| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
laleler güller günü 1 mayıs

BARACK HUSEYİN OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni

‘The Audacity of Hope’ UMUD'UN CÜRETKÂLIĞI BARACK OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni • Senatör Barack Obama’nın Federal Haber Servisi tarafından sağlanan Chicago’da yaptığı zafer konuşmasının tam metni: Eğer Amerika’nın her şeyin mümkün olduğu bir yer olduğunu, kurucularımızın rüyalarının hâlâ canlı, demokrasimizin hâlâ güçlü olup olmadığını sorgulayanlar varsa işte bu akşam onlara cevabınızdır. Bu cevap, oy vermek için okul ve kilise önlerinde bu ülkenin tarihinde görülmemiş uzunlukta kuyruklar oluşturan, saatlerce bu kuyruklarda bekleyen, pek çoğu belki de hayatlarında ilk kez, bu kez farklı olabileceğine, bu farkı kendi seslerinin yaratabileceğine inananların cevabıydı. Bu cevabı veren genç, yaşlı; zengin ve fakir; Demokrat ve Cumhuriyetçi; siyah ve beyaz; Latin, Asyalı, yerli, gay, özürlü; yani kısaca tüm Amerika dünyaya şu mesajı gönderdi: Biz hiçbir zaman sadece bir bireyler topluluğu değildik, biz hiçbir zaman sadece bir kırmızı ve mavi eyaletler topluğu olmadık. Biz her zaman Amerika Birleşik Devletleri olduk. Uzun bir geri dönüş oldu ve bu kritik anda, tanımlayıcı anda “değişim” Amerika’ya geri geldi. Biraz evvel Senatör McCain’den çok hoş bir mektup aldım. Bu kampanyada kendisi uzun süre uğraş verdi. Amerika için pek çok zorluğa katlandı. Teşekkür etmeliyiz bu cesur ve özverili lidere, tüm hizmetleri için. Kendisini ve Senatör Palin’i kutluyorum ve kendileriyle gelecek aylarda bu ulusun yeni “yeminini” oluşturmak ve kendileriyle çalışmak için sabırsızlanıyorum. BÜYÜKANNEM BENİ İZLİYOR • Bu yolculukta yardımcım Joe Biden’a teşekkür etmek ve kutlamak istiyorum, tüm kalbiyle bu süreçte destek verdi, ve işte karşınızda Amerikan Başkan yardımcısı Biden. Ve sıradaki “First Lady”, geçtiğimiz 16 seneki hayat arkadaşım, evimizin temel taşı, Michelle Obama. Ve Sasha ve Malia. Sizleri çok ama çok seviyorum. Evet, bugün belki bizlerle değil, ancak Büyükannem bizi biryerlerden seyrediyor, tüm ailemizi biraraya getiren büyüklerimi buradan özlemle anıyorum, onlara çok şey borçluyum. Kampanya sorumlusu David Plouffe ve baş stratejistim David Axelrod, siyaset tarihinin en etkili kampana takımıyla bana destek verdi, sizlerin sayesinde başardım ve sizlere müteşekkirim. Ama, her şeyin ötesinde bu zaferi sağlayanları asla unutmayacağım, yani sizleri. Bu görev için pek de “olası” lider değildim başlarda. Maddi ve manevi olarak güçlü bir destekle başlamadık. Kampanyamız Washington’un sokaklarında değil, Des Moines’in arka taraflarında, Concord’un oturma odalarında, Charleston’un verandalarında kabuklarını kırdı. Çalışan erkekler ve kadınların, az da olsa biriktirebildiklerinden ayırdıkları 5-10-20 dolarlarla filizlendi bu kampanya. Kendi nesillerinin “mit”lerine inanmayan gençlerin desteğiyle güçlendik, başka şehirlerde buldukları işler ve kazanç kapıları için evlerinden uzaklaşan, az kazanca ve uykuya tahammül eden, acı soğuk ve kavurucu sıcakta kapı kapı dolaşan ve gönüllü olarak çalışan milyonlarca Amerikalı, “insanların hükümeti, insanlar tarafından kurulmuş ve insanlar için çalışacak bir hükümet” fikrinin Dünya üzerinde varolduğunu gösterdiler. Bu sizin zaferiniz. Biliyorum sizler sadece seçim kazanmak için bunu yapmadınız ve biliyorum ki benim için de yapmadınız. Bunu ileriki görevimizin büyüklüğünü anladığınız için yaptınız. Şimdi bu geceyi kutlarken bile yarının bize hayatımızın en büyük sorunlarını getireceğini biliyoruz-iki savaş, tehlike altında olan bir gezegen, asrın en kötü mali krizi. Biz bu gece buradayken bile, Irak’ın çöllerinde ve Afganistan’ın dağlarında hayatlarını bizim için riske atan ve bu amaçla uyanan cesur Amerikalılar var. Çocukları uyuduktan sonra uyuyamayıp, mortgage’ı, doktor faturalarını nasıl ödeyeceklerini, çocuklarının üniversite masrafları için nasıl para biriktireceklerini düşünen anne babalar var. SİZE DÜRÜST OLACAĞIM • Kullanıma geçirmek için yeni enerji ve yaratmak için yeni iş kolları; inşa etmek için yeni okullar, göğüs gereceğimiz tehditler ve onarılması gereken ittifaklar var. Önümüzdeki yol uzun olacak. Yokuşumuz dik olacak. Oraya bir yılda ya da bir dönemde varamayabiliriz, ama Amerika, oraya varacağımıza dair hiçbir zaman bu gecekinden daha umutlu olmadım. Size söz veriyorum biz oraya varacağız. Aksilikler ve yanlış başlangıçlar olacak. Başkan olarak verdiğim karar ya da politika ile fikir birliği içinde olmayan çok kişi olacak ve biliyorum ki yönetim olarak her problemi çözemeyeceğimizi de biliyoruz. Ancak karşılaştığımız sorunlarla ilgili size hep dürüst olacağım. Sizi dinleyeceğim, özellikle aynı fikirde olmadığımız zaman sizi dinleyeceğim. Ve hepsinden önemlisi, bu milletin ABD’de 221 yıl boyunca, ev ev, tuğla tuğla ve nasır tutmuş elleriyle bu işi nasıl başardığını göstermek için katılımınızı isteyeceğim. Bundan 21 ay önce kışın soğuğunda başlattığımız iş bu sonbaharın sonunda bitmemeli. Tek başına bu zafer bulmaya çalıştığımız ‘değişim’ değil-Bu bizim değişimimizi hayata geçirmek için sadece bir şans. Ve bu işlerin eskisi gibi yürüdüğü duruma geri dönersek bunu başaramayız. Bu sizsiz de olmaz. Bu yüzden ele ele verip çok çalışmak için gerekli olan yurtseverliğin, hizmetin ve sorumluluğun yeni ruhunu, sadece kendimizin değil başkalarını da kollamak için hep birlikte çağıralım. Şunu hatırlayalım, sokaklar ısdırap çekerken, müreffeh bir Wall Street’e sahip olamayız- bu ülkede, millet olarak tek bir halk olarak düşeriz ya da yükseliriz. Gelin, politikamızı uzun yıllardan beri zehirleyen aynı yurtseverliğe, küçüklüğe, hamlığa düşmenin cazibesine direnelim. Hatırlayalım ki, kendine inanç, bireysel özgürlük ve milli birlik değerlerine dayanan parti; Cumhuriyetçi Parti’nin afişini Beyaz Saray’a taşıyan adam bu eyaletten çıktı. Bu değerler, hepimizin paylaştığı değerler ve Demokratik Parti bu gece büyük bir zafer kazandı, biz bunu alçakgönüllülük ve gelişimimizde karşılaştığımız bölünmeleri iyileştirmek için gösterdiğimiz azimle başardık. Lincoln’ın bizden daha fazla bölünmüş bir millete seslendiği gibi “Biz düşman değiliz, biz arkadaşız... Tutkumuz zarar görmüş olabilir ama bu duygusal yakınlık bağlarımızı kırmaya kadir olmamalı” Ve şimdiye kadar desteğini gördüğüm siz Amerikalılar- Sizin oyunuzu kazanmış olmayabilirim, ama sesinizi duyuyorum, sizin yardımınıza ihtiyacım var ve ben sizin de başkanınız olacağım. Ve siz... Bu akşam bizi, bizim kıyılarımızın ötesinden izleyenler, parlamentolardan ve saraylardan ve siz, dünyamızın unutulmuş köşelerinde radyo başına toplanıp bizi izleyenler...hikâyelerimiz tekil, ama kaderimiz paylaşılmış ve Amerikan liderliğinin yeni şafağı elimizde. Bu dünyayı alaşağı etmek isteyenler...biz sizi yeneceğiz. Barış ve güvenlik arayanlar...biz sizi destekliyoruz. Ve siz Amerika’nın fenerinin hâlâ eskisi kadar parlak olmadığını söyleyenler...bu akşam bir kez daha kanıtladık ki milletimizin gerçek kudreti askeri ya da ekonomik gücümüzden değil, demokrasi, özgürlük, fırsat ve asla boyun eğmeyen umudumuz olan ideallerimizden aldığımız dayanma gücünden geliyor. Bu yüzden Amerika’nın gerçek dahiliği Amerika’nın değişeceğine dair inancımızdır. Birliğimiz mükemmelleştirilebilir. Ve şimdiye kadar başardıklarımız yarın başarabileceklerimiz ve başarmamız gerekenlerle ilgili umut veriyor. Bu seçim içinde birçok ilki ve gelecek nesillere anlatılacak birçok hikâyeyi barındıran bir seçim oldu. ATLANTA’DAKİ 106 YAŞINDAKİ?KADIN • Ama bu gece aklımdaki şey, Atlanta’da oyunu kullanan kadın. O, aslında seslerinin duyulması için kuyrukta bekleyen milyonlarca insana benzerlik gösteriyordu, tek bir farkla, Ann Nixon 106 yaşında bir kadın. Köleliğin terk edildiği bir neslin hemen ertesinde doğmuş bir kadın; caddelerde arabalar, gökyüzünde uçakların olmadığı ve onun gibi bir insanın kadın ve siyah olduğu için oyunu kullanamadığı bir zamanda doğmuş bir kadın. Ve bu akşam, hayatının yüz yılını geçirdiği Amerika’yı düşünüyorum, kalp ağrısı ve umut; mücadele ve ilerleme; yapamayacağımızın söylendiği yıllar, ve Amerika’nın “Evet yapabiliriz” inancı. Kadınların susturulduğu ve umutlarının azledildiği bir zamanda yaşayan kadın, onların ayağa kalkıp seslerini duyurup oy pusulasına ulaşmayı bekledi. Evet yapabiliriz. Çölde çaresizlik toprakta depresyon hüküm sürerken Yeni Anlaşma ile birlikte korkulara galip gelinebileceğini, yeni görev, yeni ve ortak bir amaca ulaşılabileceğini gördü. Evet yapabiliriz. Limanlarımıza bombalar yağarken ve tiranlar dünyayı tehdit ederken, o kadın demokrasinin korunduğu ve yeni neslin yükseldiği ana tanıklık etmek için oradaydı. Evet yapabiliriz. Montgomery’deki otobüsler, Birmingham’daki hortumlar, Selma’daki köprü ve Atlanta’daki bir rahibin “Bunun üstesinden gelebiliriz” dediği zaman oradaydı. Evet yapabiliriz. Bir adam Ay’a ayak bastı, Berlin’deki duvar yıkıldı, bilimimiz ve hayal gücümüzle bir dünyayla iletişim kuruldu. Ve bu yıl, bu seçimde parmağını monitöre değdiren bu kadın Amerika’da geçirdiği en iyi zamanlar ve en kara saatleri geçirdiği 106 yıldan sonra oyunu kullandı, çünkü Amerika’nın nasıl değişeceğini biliyordu. Evet yapabiliriz. AN BİZİM ANIMIZDIR • Amerika, şimdiye kadar uzun yol aldık. Çok şey gördük. Ama yapmamız gereken çok şey de var. Bu yüzden bu gece, gelin kendimize bir soru soralım- eğer çocuklarımız diğer yüzyılı görecek kadar yaşarsa; eğer benim kızlarım Ann Nixon Cooper’ınki kadar uzun bir ömür geçirme şansına sahipse, ne tür bir değişim görecekler? Nasıl bir ilerleme kaydedeceğiz? Şimdi bu çağrıyı cevaplama zamanı. An bizim anımızdır. Zaman bizim zamanımız- insanları işleri geri göndermek, çocuklarımıza fırsat kapıları açmak; refah ortamını geri getirmek ve barışa katkıda bulunmak; Amerikan rüyasını geri çağırmak ve kökten gerçekliği tekrar doğrulamak ki bu kökten gerçeklik, hepimizin bir olduğu, nefes aldığımızda umut ettiğimizde, bize yapamayacağımızı söyleyen sinizm ve kuşkuyla karşılaştığımızda ruhlarımızı birleştiren bu ebedi öğretiyle cevap vereceğiz: Evet yapabiliriz. Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun, Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun. Taraf Gazetesi'nden alınmıştır.

www.blogmedya.deriz.biz

bezmi alemThe Audacity of Hope Barack Huseyin Obama kitabını dinle
Yazılar arşiv 12.2008 Other entries in 2008-12 resimler , videolar
 
Dec
08
    

 

 

Neo-Modern Çevrebilim

ALAIN TOURAINE, AVRUPA’NIN ÖNDE GELEN SOSYAL KURAMCILARINDANDIR. PARİS’TEKİ İNSAN ARAŞTIRMALARI MERKEZİ’NİN VE UYGULAMALI TOPLUM BİLİM ENSTİTÜSÜ’NÜN MÜDÜRÜDÜR. SON OLARAK Aktörün DönüŞü ADLI KİTABI YAYIMLANMIŞTIR. OKUYACAĞINIZ YAZI, PARİS’TE YAPILAN BİR SÖYLEŞİDEN DERLENMİŞTİR VE MODERNİTENİN KAZANIMLARINI YOK SAYMAYA EĞİLİMLİ BİR ÇEVRE DUYARLILIĞININ SAKINCALARINA DİKKAT ÇEKMEKTEDİR. “DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ, BARIŞACAK MIYIZ?” SORUSUNDAN YOLA ÇIKARAK GERÇEKLEŞTİRİLEN AÇIKOTURUMDA HALİT REFİĞ’İN ALINTILAR YAPTIĞI BU MAKALE, ORİJİNAL NPO’NUN KIŞ ÖZEL SAYISINDA (2004) VE DERGİMİZİN İLK CİLDİNDE YER ALAN “YEŞİL BİNYIL MI?” TEMALI SAYISINDAN (1998) ALINMIŞTIR.

