, dünyanın her yerindeki dışlanan, ikinci sınıf muamelesi gören, ötekileştirilen insanlar için de bir müjde. Ancak Obama’nın temsil ettiği yenilik, teninin rengiyle sınırlı değil; 1961 doğumlu müstakbel başkanın düşüncelerinin “rengi” de dönüşümün habercisi. Obama’nın seçimleri kazandıktan sonra yaptığı konuşma, bu dönüşümü çok iyi özetliyordu. “Bu gece bir kez daha kanıtladık ki ülkemizin gerçek gücü silahlarımızın kuvvetinden ve servetimizin miktarından değil, ideallerimizin kalıcı kudretinden kaynaklanıyor” dedi Obama ve bu idealleri şöyle sıraladı: “Demokrasi, özgürlük, fırsat ve yenilmez bir umut.” Bu idealler üzerine kurulacak bir Amerikan siyaseti, ABD’nin kuruluş felsefesine dönüş anlamına gelecek ve Bush Amerikası’nın antitezini oluşturacak. Ülkesinin gücünü, Wall Street ve Pentagon üzerinden değil de, Bağımsızlık Bildirgesi’nin ve Amerikan Anayasası’nın özünü oluşturan idealler üzerinden tanımlayan müstakbel başkan, siyasetini de bu idealleri hayata geçirme çabası üzerine kuracak. Bu, bir yandan Amerikan tarihi boyunca verilen ve en önemli zaferlerinden birini Obama’nın başkan seçilmesiyle kazanan eşitlik mücadelesinin artık Beyaz Ev üzerinden de sürdürülmesi anlamına gelecek. İçeride mücadeleye sahip çıkan bir Amerikan yönetimi, dışarıda da yeni bir dille konuşacak; dünyayla ilişkisini korkunun, kaba kuvvetin ve milliyetçiliğin diliyle değil, umudun ve demokrasinin diliyle kurmak zorunda kalacak. Bütün bu “cek, cak”ları aşırı iyimser bulabilirsiniz; çekincenizde haklı da olabilirsiniz. Esasen burada, kesin sonuçlardan ziyade, bir vaatten, bir yönelişten söz ediyorum. Obama’yı başkan seçtiren ve bence sadece Amerikan toplumunun bugünkü hissiyatına değil, daha genel anlamda “zamanın ruhu”na da karşılık gelen dinamiklerin pratik siyasete taşınması yeni Amerikan yönetimini bekleyen en büyük sınav. * * * Barack Obama’nın sınava hazırlanmak için 76 günü var; 20 ocakta başkanlık yemini ederek Beyaz Ev’e yerleşinceye kadarki bütün zamanını, demokrat zihniyeti hayata geçirebilecek bir ekip oluşturmak için kullanacak, kritik tercihler yapacak. İşi hiç de kolay değil. Zira bir yandan “yeni” çehrelere, taze bir bakışa, Washington siyasetinin dışında kalabilmiş isimlere, eski zihniyetin kirletmediği beyinlere yönelmek istiyor. Ama bir yandan da, Afganistan ve Irak’ta savaşan, mali kriz yaşayan, enerji kaynaklarının kıtlığıyla başa çıkmak zorunda olan bir ülkenin yönetiminde, deneyimli ve işbilir kadrolara ihtiyaç duyuyor. İlk işaretler, Obama’nın hem taze kan arayışını hem deneyim ihtiyacını karşılayan bir kabine kurmak istediği yönünde. Obama’nın geçiş sürecini yönetmek ve kabinenin oluşumunda kendisine danışmanlık yapmak üzere belirlediği John Podesta, şahsı ve bağlantılarıyla “eski”yi, bakışıyla “yeni”yi temsil eden bir isim. Bill Clinton’ın başkanlığı döneminde Beyaz Ev Genel Sekreteri olan Podesta ve yakın çevresi, Obama’dan ziyade ön seçimlerde yenilgiye uğrattığı Hillary Clinton’a daha yakın. Eğer Hillary Clinton başkan seçilebilseydi, Podesta’nın kurduğu liberal-sol eğilimli düşünce kuruluşu Amerikan İlerlemesi Merkezi’nde çalışan birçok ismi bakan olarak görecektik. Şimdi, bu merkezde toplanmış uzman isimlere kapıyı açık tutacağını gösteren Obama, bir yandan da Podesta’nın yanına onunla eş yetkili Valerie Jarrett ve Pete Rouse’u atayarak, yeni yönetimde “Clintonlardan tescilli” olmayan taze isimler de istediğini yansıttı. Nitekim, ön seçimlerde baştan itibaren Hillary Clinton yerine Obama’yı tercih etmiş iki Demokrat, Gregory Craig ve Susan Rice önemli görevlere gelebilir. Temsilciler Meclisi’nin kendisini azletmeye çalıştığı dönemde Bill Clinton’ın avukatlığını üstlenen Craig, sadece hukukçu değil, aynı zamanda Madeleine Albright, Edward Kennedy ve George Soros gibi isimlere dış politika danışmanlığı yapmış biri. Gerek bu deneyimi gerekse Obama’nın kampanyasına verdiği erken destek, onu yeni yönetimde ulusal güvenlik danışmanlığına taşıyabilir. Aynı görev için, Clinton yönetimlerinde dışişleri bakan yardımcılığı ve ulusal güvenlik danışman yardımcılığı yapan James Steinberg’ün de düşünüldüğü söyleniyor. Dışişleri bakanlığında ise, bir başka siyahî kadını ve bir başka Rice'ı görebiliriz; Condoleezza Rice’ın koltuğu, soyadı ve ten rengi dışında kendisine hiç benzemeyen Brookings Kurumu’ndan Susan Rice’a kalabilir. Tabii, eski başkan adayı John Kerry ya da eski Birleşmiş Milletler büyükelçisi ve Hillary Clinton iktidara gelseydi, dışişleri bakanı olacağına kesin gözüyle bakılan Richard Holbrooke gibi bildik isimler de bu görevin adayları arasında. * * * Barack Obama’nın Beyaz Ev Genel Sekreterliği önerdiği “Rhambo” lakaplı Rahm Emanuel ise örgütçülükteki başarısıyla tanınıyor. Geçmişte, Bill Clinton’la çok yakın çalışmış olmasına rağmen son birkaç yıldır Demokratik Parti üzerindeki Clinton hegemonyasının kırılmasına öncülük eden Emanuel, 2004 seçimlerinde Demokratların Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu ele geçirmesini sağlayan kişi. Şimdi Emanuel ve yakın çevresi, “üçüncü Clinton kabinesi” diye algılanacak bir ekiple işe başlaması halinde Obama’nın “yanlış çıkış” yapacağını açıkça ifade ediyor. Kampanya sırasında Hillary Clinton’a “canavar” deyince Obama’nın danışmanlığından ayrılmak zorunda kalan Samantha Power’ın geri dönebileceğini, hatta Bush’un ilk dışişleri bakanı ve eski Genelkurmay Başkanı Colin Powell’ın savunma bakanlığına gelebileceğini söyleyenler de var. Ancak Obama’nın yakın çevresinden şunu da ısrarla işitiyorsunuz: “Ortada dolaşan eski isimlere takılıp kalmayın. Yeni yönetimin sadece zihniyeti değil, çehreleri de yeni olacak.”
DÜNYA
Obama's new America the guardian