PARiS – Batı kültürel bir mutasyon sürecinde. Sanayi ideolojisinin yararcı mantığını yadsıyan bir “yeni-doğalcılığın” kültürel bir yapılanma olarak yerleşmekte olduğuna eminim. “İlerleme” kavramını sorgulayıp, “tarih”te insan aklından üstün bir anlamın yokluğunu keşfettikçe doğayı yeniden keşfetmeye başlıyoruz. Daha doğrusu, Mesih’in çağında, bildiğimiz insan ve doğanın düalitesini -insanın çok kişisel biçimde kendisi ve kişiselliğin bütünüyle dışında olarak doğanın bir parçası oluşu anlamında düalitesini- keşfetmiş oluyoruz. Şu anda, insanın doğanın efendisi kılığına girdiği monist sanayi kültüründen, insanla doğanın farklı, ama birbirinin tamamlayıcısı olduğu bir bakış açısına geçiş halindeyiz. Bu yeni kültürel yapılanma, Daniell Bell’in tanımladığı ve geçmişin devamı olan bir tür üst sanayi toplumu anlamında “post-endüstriyel” toplum değildir. Benim farkına vardığım kültürel mutasyon, çağdaş insanın kendini ve doğayla ilişkisini algılayışında, bir kopuşa işaret ediyor.

Sanayi kültürümüz, doğalcı veya öznelci değil nesnelciydi. Endüstriyalizmin temel kavramı, tarihin “nesnel güçleri”nin, bilim ve teknolojinin ilerlemesi yoluyla ütopyaya ulaştıracağına duyulan inançtı. Endüstriyalizmin kilit filozofu Karl Marx, bundan yüz yıl önce: “Sorun, bilim ve sanayi yoluyla doğayı insanlaştırmak ve insanı da doğalaştırmaktır” diyerek, insanın konumunu, çevreyle evrim kavgası veren bilinçsiz hayvanlarınkine benzer biçimde tanımlamıştı. 20. yüzyılda yaşadıklarımız, evrimsel ilerlemeye duyulan bu üstün güveni paramparça etti: Auschwitz ve Gulag, ozon yırtılması ve sera efekti, bizi kaçınılmaz olarak daha güzel bir geleceğin beklediği inancının da sonu oldu.

YENİDEN DOĞALAŞMA YANLIŞI | Nesnel bir geleceğe dayalı dünya görüşü parçalandıkça, ilk defa olarak, bir sonraki basamağa tırmanmakta ikircikli davranıyoruz. Gerçekten de postmodernistler, bizim için tırmanacak yer kalmadığını, başka basamaklar bulunmadığını söylüyorlar. “Zirvedeyiz” diyorlar, “artık dönüp geçmişe bakalım”. Post modernizm, insan tarafından gerçekleştirilen bir geleceğe inançsızlığı dışa vuruyor.

Çevreci hareket, bu postmodern duyarlılığı büyük ölçüde benimsemiş durumda. Bu çağ sonu (fin de siecle) modasında, başarılar dünyasından akıl dışılığa doğru bir çekilme söz konusu. Çevrebilim, çok doğru olarak bize, doğanın egemen olunacak bir nesne değil, içinde yerimizi bulmamız gereken bir “çevre sistemi” olduğunu öğretiyor. Ama yalnızca bunu söylemek bir şey çözmüyor ve Hırıstiyanlık öncesi çoktanrılı doğalcılığa geri götürüyor bizi. Hiç kuşkusuz, Aydınlanmadan gelen insan gururu ve egemenlik ruhunu bırakmak gerekiyor; ama öznellik adını verdiğim insanın kendi eylemlerini tayin etme yeteneği, doğanın zorbalığına terk edilmemeli.

Doğanın doğal koşullarını konuşacaksak, insanın insansı koşullarını da konuşmak zorundayız. Modern, daha doğrusu neo-modern olduğum için, panteistik bir doğalaşma ve kültürümüzün saf çevreci yapılandırılması bana çok itici geliyor. Neo-modern doğalcılık, insanın kültürü yaratma gücünü, bilinçli girişimlerle kendini ve doğayı değiştirme gücünü yadsımaz. Neo-modern doğalcılık, insanın yalnızca kendisine küçük bir pay bulmak zorunda olduğu bir doğal düzeni değil, insanın çevresi ile kendi kültürel girişimi arasında bir denge kurmaya çalıştığı bir düzeni hedefler.

İlerleme tanrısını yadsıyan neo-modernliğin, ulaşmaya çalışması gereken hedef, modern Batı’nın özünü, yani reformlar sürecinde ortaya çıkmış olan akılcılık, bilim ve öznelciliği koruyabilmektir. Bu neo-modern çağda “akıl”, insan haklarıyla; teknolojik ve bilimsel güç ise çevre haklarıyla dengelenmek zorundadır.

İnsan hakları kavramı, bir ulusu veya bir sınıfı değil; ister kitle kültürü karşısında kişiselliği, ister ırkçı devlet karşısında Mandela’yı alalım, “bireyin kendini yaratma özgürlüğünü” savunur. Çevre hakları da, yaşam temelimizin yıkımına karşı bir savunmadır.

Öznelciliği, genetik mühendisliği kılığındaki bilimsel akla feda edersek, Dr. Strangelove’ın ekmeğine yağ sürmüş oluruz; ozon yırtılmasından kurtulmak adına da aklı yadsırsak, Ayetullah Humeyni teokrasisinden pek de farklı olmayan bir “yeşil” köktenciliğine çanak tutmuş oluruz. Modern kalabilmek için çevre duyarlığının yanı sıra, akla, bilime ve bireye de ihtiyacımız var.

BİR DEĞİŞİMİN MORFOLOJİSİ | Neo-modern kültürel yapılanmanın oluşması, önceden sınırları belirlenmiş bir süreç olamaz; birbirleriyle “çelişen” aktörlerin mücadelesi sürecinde ortaya çıkacaktır. Değerler, ancak iktidarla bir bilgi, etik ve yatırımlar sistemine dönüşebilir. Bugünün sorusu, temel iktidar biçiminin ne olduğu ve bu iktidarla yüz yüze gelecek olan temel toplumsal aktörlerin kimler olduğu sorusudur. Bu mücadelenin sonucu, yeni kültürel yapılanmayı belirleyecektir.

Sanayi kültürünün değişim süreci başlayalı çok oldu. Kültürel değişimin ilk kıvılcımları, 1960’lardaki kültür karşıtı öğrenci ayaklanmalarında, marjinal aktörler sanayi kültürüne karşı olan hayal kırıklıklarını dile getirmeye başladıklarında görüldü. Bu isyanların başlangıcında, tüm sistemin mantığındaki aksaklıklara dikkat çeken Roma Kulübü, bu mantığın sınırlarına ve çevre sorunlarına işaret ederek egemen akımları uyarmış oldu.

Bu değişimin ikinci aşaması, sanayi kültürünün -sendikalar gibi- baş oyuncularının, esas muhalefet gücü olma niteliğini yitirip, sahneden çekilmeye başladığında gerçekleşti. Eski zamanlarda, vatandaşla prens arasındaki çelişki, nasıl anayasalar ve parlamentolar yoluyla kurumsallaşmışsa, işçilerin toplumsal hakları da toplumsal refah devleti ve egemen politik partiler içinde kurumsallaştı. İşçi mücadelesinin içi boşaldı, bürokratik ve törensel bir niteliğe büründü.

Daha sonra, 1970’ler Batı’sında, bir boşluk ve hastalık havası egemen olmaya başladı. Bildik aktörlerin yokluğunda, yitirilmiş bir birlik içinde anlam bulmak zorlaşmıştı. Tam bir kuşku ve sinisizm (ahlakı horgörme) dönemi başladı. Nereye gittiğimizi bilmez olmuştuk. Yön duygusu kalmamıştı. Postmodernizmin tohumları atılmış oluyordu.

Boş bir gelecek imgesi, önce gericiliğin yerleşmesine yol açtı. Kökleri arayış, geçmişe özlem eğilimleri egemen oldu. Bu gericiliğin çeşitli derecelerini temsil eden Ronald Reagan, “Ahlaki Çoğunluk” ve Jean Marie Le Pen ortaya çıktı. Çok daha ciddi biçimde, sanayi dönemindeki aklın evrenselliği ilkesi, farklılıklar adına yadsınmaya başlandı: Ben eşcinselim, ben Chicano’yum, ben kadınım, ben siyahım. En sonunda da, bireyselliğini ifade için tüketim standartları dışında hiçbir şey bulamayacak kadar kişilik kırıntısından yoksun yuppie narsizmi zuhur etti.

Buna eşzamanlı olarak, 1970 ve ‘80’lerde Batı’da, bilgisayarlardan bio-mühendisliğe ve uydu yayınlarına kadar uzanan bir teknolojik devrim yaşanıyordu. Bu olgu, yeniden yapılanmanın maddi temelini oluşturdu.

1980’lerin sonunda, günümüzde boşluğun öte yanına geçmeye başladık. Eyleme geçmedeki yeteneksizlik krizimizi aşmış ve kültürel yeniden yapılanmaya ilk adımlarımızı atmış durumdayız. Yeniden yapılanmanın ilk dönemlerinde ortaya çıkan aktörleri, yani kitle iletişim araçlarının dil, simge ve imgesel yaratıcısı seçkinler en güçlü konumdalar. “Enformasyon Çağı”nda, toplumun kendi imajını yaratma araçlarını ellerinde tutanlar, iktidarın merkezini oluşturuyorlar.

Bu değişimde ortaya çıkacak olan son öğe, sanayi kültürünün baskın olduğu dönemde, işçi hareketinin oynadığı rolü oynayacak olan “merkezi muhalefet” güçleridir.

Yeni muhalefet güçlerinin, öznelcilik ve çevre hareketi olacağına inanıyorum: Kitle kültürüne karşı “ben”i savunan, kendini kendi terimleriyle tanımlayan birey ve bilimle teknolojinin doğayı değiştirmesinin sınırlarını tanımlayan çevreci gruplar…

TOPLUMUN MERKEZİ VARDIR | Kültürel yeniden yapılanmaya bu açıdan bakanlar, postmodernizmin tersine, toplumun bir merkezi olduğunu ve bu merkezin yeni kültürel modeller oluşturma yeteneğine sahip özne ve aktörünün de, bilinçli insan olduğunu savunuyorlar.

Bu yeni kültürde insanlık, artık kozmosun efendisi değil, “Ben”in yaratıcısı rolünü üstlenmiştir. Goethe’den Salman Rüşdi’ye kadar, Batı’da romanın temel fikri budur. Hem özneyi hem de bireysel bilinçliliği vurgulamak, toplumsal yaşamda bütünüyle seküler ve modern bir birlik olanağı sağlayacaktır. Neo-modern kültürün temel öğesi, öznenin artık tarihin anlamına bağlı olarak tanımlanabilen bir şey olmadığıdır. Tam tersine toplumlar, artık doğa ve tarih yasalarına dayanıp meşrulaştırma ihtiyacı duymaksızın, kendi örgütlenmelerini, kendi değerlerini ve kendi değişim süreçlerini belirleme gücüne erişmişlerdir.

Kültürel yeniden yapılanmanın bu can alıcı aşamasında, asıl çelişkiler, insanın doğayla ilişkisini yeniden tanımlayan dil ve imgelerin yaratılması çevresinde yaşanacaktır.

ÇELİŞKİ NOKTALARI | Simgelerin tanımlandığı arena, yani iktidar arenası olan ve kamuoyunu biçimlendiren, kitle iletişim ortamıdır. Bu anlamda kitle iletişim ortamı, artık temel politik kurum haline gelmiştir. Yeniden yapılanmanın bu erken aşamasında, iletişimcilerin ve entelektüellerin rolü esastır: Gün politikacıların değil, onların günüdür.

Bu durum, yazarların ve filozofların, topluma yeni bir imaj kazandırarak kültürü değiştiren önemli aktörler oldukları 18. yüzyıl Avrupa’sını andırmaktadır. Onlar sivil toplumu ilk olarak keşfediyorlardı.

II. Dünya Savaşı sonrası, çoğunlukla planlamacıların, işadamlarının ve politikacıların oluşturduğu “büyüme yöneticilerinin” dönemiydi. Bu zaman içinde entelektüeller, çok kısıtlı bir rol oynayabilmişlerdi.

Oysa şimdi yeniden bulma zamanıdır; oluşmakta olan yeni toplumu anlamak, neyin tehlikede olduğunu, neyi tartışmanın önemli ve neyi tartışmanın önemsiz olduğunu tanımlamak zamanı…

Toplumumuzun yaşamakta olduğu imaj kırılmasının bir belirtisi de, tanımlanması gereken konuların, insanlığın karşı karşıya kaldığı “en derin sorular” olmasıdır. Bu sorular, hastanelerde ve laboratuvarlarda, sanayi toplumunda yaşam ve ölümün hesaplaşması olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlar aynı zamanda derin tutkularla bağlantılı sorunlar. Tüpte hayat yaratılmalı mı? Çocuk aldırmak cinayet midir? AIDS hastalarına nasıl bakım yapılmalı? Yaşlılar ve kanser hastalarına ötanazi hakkı verilmeli mi? Kısacası ölmek ve yaşamak nedir? Bunların anlamına kim karar verecek?

Bizi bir tür bilinçliliğe yaklaştıran başka sorular da ortaya çıkmış durumda: Zenginliğimiz, yalnız kendi çocuklarımızı değil, gelecekteki bütün çocukları da öldürmeye mi yarayacak? Doğayla ilişkilerimizin nasıl olması gerektiğine kimler karar verecek?

Özellikle Almanya’da, daha sonra da Fransa ve bütün Avrupa’da ortaya çıkan “Yeşil Parti”ler, gündeme taşıdıkları bütün sorunlarla; kültürel mutasyonumuz ilerledikçe marjinal olanın nasıl kitleselleştiğinin açık bir belirtisidir.

DÖNÜŞÜM GARANTİSİ YOK | Tarih, varlıklarını bir sonraki aşamaya ulaştıramamış halklar, kültürler ve uluslarla doludur. Avrupa moderniteyi bulmuş olsa da, bu aşamanın yalnızca bizim yeteneklerimizle imkân kazandığını iddia edemeyiz. 11. ve hatta 14. yüzyıllarda Arap dünyası ve Çin, bizim uygarlığımızın çok ilerisindeydi. Yine de yıkıldılar. Bilimsel, rasyonel bir toplum aşamasına geçemediler.

Batı yeni zamana, ilerlemesiz geleceğe ulaşabilecek mi? Başbakan Brundtland’ın sorduğu gibi, insanın doğayla olan ilişkisini yeniden düzenleyip uygarlık sınavını geçebilecek miyiz? Modern kalarak çevreye uyumlu olmayı da başarabilecek miyiz?

Kültürü başlatanlar ve içinde yaşadığımız toplumu üretenler olarak, modern insanın geleceği, bizim bilinçli seçimimiz olacaktır.


DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ BARIŞACAK MIYIZ?

 


 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:36 | 0 fav | etiket:  

 

NPQ Türkiye'yi En İyi Anlatan Cümle:
Tartışmanın Bir Parçası Olmak…

 

Hayli iddialı bir söz:

"NPQ, bütün entelektüel dünyanın buluşup tartıştığı tek merkezdir"…

Bu tespit Carlos Fuentes'e ait…

Bu da Ivan Illich'e:

"Eğer tartışma ve sağduyuya büyük hizmette bulunan tek bir kurumu önerebilseydim, bu NPQ olurdu"…


Zbigniew Brzezinski ise NPQ'nun özelliğini şöyle vurguluyor:

 

"Medyanın önem taşıyan fikirler hakkında tartışmayı terk ettiği günümüzde, NPQ ve onun Global Viewpoint sütunu dikkat çekici bir istisnadır…

Bu küreselleşme günlerindeki bütün iddialara, gevezeliklere rağmen, çok az yayın NPQ ve Global Viewpoint'in taşıdığı perspektife sahip olduğunu iddia edebilir"…


Bu alıntılar, NPQ-Türkiye dergisinin ilk sayısı için hazırlanmış olan ve "Tartışmanın parçası olun" başlığını taşıyan tanıtım broşürünün arka kapağından.


Dergi ile ilgili söyleşi yapmaya geldiklerinde, iki gazetenin temsilcisi aralarında anlaşmış gibi aynı soruyu sormuşlardı:

"Türkiye NPQ'ya hazır mı?"

Pek de dayanaksız değildi bu soru.

Türkiye entelektüelleri ve aydınları (bizce ikisi eşanlamlı değil) NPQ ile daha önce

tanışmışlardı ve derginin bir süre sonra yayın hayatını durdurduğuna bakılırsa, pek de bağırlarına basmamışlardı çünkü…


Bu, NPQ'nun Türkçe dilinde ilk gün ışığına çıkışı değildi.

Atıl Ant yönetiminde AFA Yayınları, daha önce NPQ'yu tercüme ederek yayımlamış, fakat sonra bu işten vazgeçmişti.


Peki geçen zaman içinde ne değişmişti ki, biz denenmişi tekrar denemeye kalkmıştık?


Önce somut veriler: Bir kere, fikri yazılara yer veren Cumhuriyet gazetesinin yanına son yıllarda Yeniyüzyıl, Radikal, Zaman, Yeni Şafak gibi

gazeteler eklenmiş ve bunlar okur bulmuşlardı. Sonra, Açık Radyo yayın hayatına girmiş, "Açık Gazete" gibi bir fenomen, İstanbul'un kendini

çağından sorumlu hisseden aydınlarınca hemen kabul görmüştü. Türkiye Günlüğü, Dergâh, Cogito gibi dergiler ciddî birer ihtiyaç odağı olduklarını

kanıtlamışlardı.


NPQ-Türkiye'nin kapağındaki taburenin üç ayağından birini oluşturan ve bu sayımızda yazarların önemle üstünde durdukları sivil toplum örgütleri de hızla gelişti son yıllarda. Her ne kadar pek çok düşünce deposu (think-tank) siyasi tercihlerini bir türlü aşmayı başaramadılarsa da, ülkenin fikri gelişmesine ciddi katkılar getirdiler.


İşte bu ortamda, KoçSistem Bilgi ve İletişim Hizmetleri A.Ş.'nin yayınladığı -Nathan Gardels'in NPQ'da yaptığı söyleşilerin ve seçilmiş makalelerin yer aldığı- Yüzyılın Sonu kitabı için düzenlenen panele davet edilmiş olan Gardels'le tanışmamız, NPQ-Türkiye 'taburesinin' ilk ayağını koydu. Gardels, NPQ'nun tüm birikimini bizim dergi yayıncılığı birikimimizle NPQ-Türkiye için birleştirmeyi benimsedi.


İkinci 'tabure ayağı' Park Holding'den ve dergiye reklam veren kuruluşlardan geldi. Park Holding derginin sponsorluğunu üstlenerek, "tartışmanın parçası olma"ya, ülkenin fikrî yapısının zenginleşmesine ülkemizde iş dünyasının son yıllarda göstermeye başladığı duyarlılığa bir örnek daha ekledi.
Editöründen söz etmeden geçmek olmaz elbette.


NPQ, 1985 yılında, halen derginin editörlüğünü yürüten Nathan Gardels ve California'nın eski valisi Jerry Brown tarafından kurulmuş. Bu ikili dünyanın dört bir tarafını dolaşarak "gelecek kuşağın kültürel ve politik liderleriyle" görüşmüşler ve onların görüşlerini bir arada sunacakları bir yayın planlamışlar. Derginin kurucu yayıncısı Sheinbaum ve eşi Betty, kendilerine ait olan Wilhem DeKooning'in "Pembe Kadın" adlı tablosunu Sotheby'deki açık artırmada satarak, o parayla NPQ'nun finansmanını sürdürmüşler. NPQ'ya daha sonra Los Angeles Times Syndicate de ortak olmuş.


Derginin ana yayın politikasını özetlemesini istediğimizde, Nathan Gardels internetten şu mesajı gönderdi:


"NPQ'nun yayın politikasının temelini 'post-ideological' ve 'post-national' yaklaşım oluşturur. (Biz buna Yayın Kurulu'nda 'non-ideological' ve

'non-national' demenin daha açıklayıcı olacağı görüşünde birleştik.) Amaç, bol miktarda bilginin gezegenimizin etrafında uçuştuğu fakat, kültür ve

medeniyetler arasında iletişimin çok az oranda gerçekleşebildiği 'bilgi çağı'nın, genel anlamda sıradanlaştırılmasına karşı bir tür antidot

oluşturabilmek. NPQ'nun özündeki editoryal misyon, yüzyılın değişmekte olduğu dönemde 'medeniyetler arası dialoğun' sesi olmak ve başlıklara

çıkan konulara medeniyetler temelinde derinlik kazandırmaktır.

 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:35 | 0 fav | etiket:  

 

Yumuşak Güç Gönülsüz Rıza

“VARAN YOLBOYUNCA” DERGISINDE “DERIN ISTANBULLU” BASLIGIYLA YAYIMLANAN BIR RÖPORTAJDA SELIM ILERI, BAZI YAZARLARIMIZIN ESERLERININ BATI DILLERINE ÇEVRILMESININ ARDINDA FARKLI SIYASI OYUNLAR BULUNDUGU SAPTAMASINI YAPARAK “DILIMIZE, KÜLTÜRÜMÜZE, DUYUMSAYISLARIMIZA DÜSMAN ENTELEKTÜELLER YARATIYORUZ. HALKIN ÇOGU OKUMA SANSINA SAHIP DEGILKEN, BU IMKÂNA SAHIP OLANLARIN KENDI KÜLTÜRLERINI KÜÇÜMSEYEREK KENDILERINI YÜCELTME GAYRETLERI VAR” DIYOR.
“Dünya çapında yazar” olabilmenin ölçütleri ile bir ülkenin temel iki gücünden biri olan “yumuşak gücü” arasında nasıl bir ilişki vardır? Dünya çapında “bir şey” olabilmek, artık dahiyane yeteneklerden çok, gönüllü veya gönülsüz icra edilen büyük mü büyük, hatta evrensel mi evrensel çoksesli bir “rıza korosu”na dahil olarak ve bu koronun seslendirdiği tüm bestelere aykırı sesler çıkarmadan eşlik edebilme hünerini gösteren enstrümanlarından biri olmakla mümkün. Ekonomik ve askeri güç anlamında rakip tanımayan ABD’nin demokraside, bilimde, kültürde liderliğini ilan etmesinde ve kendi halkının yaşam tarzının üstünlüğünü tüm dünyaya “örnek” diye sunmasında ifadesini bulan “yumuşak güç” fazlasıyla derin ve yaygın; bu nedenle de hacmi büyük bir kavram. Bu kavramın isim babası olan Joe Nye şöyle diyor: “O, gerçek gücün simgesidir. İstenen sonuçların elde edilmesinin bir yoludur.” Selim İleri’nin sözünü ettiği “kendi kültürlerini küçümseyerek kendilerini yüceltme gayreti içinde olanlar”dan yola çıkarak “rıza” ve “güç” kavramlarının çevresinde daha kolay dolanabiliriz. BAŞKA BİR UYGARLIĞIN İMGELEMİNE GİRMEK | Kendi kültürünü küçümsemeyenleri dünya çapında yazar yapmadıklarını artık dünya alem biliyor. Diğer yandan “sert gücün” ortaya çıkardığı veya çıkaracağı büyük rahatsızlıkların önüne geçebilmenin en önemli ilacı olan “yumuşak gücün”, yazarlarla her zaman için iletişim halinde olması gerekiyor. Hayal gücünden beslenmeyen bir “rıza” ve “güç” ilişkisi olabilir mi? Kendi geleceklerini sağlamlaştırabilmek adına dünyanın rızasını alma ihtiyacını duyanların muhteşem masallarını tüm gezegene anlatabilecek, anlatmakla kalmayıp ikna edebilecek dünya çapında muhteşem yazarlar büyük oranda Hollywood’dan çıkar da, diğer yandan uygulanan “sert güç” sayesinde üstüne üstlük itibar kaybına da uğranırsa, Nathan Gardels’ın makalesinde dile getirdiği o tarihi soruyu sormak kaçınılmaz oluverir: “Nasıl göründüğümüzü görmek için başka bir uygarlığın imgelemine girmek çok önemli.” Başka bir uygarlığın imgelemine girebilmek için en kısa yol, o uygarlığın içinden gelip de bulunduğu toprakların dilinden, kültüründen ve duyumsayışlarından yararlanan ama asla ve asla kendisini o topraklara ait hissetmeyen yeteneklerle “ortak bir dil” kurabilmekten geçmez de, nereden geçer? “Güç” ve “rıza” ilişkisinin trajik boyutlara vardığı zamanlar elbette olur ancak unutulmamalı ki trajediler, doğruyu ve eğriyi aştıkları gibi, silinmeyecek güçte izler de bırakırlar. Ve böyle düşünüldüğünde bir yazarın ya da entelektüelin kendisini, kendi ülkesine ait hissetmemesinin -kendisinden başkakimin üzerinde “kalıcı” etkisi olabilir ki? Trajedi üzerine en çok kafa yoran düşünürlerden biri olan Max Scheler’in dediği gibi, “Güneş hem kötü hem de iyi insanların üstünde parlar”. NPQ TÜRKİYE 2005’E YENİ YAYIN KURULU İLE GİRDİ | Bildiğiniz gibi NPQ Türkiye yılda beş kez yayınlanıyor ve 2005 yılının (7. cilt) ilk sayısını bu kez yeni bir yayın kurulu ile oluşturduk. NPQ Türkiye’nin okurları, yeni yayın kurulumuzu yakından tanıyor. Emre Aköz, Dücane Cündioğlu, Mehmet Ali Kılıçbay ve Erdal Şafak, 2004’ün yaz aylarında, o dönemki adıyla MTV’deki “NPQ Tartışıyor” adlı programda Ali Saydam ve M. Kenan Tekdağ’ın konuğu olarak ülkemizin ve dünyanın pek çok temel sorununu ele almaya çalışmışlardı. Doğu-Batı sorunsalından entelektüelin kimliğine, tarihsel süreklilikten yakın tarihimizdeki kırılma noktalarına kadar düşünce dünyamızın da yanıtlarını aradığı soruların peşinde iz sürerek saatler boyu tarıştılar. Şimdi bu tartışmaları, yılda beş kez bir araya gelecekleri yayın kurulu toplantılarında sürdürecekler. Anlaşmamak üzere anlaştıklarını tekrarlayarak... Bu kez, “Amerikan Yumuşak Gücü”nün, dünyanın rızası alınmadan dünya adına hareket edildiği için düşüşe geçtiğini, “tüm zor kullanma yeteneğimiz sayesinde artık daha da güçsüsüz” diyen Nathan Gardels’ın saptamalarından ve orijinal NPQ’daki diğer makalelerden yola çıkarak tartışmayı başlatan yayın kurulu üyelerimizin arasında -bir diğer yayın kurulu üyemizUmur Talu yoktu ama o da bu tartışmaya sonradan makalesiyle katıldı. ABD’nin Türkiye’deki “yumuşak güç” uygulamalarını gündelik hayata yansıyan boyutuyla Erdal Şafak kaleme alırken, uluslararası ilişkiler alanında öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Fuat Keyman da “yumuşak güç” kavramını kendi disiplini açısından değerlendirdi. O’nun da dile getirdiği gibi bu konuya ilişkin soruların yanıtları, sadece medyaya, Madonna’ya referans verilerek açıklanamayacak kadar derinliklerde aranmalı. NPQ Türkiye yerli ve yabancı makaleleriyle bunu yapmaya çalıştı. Derinlikli yanıtları “derin bir İstanbullu” olan Selim İleri’nin o özlü saptamasında da; “Ulusal tarihimizde dünya kamuoyu ABD’ye hiç bu kadar düşman olmamıştı” diyerek günah çıkaran Brzezinski’nin cümlelerinde de bulabiliriz. ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU, Yayın Yönetmeni

 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:34 | 0 fav | etiket:  

 

Dünyanın 'Son Kullanma Tarihi' Ne Zaman

mülkiyetimizdeymiş gibi sahip çikmamız gereken tek şey belki de kültürümüzdür. doğanın “son kullanma tarihi”ni, 50 yıl sonradan, olması gerektiği gibi, bilemediğimiz bir tarihe taşıyacak olan ve günü geldiğinde eşyayı gerçek sahibi olan doğaya geri vermek üzere ödünç alan o kültür...
Doğal kaynaklar üzerindeki rekabet şiddetlendikçe ve çevresel koşullar artık "sürdürülemez" boyutlara vardıkça, üstüne üstlük doğanın tüm uyarılarını ördek gibi kafasını suya gömdüğü için göremeyen, sistemin yoldan çıkardığı çılgın bir tüketici kitlesinin aymazlığı üzerimize kirli bir bulut gibi çöktükce az sayıda da olsa çözüm önerisi getirenlere daha da çok dikkat etmek gerekiyor. Gorbacov’un savı olan "Küresel enerji perestroykası"ndan "milyonlarca ağaç dikilmeli" diyenlere, bir kararnameyle kurşunlu benzini bir yılda kaldıran ve tüm ülkede ağaç kesimini bir kararnameyle bir günde durduran Çin’e, çevrenin bozulmasından etkilenen insanların doğal kaynakları sorumlu bir biçimde yönetebilecekleri "demokratik bir mekân" öneren NPQ yazarlarına kulak vermek gerekiyor. Yaklaşan felaketin fazlasıyla bilincinde olup, kültürel bir kararlılıkla kültürel bir dönüşüme dünyanın ihtiyaç duyduğunu en az yılda bir kez kapak konusu yaparak, düşünen dünyanın gündemine taşımaya çalışan NPQ bu sayısında da Jared Diamond’ın ve Bruce Mau’nun kitaplarından yola çıkarak başlığını atıyor: Çöküş mü yoksa büyük değişim mi? Amerika’dan gelen orijinal NPQ’yu postadan çıkar çıkmaz bir araya gelerek değerlendirdiğimiz Halit Refiğ için bu sayı önceki sayılardan biraz daha "özel" olmalı. Çünkü derginin kapak konusunu belirleyen Jared Diamond’ın "Collapse – How Societies Choose to Fail or Succeed / Çöküş – Toplumlar Başarı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer" adlı kitabını, dergiyle neredeyse eşzamanlı olarak okuma şansına sahip oldu. Bu nedenle kurtuluşu "ormanların kurtuluşu"nda gören ve bu tezini kitabında temellendiren Jared Diamond’la Nathan Gardels’ın söyleşisini okumadan önce onun kapıya dayanan "!çöküş" üzerine yazdığı makaleyi okumanızı öneririm. ÇEVREYE KARŞI DUYARLILIĞIN NEDENİ KORKUDUR I "Çöküş" üzerine bu sayıda yer alan yazı ve tartışmalar ne kadar karamsarsa Bruce Mau ve Tanay Sıdkı Uyar ile yapılan söyleşiler de bir o kadar umut verici. Peki ama merkezi ABD olan NPQ dergisi çevreye neden bu kadar duyarlı? Özellikle Amerika’da kendini gösteren bu duyarlılığın nedeni yayın kurulu üyemiz Umur Talu’nun da dikkat çektiği gibi "korku"dan başka bir şey değil elbette. "Küreselleşmenin sahibini ısırdığı" ve herkesin elini yüzünü yıkayıp arınmaya çalıştığı bir zaman diliminde Batı’nın itirafçı ruhu, merceği kendi üzerine tutup kendi kendini sorgularken dergimizin yayın kurulu üyeleri de mutasyona uğraya uğraya nihayet sanal bir dev haline gelen ve belki de bu nedenle insanlığın görüş alanının dışına taşan sistemin özüne, Türkiye’den bakmaya çalıştılar. "Çöküş"e giden süreçlerde bariyer görevi görmüş örneklerden biri olan 17’nci yüzyıl Japonya’sında ormanlarını insandan korumayı başaran Tokugawa şogunları ve yine aynı süreçte yerini alan ve tüm doğayı "canlı" kabul ettiği için taşlar için "nâtık" sıfatını kullanan büyük sufi Şeyh-i Ekber İbn Arabi de bu tartışmalı toplantıda verilen Doğu’dan gelen iki örnekti. 12 Mayıs’ta yitirdiğimiz değerli felsefecimiz Selahattin Hilav’ın Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Şark ile Garp Arasında Görülen Esaslı Farklar" adlı yazısından hareketle yaptığı şu saptamaları aktarmanın tam da bu noktada anlamlı olacağını zannediyorum. ‘Yazar iki medeniyet arasındaki genel ve temel farkı, bizde eskiden beri yapıldığı gibi zihniyetin özdeş olmayışına, Doğu’nun tembelliğine ve boyun eğişine; Batı’nın çalışkanlığına ve atılganlığına bağlamıyor. (...) Yazar, Batı ile Doğu arasındaki farkı, insanın dış dünya karşısındaki tavrı ve faaliyeti; bu dünyayı değişikliğe uğratış tarzı açısından yani maddi (ekonomik) ilişkiler açısından ele alıyor. ‘Eşyaya tasarruf ediş’ (bu sözü kullanan Tanpınar'dır) tarzının, bu iki medeniyet arasındaki farkı açıkladığını söylüyor. Tanpınar'a göre, denebilir ki, Şark eşyaya ancak umumi şekilde tasarruf eder. Hatta bazan onu tabiattan sanki ödünç alır." Diğer yandan "Çöküş" kitabının yazarı Jared Diamond’un röportajından da şu cümleleri alıntılamam gerekiyor: "Kitabımı değerlendiren biri şöyle demişti: ‘Diamond, bu sorunu ele almak için 13.000 yıllık bir tarihe bakıyor ama çözüm zamanının geçmekte olduğunu anlatmak için yalnızca birkaç on yıl ilerisini işaret ediyor. Bizler de geleceğe bakarken Diamond’ın geçmişe bakarken sergilediği uzak görüşlülüğü sergileyebilsek, başka galaksileri kolonize edebilirdik." Burada, teknolojiye ilişkin yanlış bir inanç var. Eğer önümüzdeki elli yılda sağ salim çıkabilmenin bir yolunu bulamazsak, galaksileri kolonize etmek gibi bir seçeneğimiz olamayacak." Galaksileri kolonize etmeyi düşünenler ve mülkiyet duygusu eşyayı doğadan ödünç alacak kadar naif ve bir o kadar da az-gelişmiş, hatta hiç-gelişmiş olanlar... İçinde yaşadığı ülke nedeniyle galaksilere yapışacak kadar güçlü bir mülkiyet duygusuyla hiç mi hiç tanışmadığını düşündüğüm Kenya Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı Danışmanı Wangari Maathai’nin makalesinin tamamını mutlaka okumanızı öneririm. Diyor ki: "...sömürgeleştirmeden önce, Kenya dağı, onu yakından ya da uzaktan gören tüm cemaatler tarafından Yaradan’ın evi olarak kabul edilir, kutsanırdı. İçtikleri su bu dağdan doğar ve akarsulara, ırmaklara karışırdı. Sömürgeciler Hıristiyanlığı getirdiklerinde, artık dağ değil, yukarıdaki cennet önemli hale gelir oldu. Artık dağa saygı duyulmadığı için, kimse onu korumadı da. Ağaç örtüsü sömürüldü. Kaynak suyu gözle görülür derecede kurudu. Yamaçlarındaki biyolojik çeşitlilik öyle hasar gördü ki, Kenya dağı bugün UNESCO tarafından, türlerin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir "tehlike bölgesi" ilan edilmiş durumda. İnsanlar kültürlerinden koparılırsa böyle olur. Kendi felaketlerini hazırlar duruma düşerler." Mülkiyetimizdeymiş gibi sahip çıkmamız gereken tek şey belki de kültürümüzdür. Doğanın "son kullanma tarihi"ni, 50 yıl sonradan, olması gerektiği gibi, bilemediğimiz bir tarihe taşıyacak olan ve günü geldiğinde eşyayı gerçek sahibi olan dağaya geri vermek üzere ödünç alan o kültür... ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU, Yayın Yönetmeni

 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:33 | 0 fav | etiket:  

 

Taraf Tutarken Dürüst Kalabilmek

Dünyada olup bitenleri izleyebilmenin pek çok yolu ve aracı var. Npq dergisi bu araçlardan biri mi? Değil. “tartışma ve sağduyuya hizmet eden bir dergi” olduğundan “yeni dünyanın tarihçesini tuttuğu”na kadar pek çok özelliği bir arada taşıdığı ifade edilen npq'nun “yerli editörlerden biri gözüyle neyi temsil ettiği” yolundaki kendi sorumu şöyle yanıtlamak isterim: “npq, içinde yaşadığı toplumla da, dünyayla da sorunları olan, aklın ortak ufuklarında gezinme ihtiyacını duyan insanların, uluslaraşırı koordinatlardan ve dünyanın tüm yalanlarıyla tüm gerçeklerinin içinden bazen çarpışarak bazen buluşarak geçen pek çok ideolojik yansımayı bir arada bulabilme şansıdır.”

Yoksulluğun da servetin de katlanarak arttığı bir dünyada sergilenen ve mümkün olabilecek tüm enerji ve kapasiteyle sürdürülen iktidar savaşlarının Los Angeles'ten Kuala Lumpur'a, Londra'dan Tokyo'ya kadar pek çok yerde nasıl yorumlandığını “sezebilmek”... NPQ işte bunu mümkün kılabiliyor. Hatta bazı makalelerinde ideolojik arka planı “sezmek”ten öteye, açık açık okuyabiliyorsunuz. 11 Eylül sonrasında orijinal NPQ'da yayımlanan pek çok öfkeli ve giderek Amerikan yanlısı olduğunu gizleme gereğini bile duymayan imza sahiplerinin “hayata saygı duymak ve zarar vermemek” olarak özetlenebilecek temel bir ahlaki kaygıyı da yok sayarak niçin Irak'a saldırılması gerektiğinin bahanelerini “açık açık” yazdıkları belleklerdedir. Petrol fiyatlarının yükseltilmesinden savaşa kadar akla gelebilecek siyasi kararların her birinin “dünyanın, insan için”, “insanın da insan için” taşıdığı anlamları nasıl etkileyebildiğini yüzeyden derine doğru katmanlarıyla makalelerinde gösterebilen nice özgün imza sahibinin de bu dergiye yazdığını ya da röportaj verdiğini düşünecek olursak, NPQ dergisinin, yerelden hareketle dünyaya açılan gündemleri çeşitli merceklerden yansıtan farklı bir dünya kaleydeskopu oluşturabildiğini ve bunu yaparken de kendi gündemini yaratma başarısı gösterdiğini söyleyebiliriz. Bir başka deyişle dünyanın ideolojik olarak özümlenişinin renklerini yansıtan bir kaleydeskop...

TARAFSIZLIK ÖLDÜ AMA VİCDAN YAŞIYOR | Artık biliyoruz, her şey ölür ama ideolojiler ölmez... İdeolojinin olmadığı soluk alınacak bir dünya parçası da yoktur ve dünyanın çeşitli yerlerinde soluk alan tüm insanlar adına düşünen herkes, ideolojik aygıtlar evrenindeki tüm kuşatmaların “tarafsızlık” diskurunu korumayı başaramadığını ve bu kavramın artık tüm payandalarını yitirdiğini görüyor, anlıyor ve biliyor. Buna karşılık küreselleşme sonrasındaki kültürel arka planın dayattığı sığlığa ve tehlikeye karşı insanlığın “vicdan”ın sesine kulak vermeye devam ettiğini de biliyor.

Ve yine hepimiz biliyoruz ki insanın bilme faaliyetiyle değerlendirme faaliyeti arasında çok yakın bir ilişki var. Akılla vicdan arasındaki bu ilişki de, insan bilincinin “bilimsel doğrultusu” ile “değersel doğrultusu” arasındaki paralel yolların diyalektik bir biçimde buluşup ayrışmasından başka bir şey değil. Akılla vicdanın at başı gitmediği zamanlarda değerlerin nasıl yönlendirilmek istendiğine ve sonuçlarına hepimiz tanığız. NPQ ortadan kaldırılamayan vicdanın aklı olabilecek pek çok düşünce merkezlerinden, platformlarından biri midir? Temel soru budur.

“AMERİKA'NIN SESİ” OLMAYAN AMERİKALI | “Dürüst kalarak taraf tutabilen” pek çok düşünce adamının derinlikli ve özgün yazılarını yayınlayabilmek... NPQ Türkiye, “dürüst kalarak taraf tutan” farklı düşüncelerin dünyasında gezinen orijinal NPQ'daki makaleleri yayınlamaya devam ederken, bu dünyaya ülkemizden de katkılar getiriyor. Yılda bir kez yayınladığımız “özel sayı”larla da, ülkemizin ortak aklın ufuklarında gezinen ve her daim düşünen insanlarının önceden belirlenmiş bir tema hakkındaki bakış açılarını sizlere yansıtmaya çalışıyoruz. Bu kez özellikle 11 Eylül sonrasında “hiç dizginlenmemiş serbest ticarete ve serbest ticaret akışına dayalı tek küresel ekonomik sistem” olma yolundaki Amerika Birleşik Devletleri'nin ikliminde var olmaya çalışıp, yeni şekillenen dünyayı vicdanının sesini hiç ihmal etmeden anlamaya çalışan ve bununla yetinmeyerek “tarihçesi”ni tutmaya çalışan özgün bir dergiyi, NPQ'yu sorgulayarak işe başladık.

Yazarlarımızla abonelerimizi Boğaziçi Üniversitesi'nin mekânında bir araya getirerek konuştuk, tartıştık ve bu özel sayıyı hep birlikte hazırladık...

“EŞYAYI TABİATTAN ÖDÜNÇ ALANLAR” | Yayın Danışmanımız Halit Refiğ, özellikle NPQ dergisinin ruhunu tanıma konusunda aramızdaki en yetkin kişi olarak, Nathan Gardels'ın “içinden çıktığı toplumun ortak günahlarını itirafta bir temsilci olduğu” saptamasını yapıyor. Belki de tam da bu günah çıkarma noktasında “dürüstlük”, “vicdan” ve “tarafsızlık” üçlemesine bir kez daha dikkat çekmekte yarar var. İki apayrı dünya olan Doğu ve Batı arasında “ortak olan ne var?” sorusu sorulduğunda verilecek çok fazla örnek bulunduğunu söyleyemeyiz. Ortak ve ayrı özelliklere bakıldığında gerekli olan temel ölçütlerden birinin “mülkiyet” olduğunu unutmayalım. Her türlü iktidar savaşının ve savaşlarının özünü oluşturan “mülkiyet” kavramının Doğu ve Batı'yı şekillendirme gücü üzerine düşündüğümüz zaman, bu konu üzerinde çok fazla kafa yormuş ve çok önemli saptamalar yapmış Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dünyasına bakmadan geçilebilir mi? “Eşyaya tasarruf ediş” tarzının Doğu ile Batı arasındaki farkı çok iyi açıkladığını söyleyen Tanpınar'ın şu cümlesini anımsatmak isterim: “Denebilir ki, Şark eşyaya ancak umumî şekilde tasarruf eder. Hattâ bazan onu tabiattan sanki ödünç alır.”

İşte, Tanpınar'ın muhteşem bir biçimde ortaya koyduğu “eşyayı tabiattan ödünç alanlar”la, hiç ölmeyecekmiş gibi “eşyaya yapışanlar” arasındaki cehennemi uzlaşmazlık, hayatın pek çok alanına binlerce farklı rengi serpiştirmeyecek midir? İki büyük dünyanın “resimde perspektif” konusundaki temel farklı yaklaşımını düşünelim. Bir çerçevenin içini hangi algılamayla doldurduğumuz ve bu algılamayla biçim verdiğimiz tüm anlama ve anlamlandırmalar, iki ayrı dünyayı farklı biçimlerde ifade etmenin nedenleri arasındadır. İnsan ruhunun bilgisi de, toplum bilgisi de bu anlama ve anlamlandırmalarla oluşacak ve iki ayrı dünya tablosunun değerler sistemini farklı yansımalarla aydınlatacak ya da karartacaktır.

Gölgeli boşluklar arasında iki dünyayı buluşturmaya yarayacak kavramları aramak için, günahlarını itiraf etme cesaretini gösterenlerle, tüm dünyayı mülkiyetlerinin altına almaya çalışanlara karşı koyma cesaretini gösterenler arasındaki anlaşma zeminine bakmak gerekebilir. NPQ işte bu zeminin üzerinde durmaya çalışan ve “derinlikli düşünen, yazan, dürüst ve taraflı” insanların ortak ufku olma yolundaki tüm çabaların çok küçük ama anlamlı bir ifadesi olabilecek midir? Aklın ve vicdanın ortak ufuklarında özgün ve derinlikli düşüncelerin izini sürebilecek midir? Dileğimiz ve çabamız bu yöndedir.

ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU, Yayın Yönetmeni

http://rapidshare.com/files/173286670/30-11-2008-sosyal_yard__305_mlar_sosyalguevenlik_pirimsiz_oedemeler.doc

| 76 KB



 
Dec
08
    

 

DÜNYAYI ANLAYABİLMEK VE TARİHÇESİNİ TUTMAK

Bencil Toplumlarda Entellektüellerin Rolü

NPQ’yu NPQ yapan, gerçekten, orijinal NPQ’dur ve ondan sonra Ali Saydam’ın altı yıldan beri bu işe verdiği emektir. Ve başından itibaren, yayın kurulunda değişmeden görev üstlenen Halit Refiğ; sonra, Kesişim’deki arkadaşlarla birlikte, bunu inançla devam ettiren Ülkü Karaosmanoğlu; çeşitli araştırmalarda NPQ’ya katkıda bulunan değerli yazar arkadaşlar, bu sürecin noktalanmamasını ve altı yılı bulmasını sağlayan kişiler oldular. Onların dile getirdiği teşekkürün daha fazlasını huzurunuzda ben onlara yöneltmek istiyorum.

MEHMET KENAN TEKDAĞ, NPQ YAYIN DANIŞMANI.

Anlamlı bir toplantı oldu. NPQ'yu NPQ yapan, gerçekten, orijinal NPQ'dur ve ondan sonra Ali Saydam'ın altı yıldan beri bu işe verdiği emektir. Ve başından itibaren, yayın kurulunda değişmeden görev üstlenen Halit Refiğ; sonra, Kesişim'deki arkadaşlarla birlikte, bunu inançla devam ettiren Ülkü Karaosmanoğlu; çeşitli araştırmalarda NPQ'ya katkıda bulunan değerli yazar arkadaşlar, bu sürecin noktalanmamasını ve altı yılı bulmasını sağlayan kişiler oldular. Onların dile getirdiği teşekkürün daha fazlasını huzurunuzda ben onlara yöneltmek istiyorum.

Başta da dediğim gibi, NPQ'nun, Carlos Fuentes'in deyişiyle “dünya entelektüellerinin buluştuğu bir merkez” olma tanımına yönelik birkaç söz söylemek isterim.

Eğer NPQ Türkiye, orijinal NPQ'ya yönelik bu tanım paralelinde, Türkiye'deki entelektüelleri bir araya getiren bir merkezse, o halde, dergimizin rolü ne olmalıdır? NPQ'da, nasıl ki yazıların orijinal, yeni ve özgün olması gerekiyorsa, buradaki konuşmaların da öyle olması gerekiyor; ki bu da çok zor. Çünkü gerçekten, daha önceki arkadaşların da belirttiği gibi, “gök kubbe altında söylenmemiş söz yok”, eğer bir sözün daha iyisini önceden başkası söylemişse, onu tekrar etmekte de bir sakınca yok. Şimdi Nathan Gardels, bunun en güzelini ifade etmiş. Müsaadenizle ben burada onu tekrarlayarak, toplantıyı kapatayım.

Şöyle diyor Nathan Gardels:

“İdeoloji sonrası çağın bencil toplumlarında, entelektüellerin yeni rolü, söylenmeyeni söylemek, gösterilmeyeni göstermek; gerçekliğin, hasılat rekoru kırması beklenen filmlerde kendine yer bulamayabilecek ya da TV ekranına sıkıştırılamayacak olan parçası üzerine konuşmaktır. Bir başka deyişle, günümüzde entelektüellerin acil rolü, küçük ekranın, eğlence ve tüketici kaygılarının sansürünü yarıp geçmektir. Bahçesinin ötesinde koca bir dünya olduğunu yok sayacak kadar özgür olanları ya da olduklarını sananları uyarmaktır.”

Burada, NPQ'ya katkısı olan tüm arkadaşların bu bilinç içinde olduğuna inanıyorum. Hepinize katıldığınız için teşekkür ediyorum. Burada NPQ hakkında söylenen güzel sözlerin bize destek mesajı olduğunu değerlendiriyorum. Bundan sonra daha iyi NPQ'larda buluşmak üzere.



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:31 | 0 fav | etiket:  

 

 

Çöküş Kapıya Dayandı

İnsanlığın ve bütün can varlığının karanlık bir dönemece girdiği gerçeği ilk defa 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen, “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda dünya kamuoyuna açıklanmıştı. Bu zirveden sonra, varlıklı ülkelerdeki çılgın tüketimin yanı sıra, yoksul nüfusun önlenemeyen artışı, bunun ortaya çıkardığı doğal dengesizlikler, endüstriyel atıkların yol açtığı çevre kirlenmesi, fosil yakıtların sera etkisi, ısının artması, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, yaşanabilir ve ekilebilir alanların sular altında kalması ve ormanların tahrip olmasıyla iklim değişmeleri, can varlığının tedricen yok olması gibi korkutucu konular Rio’dan beri gündemden düşmez oldu. (...) Amerika bu toplantılara katılmadığı gibi, alınan kararlara uymayacağını da açıkça bildirdi.
Diamond, çöküş sürecinde bulunan dünyanın kurtuluş umudunun ormanların korunmasına bağlı olduğunu örneklerle anlatmaya çalışıyor. Verdiği başarısızlık örneği Mayalar Amerika’da; başarı örneği Japonya ise Asya’da. Özetlersek umudun kaynağı Amerika’da değil Asya’da. Amerika ancak, Montana örneğinde olduğu gibi, Asya’nın ormanı koruma geleneklerini benimseyebildiği ölçüde kurtulma şansına sahip. (…) Görülüyor ki, Amerika’da günün konusu olan “çöküş”e karşı orman bilinci ve ağaçlandırma eylemi, Jared Diamond’un kitabından ve NPQ’nun bu konuyu işlemesinden çok daha önce Türkiye’de zaten uygulanır durumdaydı. Kendimizi hiç de çok geride kalmış saymayalım. Parayı temel değer haline getiren kapitalist ekonomik sistemin karşısında doğanın hali nicedir? Bu sadece Amerika’nın değil dünyanın sorunu. Daha da korkutucu olan büyük bir ekonomik gelişme gerçekleştiren Çin’in Amerika’nın yaşam seviyesine yetişmeye çalışması. Dünyadaki doğal kaynakların bunu karşılamaya yetmeyeceği, bilgi çağını yakalamış her topluluğun görebildiği bir tehlike. Bu durumda dünyanın toptan bir “çöküş” sürecine girdiği söylenebilir mi? Evet, Diamond böyle bir tehlikenin çok ciddi olduğunu ifade ediyor.Diamond’a göre çöküşün baş sorumlusu Amerika için kurtuluş modeli Montana’da. Montana Amerika’nın en yoğun orman bölgesi. (...) Çin için kurtuluş umudu ise, Diamond’a göre, sıkı toplumsal disipline dayanan Konfüçyen geleneklerde. NPQ/Türkiye’nin bazı sayılarına yazılarıyla katkıda bulunan Amerikalı emekli diplomat dostum David Grimland geçenlerde İstanbul’u ziyareti sırasında bana çok ilgi çekici bir kitap getirmişti. Jared Diamond’un Amerika’da yeni yayınlanan “Collapse – How Societies Choose to Fail or Succeed / Çöküş – Toplumlar Başarı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer?” adlı kitabının çok ilgi uyandırdığını söylüyor, okumamı tavsiye ediyordu. Derken NPQ’nun son sayısı geldi. Büyük bir bölümü bu kitabın ileri sürdüğü görüşlere ayrılmış, Nathan Gardels de yazar Jared Diamond ile geniş kapsamlı bir konuşma yapmış. Gerçekten de hem Jared Diamond’un kitabı, hem de NPQ’nun son sayısı, Amerika’nın da, dünyanın da son derece ciddi bir dönemeçte olduğunu ortaya koyuyor. “Çöküş mü Yoksa Büyük Değişim mi?” ana konu başlığı da zaten bu durumu açıkça ifade etmekte. İnsanlığın ve bütün can varlığının karanlık bir dönemece girdiği gerçeği ilk defa 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen, “Yeryüzü Zirvesi” olarak kabul edilen, en üst seviyede ve en geniş katılımlı “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda dünya kamuoyuna açıklanmıştı. Bu zirveden sonra, varlıklı ülkelerdeki çılgın tüketimin yanı sıra, yoksul nüfusun önlenemeyen artışı, bunun ortaya çıkardığı doğal dengesizlikler, endüstriyel atıkların yol açtığı çevre kirlenmesi, fosil yakıtların sera etkisi, ısının artması, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, yaşanabilir ve ekilebilir alanların sular altında kalması ve ormanların tahrip olmasıyla iklim değişmeleri, can varlığının tedricen yok olması gibi korkutucu konular Rio’dan beri gündemden düşmez oldu. Yeryüzünün ve insanlığın içinde bulunduğu hayati sorunlar, Rio’dan sonra Kahire, Kyoto ve Johannesburg’da yapılan toplantılarda da tartışıldı. Fakat Amerika bu toplantılara katılmadığı gibi, alınan kararlara uymayacağını da açıkça bildirdi. Böylece dünyanın saplanıp kaldığı karanlık geleceğin, tek değilse de başlıca sorumlusunun Amerika olduğu iyice ortaya çıktı. Jared Diamond kitabında insanlığın “çöküş” tehlikesiyle ilk defa bugün karşılaşmadığına, tarihte de bunun benzerleri olduğuna, yok olmaktan kurtulamayan bazı toplumların yanı sıra kurtulmayı başaranların da bulunduğuna işaret ediyor. Geçmişten örneklerle, “çöküş” tehdidini aşmanın insanlığın kendi elinde olduğunu anlatıyor. Diamond’a göre toplumların kaderini tayin eden temel etken ormanlar. Yeryüzü ormanlarının yarısından fazlası kötü kullanımlar yüzünden bugün yok olmuş durumda. Bu gidişle gelecek 50 yıl içinde kalan ormanların da en az yarısının tahrip olma ihtimali yüksek. Geçmişte birçok toplum ormanları yok ettikleri için çöküp kaybolmuşlar. Çöküşün en tipik örneklerinden biri Meksika’daki Maya medeniyeti. Meğerse Mayalar ormanları tahrip ettikleri için istilacı İspanyollara karşı koyamamışlar. Ruanda’da Hutular ile Tutsilerin kapışmasına ve bir milyondan fazla Afrikalının ölümüne yol açan da, beslenmesi imkânsız hale gelen nüfus artışı, kabilelere Batı’dan sağlanan silahlar değil, orman kesimi, erozyon ile ekilebilir toprakların kaybı imiş. Eski Mezopotamya ve Ege uygarlıkları da benzer sebeblerden çöküp gitmişler. Buna karşılık hep tehlikeli bölgelere komşu olan Anadolu toprakları ise felaketin kıyıcığından sıyrılmayı becerebilmiş. Diamond Anadolu’da başlayan tarım uygarlıklarının Yunanistan yoluyla Avrupa’ya geçtiğini, bu sayede Avrupalıların, eski Vikingler gibi ormanlarını kesmeden, varlıklarını sürdürebilmeyi öğrendiklerini yazıyor. Diamond’a göre ormanlarını koruyarak yaşamını sağlayan toplumların en başarılı örneği Japonya. Tokugawa hanedanının 1697 yılında “Nogyo zensho” adıyla çıkardığı toprak kanunları orman tahribine kesin yasaklar getirmiş. Çağımızın en önemli Japon düşünürü saydığım Takeshi Umehara’nın “Japon uygarlığı orman uygarlığıdır” demesi boşuna değil. Bu yüzden çok büyük nüfus yoğunluğuna sahip Japon adalarının yüzölçümlerinin %70’ten fazlası ormanla kaplı. (Bu arada onu da işaret edelim, Japonya’nın ağaç ihtiyacını karşıladığı Filipinler ve Endonezya adaları ciddi doğal felaketlerle karşı karşıya.) Diamond geçmişteki eşzamanlı başarısız Maya örneği ile başarılı Japon örneklerinden sonra günümüzdeki durumu ele alıyor. Tabii sorunun ağırlık merkezi Amerika. Parayı temel değer haline getiren kapitalist ekonomik sistemin karşısında doğanın hali nicedir? Bu sadece Amerika’nın değil dünyanın sorunu. Daha da korkutucu olan büyük bir ekonomik gelişme gerçekleştiren Çin’in Amerika’nın yaşam seviyesine yetişmeye çalışması. Dünyadaki doğal kaynakların bunu karşılamaya yetmeyeceği, bilgi çağını yakalamış her topluluğun görebildiği bir tehlike. Bu durumda dünyanın toptan bir “çöküş” sürecine girdiği söylenebilir mi? DÜNYA TOPTAN BİR ÇÖKÜŞ SÜRECİNE Mİ GİRDİ? l Evet, Diamond böyle bir tehlikenin çok ciddi olduğunu ifade ediyor. Ama geçmişten alınacak derslerle bu tehdidin üstesinden gelinebileceği umudunu da taşıyor. Diamond’a göre çöküşün baş sorumlusu Amerika için kurtuluş modeli Montana’da. Montana Amerika’nın en yoğun orman bölgesi. Aynı zamanda zengin yeraltı kaynaklarına da sahip. Bu yeraltı kaynaklarını değerlendirmek isterken büyük bir orman tahribi ve çevre kirlenmesine yol açan madencilere karşı, Montanalı çiftçiler bir mücadele başlatmış. Montanalı çiftçiler doğanın paraya karşı bu mücadelesini kazandıkları takdirde, Amerika için bir kurtuluş modeli oluşturabilirlermiş. (Bizim David Grimland de Montana’da yaşıyor. Diamond’un kitabına ilgi duymaması imkânsız.) Amerika’nın refah seviyesini yakalamaya çalışıp, kendi ülkesinde ürkütücü çevre kirlenmesine yol açan Çin için kurtuluş umudu ise, Diamond’a göre, sıkı toplumsal disipline dayanan Konfüçyen geleneklerde. Merkezi devletin çıkaracağı bazı kanunlar ile Çin halkının ekonomik yarışmadan, yaşanan çevrenin korunması seferberliğine geçebileceğini söylüyor. Çinlilerin bu tarihi disiplin geleneği içinde, doğum kontrolü yoluyla nüfus artışını örnek bir biçimde önlemeyi başardıklarını hatırlarsak, akıllarını başlarına topladıklarında, bu tehlikenin de üstesinden gelebilmeleri hiç de imkânsız sayılmamalı. Diamond Hindistan’ın da geleneksel yapısıyla ilgili önemli tespitler yapıyor. Hindistan’ın toplumsal yapılanmasında “kast sistemi” varlığını korumakta. Ayrı kasta, yani sınıfa ya da zümreye bağlı topluluklar aralarında evlilik yapmıyorlar, birbirlerine karışmıyorlar. Ama çok önemli bir ortak noktaları var. O da ellerindeki kaynakları çocuklarına devretmeyi bir zorunluluk olarak kabul etmeleri. Bu da Hint toplumunun genelinde, tarihi yaşam şartlarından kaynaklanan doğal bir çevre korumacılığı geleneğine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç itibariyle Diamond çöküş sürecinde bulunan dünyanın kurtuluş umudunun ormanların korunmasına bağlı olduğunu örneklerle anlatmaya çalışıyor. Verdiği başarısızlık örneği Mayalar Amerika’da; başarı örneği Japonya ise Asya’da. Özetlersek umudun kaynağı Amerika’da değil Asya’da. Amerika ancak, Montana örneğinde olduğu gibi, Asya’nın ormanı koruma geleneklerini benimseyebildiği ölçüde kurtulma şansına sahip. Bu durumda Türkiye’nin yeri nerde derseniz, Diamond’a göre Türkiye’nin kendisi ormanları açısından çok ciddi bir tehdit karşısında değilse de, dünyanın en önemli kriz merkezinin, yani Irak’ın yanı başında. Bundan etkilenmemesi düşünülemez. Türkiye’nin elindeki su kaynakları da komşularının husumetini çekmekte. Tesadüfe bakın ki, “Collapse/Çöküş” adlı kitap yüzünden Türkiye’nin çevre ve orman meseleleri üzerine düşünmeye takılmışken, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’den bir davet aldım. Bazı sinemacıları orman konusunda uyarmak için, Maslak Parkorman’da bir toplantı düzenlemiş. Bu toplantıda bir araya geldiğimizde ona Jared Diamond’un kitabından söz ettim. Sayın Bakan Pepe’nin de Türkiye ormanları hakkında söyledikleri Diamond’un görüşlerini doğrulamaktaydı. Çok ciddi ve kasıtlı orman yangınlarına rağmen, geniş bir ağaçlandırma faaliyeti sayesinde orman alanları bir ölçüde sürdürülebiliyordu. Gerçekten de ÇEKÜL ve TEMA gibi kuruluşlar düşünüldüğünde, ağaçlandırma bilincinin Türkiye’de Rio öncesi var olduğu görülebilir. Sayın Bakan Pepe sinemacıları işledikleri konularda orman bilinci vermeye davet ettiğinde, ben büyük ustamız Lütfi Akad’ın 1964 yılında yaptığı “Tanrının Bağışı Orman” adlı belgeseli hatırlattım. Benim gördüklerim arasında ve bildiğim kadarınca, Lütfi Akad’ın bu belgeseli ormanın toplumların yaşamındaki önemini çok çarpıcı bir ifadeyle görüntüleyen ilk filmdi. Akad’dan önce doğa üzerine yapılan belgesellerin en ünlüleri Walt Disney grubunun 1954 yılında yaptığı “Living Desert/Yaşayan Çöl” ile Jacques Yves Cousteau’nun l963 yılında yaptığı, okyanus derinliklerindeki yaşamı anlatan “Le Monde du Silence/Sessiz Dünya” adlı filmlerdi. Yani Türk sinemasında orman bilinci Batı sinemasının çok öncesinde meydana gelmişti. Kurosawa’nın Japon sinemasını dünyaya açan “Rashomon” adlı filmi, çok anlamlı olarak, ormanda geçen bir konuyu anlatmaktaydı. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe ile daha önce de bir yakınlaşmamız olmuştu. 2003 yılında Burgazada’daki feci orman yangınından sonra girişilen yeniden ağaçlandırmada, kendisinin daveti üzerine ilk fidanları birlikte dikmiştik. Ona bir haberim daha oldu. Bir hafta önce Sapanca ve Adalar kaymakamlıklarının işbirliğiyle, bizim Sapanca’daki evimizin bahçesinden alınan 100 kadar kestane fidanı, Sapanca bahçelerinden başka fidanların da eklenmesiyle Burgazada’ya dikilmişti. Bu ağaçlandırma eyleminde Sapanca Kaymakamı Hasan Duruer’in en yakın yardımcısı, NPQ/Türkiye’nin Sapancalı abone okurlarından Mustafa Bilgin idi. Görülüyor ki, Amerika’da günün konusu olan “çöküş”e karşı orman bilinci ve ağaçlandırma eylemi, Jared Diamond’un kitabından ve NPQ’nun bu konuyu işlemesinden çok daha önce Türkiye’de zaten uygulanır durumdaydı. Kendimizi hiç de çok geride kalmış saymayalım

 



 
Dec
08
    

 

Tokugawa Shogun'ları Tüketici Demokrasisine Karşı

Sorun şu ki, tüm çöküşler birbiriyle bağlantılıdır. İstilacı türler ya da zehirli atıklar gibi sorunları çözüp de temiz su kaynağı kıtlığına çözüm getiremediğimizde, çöküş süreci devam eder. Tüm bu güçlüklerin üzerine aynı anda gidilmeli çünkü hepsi birlikte bizi sürdürülemez bir sürece doğru sürüklüyorlar. Şimdiki gibi devam ederse, dünyanın tropik yağmur ormanları -Kongo ve Amazon havzalarındakileri saymazsak- önümüzdeki on yıl içinde tamamen yok olacak. Filipinler’de ve Solomon adalarındakiler, önümüzdeki beş yıl içinde tükenecekler. (...) Tarihte, ormansızlaşmanın insanları yoksullaştırdığını ve çatışmaya yol açtığını görüyoruz. Buna yeniden tanık olacağız.
Yeryüzündeki temiz suların yüzde 70’i daha şimdiden içme, endüstri ve tarım için insanlar tarafından kullanılıyor. Kalan yüzde 30 ise İzlanda ve Kuzeybatı Avustralya gibi ulaşılması zor yerlerde. Bu kalan yüzde 30’u da kullandığımızda ne olacak? Deniz suyu arıtılamaz mı? Tamam, arıtılabilir ama gereken tesisleri işletmek için fosil yakıt gerekecek ve bu da başka sorunlara yol açacak. Daha şimdiden su yüzünden savaşın eşiğine gelen ülkeleri görüyoruz: örneğin Türkiye ile Suriye ya da Macaristan ile Çek Cumhuriyeti gibi. Su, yüzyıllar değil, on yıllar içinde patlayacak zaman ayarlı bir bombadır. Çinliler ve Meksikalılar, ayrıca başka halklar da, ABD’nin yaşam tarzına heves duyuyorlar; bu yaşam tarzı çok kötü bir örnek. Üçüncü Dünya’nın yaşam ölçütlerindeki yükselişle ya da Üçüncü Dünya’dan insanların Birinci Dünya’ya göç edip Birinci Dünya’nın yaşam ölçütlerine uyum sağlamalarıyla birlikte, çevre üzerindeki toplam insan etkisinin artması en büyük sorun. Çin’in karşılaştığı sonuçlar çok canlı. Daha şimdiden arabaların her yeri kaplamasına, hava niteliğinin berbat boyutlara gerilemesine tanıklık ediyoruz. Çin’de balık yerseniz işiniz Tanrı’ya kalmış çünkü zehirlilik düzeyi çok yüksek. Gene de Çin, kökten çözümler arayan bir tarihe sahip olduğu için umut verici bir vaka. Bu kökten çözümlerden Büyük Atılım ya da Kültür Devrimi yıkıcı oldu. Bazıları fantastikti. Çin’in kurşunlu benzini kaldırması bir yılını aldı. Tüm ülkede ağaç kesimi bir günde durduruldu; hükümetin bir kararnamesiyle! Teknoloji bazı durumlarda sorunu çözebilir. (...) Öte yandan, teknolojinin sorunlarımızı çözebileceğine inananlar, tarihteki kayıtları göz ardı ediyorlar. Teknoloji -örneğin arabanın bulunması- çözdüğü kadar sorun üretti. (...) Burada, teknolojiye ilişkin yanlış bir inanç var. Eğer önümüzdeki elli yılda sağ salim çıkabilmenin bir yolunu bulamazsak, galaksileri kolonize etmek gibi bir seçeneğimiz olamayacak. (...) Kitabımın başlığı Çöküş olsa da, alt başlığı “Toplumlar Başarıyı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer?” benim düşüncelerimi daha iyi ifade ediyor. Yıkıcı güçlerle çözüm güçleri arasında bir at yarışındayız. Bu, kat kat hızlanan ve sonucu bilinmeyen bir yarış. Bana öyle geliyor ki, bu yarış kapanın elinde kalır. Bildiğimden emin olduğum tek şey, sürdürülemezlik bunalımının, biz çözmeyi seçersek çözülebileceğidir. Seçmezsek, bu uygarlığımız için ölümcül ya da neredeyse ölümcül olacaktır. Savaşma şansımız var. JARED DIAMOND, “COLLAPSE: HOW SOCIETIES CHOOSE TO FAIL SUCCEED (ÇÖKÜŞ: TOPLUMLAR BAŞARI YA DA BAŞARISIZLIĞI NASIL SEÇER?)” ADLI KİTABIN YAZARI. UCLA’DA COĞRAFYA PROFESÖRÜ. BİR ÖNCEKİ KİTABI OLAN “GUNS, GERMS AND STEEL: THE FATES OF HUMAN SOCIETIES (TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK: İNSAN TOPLULUKLARININ KADERİ)” NEDENİYLE PULITZER ÖDÜLÜNE LAYIK GÖRÜLMÜŞTÜ; MC ARTHUR VAKFI ÜYESİ. NPQ YAYIN YÖNETMENİ NATHAN GARDELS İLE ŞUBAT AYININ SONLARINDA YAPTIĞI SÖYLEŞİYİ YAYIMLIYORUZ. NPQ l Uygarlıklar tarihini gözden geçirdiniz ve neden bazı uygarlıklar yok olurken bazılarının ayakta kaldığını çözümleyecek bir çerçeve çıkardınız. Geçmiş toplumların -iklim değişikliği, kendiliğinden çıkan çevresel yıkım, ticari ortaklıklarda ve düşmanlıklarda değişmeler olmak üzere- dört ortak güçlükle karşı karşıya geldiğini saptıyorsunuz ve ardından bu güçlüklere verilen yanıtların başarıya ya da yenilgiye nasıl yol açtığına bakıyorsunuz. Örneğin Mayalar’ın nasıl başarısız olduklarını ve 17. yy Tokugawa Shogun’larının nasıl başarılı olduklarını anlatıyorsunuz. Topraklarını aşırı sömüren Mayalar, topluluk üyelerinden servet emen yönetici kastın, ormanların yok olması ve toprak erozyonu gibi etkilerden tamamen yalıtılmış olması, bu yüzden de bu sorunları çözmek üzere harekete geçememesi yüzünden çöktü. 17. yy Japonya’sında Tokugawa Shogun’ları ise tam tersine, ormanların yok olmasının uzun dönemde takipçilerinin barış ve refahı için oluşturduğu tehlikeyi gördüler; böylece çiftçiler üzerinde katı düzenlemeler getirdiler, ağaçların budanması işini yönettiler ve yeni, daha hafif ve daha etkili inşaat tekniklerini teşvik ettiler. Günümüzde Japonya, gelişmiş dünyanın en sıkışık nüfusuna sahip ülkesi durumunda olsa da, topraklarının yüzde 70’i hâlâ orman. Bu veriler ışığında, günümüzün belirleyici güçlükleri nelerdir ve bugüne kadar küresel uygarlığımız (Çin, Birleşik Devletler) bu güçlüklere nasıl yaklaşıyorlar? JARED DIAMOND l Günümüzün belirleyici güçlükleri, geçmişinkilerle aynı, yalnızca birkaç yeni etken eklenmiş durumda. Çevre koşullarının kötüleşmesi -aşırı balık avlama, ormansızlaşma, istilacı türler, temiz su kaynaklarının kıtlaşması- süreci çok hızlı bir biçimde ilerliyor. Nüfus, geçmişte olduğu gibi kaynaklar üzerinde çok yoğun bir baskı oluşturuyor. Yeni etkenlerin arasında doğal değil, insanmerkezli bir olgu olan küresel iklim değişikliği de var. Zehirli atıklar, geçmişte söz konusu değilken, şimdi işin içinde. Bugün, daha kudretli, yıkıcı teknolojiyle birlikte daha fazla insanımız var. Süreç çabuk gelişiyor. Maya’nın çöküşü, 800’den 1650’ye kadar, 850 yılı buldu. Günümüz uygarlığında bu süreç çok daha fazla hızlı işleyecektir. Şili’nin doğusundaki adalarda yalıtılmışlık içinde çökme lüksü vardı. Küreselleşmeyle birlikte, çevresel yıkım riski dünya ölçeğine yayılmış durumda. NPQ l Küresel sürdürülebilirliğin karşısındaki bu güçlüklere başarılı bir biçimde yanıt verilebilecek zaman diliminin 50 yıl olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu beş on yıllık zaman dilimi içinde çöküşe uğramamak için ne yapılmalı? DIAMOND l Sorun şu ki, tüm çöküşler birbiriyle bağlantılıdır. İstilacı türler ya da zehirli atıklar gibi sorunları çözüp de temiz su kaynağı kıtlığına çözüm getiremediğimizde, çöküş süreci devam eder. Tüm bu güçlüklerin üzerine aynı anda gidilmeli çünkü hepsi birlikte bizi sürdürülemez bir sürece doğru sürüklüyorlar. Ama örneğin iki güçlüğü ele alalım: ormansızlaşma ve temiz su. Şimdiki gibi devam ederse, dünyanın tropik yağmur ormanları -Kongo ve Amazon havzalarındakileri saymazsak- önümüzdeki on yıl içinde tamamen yok olacak. Filipinler’de ve Solomon adalarındakiler, önümüzdeki beş yıl içinde tükenecekler. Bu bölgelerdeki ekonomilerin büyük çoğunluğu elbette büyük ölçüde bu ormanlara dayanıyor. Dünyanın dördüncü büyük nüfusuna sahip olan Endonezya gibi yerlerde ya da 80 milyon insanın ABD’ye sıkıca bağlanmış biçimde yaşadığı Filipinler’de iç savaşlar başladı bile; bu savaşların nedeni bir ölçüde çevresel etkenler ve kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurma istemi. Çin ile Japonya şimdiye kadar ağaç gereksinmelerinin çoğunu bu ülkelerden karşıladılar. Dahası da var: Afrika’da Gabon ya da Kamerun gibi yerleri saymıyoruz; bunlar da benzer biçimde ormansızlaşmanın eşiğinde duruyor. Tarihte, ormansızlaşmanın insanları yoksullaştırdığını ve çatışmaya yol açtığını görüyoruz. Buna yeniden tanık olacağız. Yeryüzündeki temiz suların yüzde 70’i daha şimdiden içme, endüstri ve tarım için insanlar tarafından kullanılıyor. Kalan yüzde 30 ise İzlanda ve Kuzeybatı Avustralya gibi ulaşılması zor yerlerde. Bu kalan yüzde 30’u da kullandığımızda ne olacak? Deniz suyu arıtılamaz mı? Tamam, arıtılabilir ama gereken tesisleri işletmek için fosil yakıt gerekecek ve bu da başka sorunlara yol açacak. Daha şimdiden su yüzünden savaşın eşiğine gelen ülkeleri görüyoruz: örneğin Türkiye ile Suriye ya da Macaristan ile Çek Cumhuriyeti gibi. Su, yüzyıllar değil, on yıllar içinde patlayacak zaman ayarlı bir bombadır. NPQ l Güçlüklerin vahameti göz önüne alındığında, yanıtımız ne olmalı? Seçimlerimiz bizi yenilgiye mi başarıya mı götürüyor? DIAMOND l Bu karmaşık bir durum. Örneğin yirmi yıl önce dünyanın en yoğun nüfuslarına sahip olan Bangladeş ile Endonezya’nın, insanlarını bugün olduğu gibi patlama noktasına getireceklerini asla tahmin edemezdim. Son 30 yılda, ABD’de hava niteliği gözle görülür oranda iyileşti -bugün çok daha fazla insan, çok daha fazla araba var olmasına rağmen. Suyun niteliği de iyileşti. Bu iyileşmeler, güçlüklerin ölçeğine ve vahametine rağmen bana temkinli bir iyimserlik veriyor. Dahası, bazı ülkelerin yeni koşullara köktenci biçimde uyarlanma yeteneklerinin olması da iyiye işaret. Örneğin Avustralya, zengin bir ülke. Dünyada toprak verimlilik oranı en az olan ülkelerden biri çünkü toprakları besleyici maddelerden fazlasıyla yoksun kalmış. Bu yüzden bir şey yetiştirmek istediklerinde, başka yerlerde çok daha az toprakta, dolayısıyla da çok daha ucuza elde edilebilecek yoğunluktaki rekolteyi sağlamak için çok büyük miktarlarda gübre kullanmak durumundalar. Avrupalıların akrabaları olan Avustralyalılar, yalnızca elverişli açık alanlarda ürün yetiştiriyorlar; göçmen atalarının Avustralya’ya gelmeden önce yurtlarında yaptıkları şeyi yapıyorlar. Küreselleşmeyle birlikte, bu ürünleri başka yerlerden almanın ve çiftçiliğe daha az toprak ayırmanın daha ucuza geldiğini fark ettiler. Doğal olarak, şu anda masaya Avustralya tarımının yüzde 99’unu tasfiye etme planları konulmuş durumda. Kârın yüzde sekseni, tarıma elverişli toprakların yüzde birinden elde ediliyorsa, yapılan değişiklik anlamlıdır. Bu şiddetli bir değişim. Başbakan John Howard’ın Kyoto Protokolü’nü desteklememesi gerçeği bir yana, Avustralya, oldukça yüreklendirici bir çevre tablosu sergiliyor. Yoksul bir ülke olan Bhutan’a bakın. Kendi kültürlerini korumak istediler ve küçük topraklarının, komşuları Nepal’de olduğu gibi turizmle istila edilmemesi gerektiğine karar verdiler. Dolayısıyla, turist başına günde 200 dolarlık bir asgari ödemeyle yılda yalnızca 2000 turistin ülkeye girmesine izin verdiler. Modern güçlüklere iyi ayak uyduruyorlar. Nepal ise bunun tersine, yoğun bir ormansızlaşma yaşadı ve Maocularla “tepeden devrim” savunucuları arasında kopan bir iç savaşa sürüklendi. Ruanda’da olduğu gibi toprak erozyonunun ve ormansızlaşmanın bu çatışmada büyük payı var. Bu ülkenin kalkınma siyaseti -çoğu sırt çantalı hippilerden oluşan- kitlesel turizme dayalı ve bu da Nepal için pek akıllıca değil. Nepal, dışarıdan gelen dizginsiz etkilere, Birinci Dünya’nın yaşam tarzına kendisini açtı; hem de bunları sürdürebilecek araçlara sahip değilken. NPQ l Uzun dönemli planlamanın ve sürdürülebilir değerlerin antitezi ise, küreselleşmenin ardında yatan bir ethos: tüketici demokrasisi. Başka deyişle, hep daha fazla biriktirmek isteyen çoğunluğun bu kısa dönemli, kendi çıkarını hedefleyen hevesleri. Bu ethos, giderek yayılan Amerikan orta sınıfının “kaynak oburluğunu” taşıyamaz; aynı şey, Meksikalı göçmenler için de geçerli; bu göçmenler de, WalMart’ta alışveriş ediyor, burada köylülükten gelme ve yüksek hareketliliğe sahip olan, ayrıca kendileri de tüketiciliği yeni ideolojileri olarak benimseyen Çinli bant işçileri tarafından üretilmiş malları alıyorlar. Araba istemek bir Çinli aile için tartışmasız biçimde mantıklı bir istek olabilir ama bunların hepsi Amerika’daki gibi istediklerini elde ederlerse, bu çevre yıkımına yol açar. Perakendede mantıklı olan şey, toptanda bir çılgınlık haline gelebilir -küresel ısınmaya, hava kirliliğine ve enerji kıtlığına neden olabilir. Dünya demokrasiye doğru ilerledikçe, tüm toplulukların öncelikleri, tüketici bir çoğunluk tarafından belirlenmeye başlayacak. Eğer bunu değiştirmezseniz, Çöküş kitabınızda çok iyi belgelediğiniz o sürdürülemezlik yolundan nasıl çıkacağımızı anlamıyorum. DIAMOND l Kesinlikle haklısınız. Bu Çinliler ve Meksikalılar, ayrıca başka halklar da, ABD’nin yaşam tarzına heves duyuyorlar; bu yaşam tarzı çok kötü bir örnek. Üçüncü Dünya’nın yaşam ölçütlerindeki yükselişle ya da Üçüncü Dünya’dan insanların Birinci Dünya’ya göç edip Birinci Dünya’nın yaşam ölçütlerine uyum sağlamalarıyla birlikte, çevre üzerindeki toplam insan etkisinin artması en büyük sorun. Çin’in karşılaştığı sonuçlar çok canlı. Daha şimdiden arabaların her yeri kaplamasına, hava niteliğinin berbat boyutlara gerilemesine tanıklık ediyoruz. Çin’de balık yerseniz işiniz Tanrı’ya kalmış çünkü zehirlilik düzeyi çok yüksek. Gene de Çin, kökten çözümler arayan bir tarihe sahip olduğu için umut verici bir vaka. Bu kökten çözümlerden Büyük Atılım ya da Kültür Devrimi yıkıcı oldu. Bazıları fantastikti. Çin’in kurşunlu benzini kaldırması bir yılını aldı. Tüm ülkede ağaç kesimi bir günde durduruldu; hükümetin bir kararnamesiyle! NPQ l Bu da Çin’de komünist merkezi planlama kalıntılarının, çevresel sürdürülemezliğe ilişkin güçlüklere tüketici demokrasisinden daha iyi yanıt verebileceğini gösteriyor. 17. yy Japonya’sında Takugawa Shogun’ları değil de tüketici demokrasisi olsaydı, belki de ormansızlaşma ve çöküş engellenemeyecekti, öyle değil mi? DIAMOND l Belki, ama sanmıyorum. En azından tarihteki kayıtlar, çevre tahribatı açısından ne demokrasiler ne de diktatörlükler lehine bir şey söylüyor. Tokugawa Shogun’ları iyi bir karar verdiler; Maya’nın yönetici kralları ise eyleme geçmede başarısız oldular. İskandinav demokrasileri, dünyada en iyi çevre siciline sahip ülkeler. Trujillo’nun ormanları, kendi diktatörce çıkarları uğruna koruduğu doğru ama Dominik Cumhuriyeti’nde Joaquin Balaguer’in daha demokratik rejimi, Haiti’nin ormansızlaştırdığı aynı ada üzerinde dikkat çekici orman alanları kurulmasını sağladı. Kısacası, demokrasiler karışıklık yaratabilir, ama diktatörlükler de öyle. Genelleme yapamazsınız. NPQ l Yaklaşık 20 yıl önce Norveç Başbakanı Gro Harlem Bruntland de, dünyanın sürdürülemez bir sürece doğru gittiğine ilişkin benzer acil durum çağrılarından yapmıştı. Sonraları bana, büyük umutlarının “bilişim toplumu” olduğunu söyledi. İnsanlar bilgilendiğinde harekete geçecekti. Bu, birey düzeyinde işe yarıyor gibi görünüyor -pek çok insan sigarayı bırakmış durumda. Ama bilişim toplumunun doğum yeri olan ABD söz konusu olduğunda, küresel ısınmaya ilişkin bilgiler, SUV’ların yayılmasını engelleyemedi, doğal kaynakların korunmasına ya da toplu taşımanın geliştirilmesine yol açmadı. 1970’lerdeki OPEC petrol şokundan ve iki Irak savaşından sonra bile Kaliforniya Valisi hâlâ Humvee cipi kullanıyor! Uzun dönemli ekolojik tehditlerle karşılaştıkları halde insanlar neden hâlâ kendi çıkarlarının tersine davranıyor? DIAMOND l İnsanlar, yaşanan bir değişim köklü biçimde savunulan değerlerle çatışma içine girdiğinde, seçkinler, yalıtılmış durumda olduklarından neler olduğunu net biçimde göremediklerinde, kendi çıkarlarının tersine davranırlar. En iyi bilgi bile çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmaz -elbette pek çok enerji şirketi, araba şirketi değişmek istemeyecektir. Kyoto Protokolü hakkındaki tartışmalarda tüm bunların bir karışımını gördük; ABD bu protokole yanaşmadı çünkü mevcut yöneticileri, ekonomik gelişmeye daha çok önem veriyorlardı. NPQ l Tüketicinin tercihlerini izleyen piyasa neden değişimin aracı olamıyor? Eğer tüketiciler hibrit arabalar talep ediyorlarsa, piyasa tıpkı Japonya’da ik petrol şokunun ardından şimdi daha küçük, verimli yakıt kullanan arabaların sunulmasında olduğu gibi tüketicilere bunu veremez mi? DIAMOND l Piyasa, geçmişte karşılaştığı çevre sorunlarını çözmemişti. Ekonomi alanında Nobel kazanan davranışçıların da dikkat çektiği üzere, bireyler de, şirketler de çeşitli nedenlerle piyasada akılcı kararlar almayabiliyor. Örneğin, ABD maden endüstrisi kendini neden neredeyse tamamen iş görmez hale getirdi? Son seçimlerde maden şirketleri sayısı ondan bire düşmüş olmasına rağmen Montana sakinleri siyanürlü maden çıkarma yasağının arkasında durdular. Amerika’nın batısında madenciliğin taşıdığı çok büyük öneme rağmen şu sonuca varabildiler: Bu sorunlu, baş belası madencilik yöntemi, maden şirketinin Doğu’daki hisse sahipleri için daha iyi hisse fiyatı sunacak, kendilerine ise zehirli atıklar bırakacaktı. Kısacası piyasa, yerel nüfus için kötü sonuçlara yol açan, en sonunda şirketler için de kötülük doğuracak kötü madencilik uygulamalarını teşvik etmekten başka bir şey yapmadı. NPQ l Demokratik toplumlarda, çöküşten kurtulmak için zorunlu olduğunu söylediğiniz uzun dönemli planlama, siyasal bir eşiğin aşılabilmesini gerektiriyor; çoğunluğun, değişim zorunluluğunu kavraması gerekiyor. Günümüzün şebeke toplumu göz önüne alındığında belki de büyük bir siyasal çoğunluk gerektirmeyen, merkezi olmayan, şebekelere dayalı “dağıtımlı değişim” daha uygun olur, ne dersiniz? Örneğin ben, biomimikriden hidrojen yakıtlı arabalara, nano teknolojiden döngüsel üretime kadar türlü türlü pratik ilerlemeleri göz önüne alıyorum. DIAMOND l Dağıtımlı değişimin bir rolü var; değişim eşiğini geçmek için adım attırma rolü. Ama buna karşıt örnekler de var. Hem İngiltere hem ABD, son on yıl içinde hava niteliklerini çarpıcı biçimde iyileştirdiler. İngiltere’de dönüm noktası niteliğinde bir olay oldu: 1950’li yılların sonlarında bir terslik oldu ve binlerce Londralı kirlilikten öldü. Bu, İngiltere’yi harekete geçmeye sevk etti. ABD’de ise, yavaş yavaş başlayan ama sonucunda halk arasındaki çevre duyarlılığının uyanmasını ve oto emisyonlarına yasal düzenleme getirilmesini sağlayan gelişmeler oldu. Söz konusu can alıcı siyasal eylem eşiğini geçmemizi sağlayan şey, tek bir berbat olay değildi. Başka bir yanda, günümüzde Amerikan kömür endüstrisi, bakır ve altın madenciliği endüstrilerinden çok daha temiz. Bunun nedeni, yaşanan kötü bir kaza -1973 yılında 167 kişinin boğulduğu Buffalo Creek kömür madeni kazası. Bu olay, endüstridekilerin iflas edebileceklerini iddia etmelerine rağmen, hükümetin düzenleme yapmasını isteyen bir çığlık yarattı. Hiç kuşkusuz, bugün gördüğümüz gibi, düzenli bir kömür endüstrisi de bir hayli kâr getirici olabiliyor. Günümüz Amerika’sında pek çok insan gidip Humvee cipler alıyor; ama gidip hibrit araba alan da çok insan var. Kaliforniya’da, yalnızca çok yolculu araçlar için değil, hibrit arabalar için de özel otoyol şeritleri var. Yakıt verimliliği sağlayan arabaların satın alınması için vergi özendiricileri sağlanıyor. Tüm bunların sonucu ne olur? Demokrasilerde çoğunluğun uzlaşmasını sağlayacak siyasal eşik meselesine gelince, mevcut ulusal liderlik göz önüne alındığında, çevre meseleleri konusunda karamsar olmak için nedenler var; ama seçme tercihlerinin de birbirinden çok farklı olmadığını anımsamamız gerekir. Çok şükür, ABD yalnızca federal bir hükümet değil, aynı zamanda pekâlâ etkin biçimde davranabilen eyalet yönetimleri ve yerel yönetimler de var. NPQ l Siyasetin yetersiz kaldığı durumlar, çoğunlukla teknolojiyle kapatılabiliyor. Hâlâ Ortadoğu petrolüne bağımlı olabiliriz ama arabalardaki yakıt tasarrufu, bunun doğuracağı sonuçları hafifletiyor. Bu iyi bir şey ama bizim, kendimize yeterli kaynaklarımız ve sürdürülebilirliğimiz olduğuna, öğünlerimizi bir türlü kısamasak da 50 yıllık pencere kapanmadan gezegen çağında bir yağ aldırma kampanyasıyla sorunu telafi edebileceğimize ilişkin bir yanılsamaya da yol açamaz mı; siyasetin yokluğunu, teknolojiyle telafi etmek. Günümüz ile geçmiş arasındaki fark, teknolojik hünerimizde. Bu gerçekten bir fark mı? DIAMOND l Teknoloji bazı durumlarda sorunu çözebilir. Çok kısa süre önce, Wyoming’de güç üretecek bir üstün verimli rüzgârgülünün açılışından döndüm. Bu yeni teknoloji, ABD’nin gereksinmelerinin yarısını hayli çabuk bir biçimde sağlayabilir ve bizi petrol merkezli enerji üretiminden biraz kurtarabilir. Öte yandan, teknolojinin sorunlarımızı çözebileceğine inananlar, tarihteki kayıtları göz ardı ediyorlar. Teknoloji -örneğin arabanın bulunması- çözdüğü kadar sorun üretti. Dahası, dikkat çektiğiniz gibi, teknoloji bizim elimizi kolumuzu bağlayabilir ve gereken siyasal kurumları oluşturmaktan bizi alıkoyabilir. Kitabımı değerlendiren biri şöyle demişti: “Diamond, bu sorunu ele almak için 13.000 yıllık bir tarihe bakıyor ama çözüm zamanının geçmekte olduğunu anlatmak için yalnızca birkaç on yıl ilerisini işaret ediyor. Bizler de geleceğe bakarken Diamond’ın geçmişe bakarken sergilediği uzak görüşlülüğü sergileyebilsek, başka galaksileri kolonize edebilirdik.” Burada, teknolojiye ilişkin yanlış bir inanç var. Eğer önümüzdeki elli yılda sağ salim çıkabilmenin bir yolunu bulamazsak, galaksileri kolonize etmek gibi bir seçeneğimiz olamayacak. NPQ l Söyleşimiz boyunca, süregiden değişimin hem olumsuz hem de olumlu örneklerine dikkat çektiniz. Sanırım nihai soru, eninde sonunda hibritlerin mi Humvee’lerin mi savaşı kazanacağı sorusu. Dikkatli bir iyimserlik mi, yoksa kaygılı bir kötümserlik mi duymalıyız? Uygarlığın karşılaşacağı bu güçlükle başa çıkamayacağımıza ilişkin bir sezginiz var mı? DIAMOND l Hayır, kesinlikle yok. Kitabımın başlığı Çöküş olsa da, alt başlığı “Toplumlar Başarıyı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer?” benim düşüncelerimi daha iyi ifade ediyor. Yıkıcı güçlerle çözüm güçleri arasında bir at yarışındayız. Bu, kat kat hızlanan ve sonucu bilinmeyen bir yarış. Bana öyle geliyor ki, bu yarış kapanın elinde kalır. Bildiğimden emin olduğum tek şey, sürdürülemezlik bunalımının, biz çözmeyi seçersek çözülebileceğidir. Seçmezsek, bu uygarlığımız için ölümcül ya da neredeyse ölümcül olacaktır. Savaşma şansımız var.

 



 
Dec
08
    

 

Yumuşak Güç ve AKP'nin İkilemi

FUAT KEYMAN, KOÇ ÜNIVERSITESI ULUSLARARASI ILISKILER BÖLÜMÜNDE ÖGRETIM GÖREVLISI. ULUSLARARASI ILISKILER, KÜRESELLESME, DEMOKRATIKLESME TEORILERI VE TÜRKIYE POLITIKASI ÜZERINE ÇOK SAYIDA KITAP VE MAKALESI BULUNAN PROF. FUAT KEYMAN ILE NPQ ADINA NIL MUTLUER GÖRÜSTÜ.
NPQ | Yumuşak güç kavramından “uluslararası ilişkiler” dilinden neyi, neleri anlamalıyız? FUAT KEYMAN | Yumuşak güç uluslararası ilişkilerde daha çok liderlik ve hegemonya kavramlarıyla birlikte kullanılıyor. Dünyada lider temelinde bir düzen kurulduğu zaman, liderin bu düzeni ne şekilde ve hangi mekanizmalarla kuracağı üzerine geliştirilen bir kavram. Lider, sistemindeki düzeni kurarken iki türlü mekanizmaya sahip. Bunlardan bir tanesi baskıya ve güce dayanan mekanizmalar ki, uluslararası ilişkilerde daha çok askeri güçle düşünülen bir şey. İkincisi de daha çok ideolojik. Kültürel mekanizmalarla düzeni kurarken, düzeni oluşturan diğer aktörlerden rıza almak temelinde oluşturulan mekanizma. Genelde Antonio Gramsci’nin kullanmış olduğu hegemonya kavramındaki basit denkleme renferansla yumuşak güç kavramı ortaya çıkıyor. Gramsci’ye göre bir sistemin hegemonik olması için o sistemde hem büyük gücün olması hem de bu güç temelinde sistemi oluşturan ögelerin bu güce rıza göstermeleri lazım. Yani sistemin lideri düzeni kurarken kendi kullanmış olduğu dilin diğer aktörlerin diline tekabül etmesi lazım. O yüzden de hegemonya güç artı rıza olarak tanımlanıyor. Gramsci’nin söylediğiyle uluslararası ilişkilerde kullanılan yumuşak güç benzer çıkmakla birlikte farklılaşabiliyor da. Farklılaştığı nokta şu. Gramsci’ye göre esasından askeri güç ile rıza arasındaki ilişki çok daha derin ve çok daha karşılıklı bir ilişki ve ona göre bir liderlik mekanizmasının hegemonik olabilmesi için esasında rıza temelinde hareket etmesi lazım. Rıza temelinde hareket etmeyen, yani kendi diliyle düzenin diğer aktörleri arasında bir tekabüliyet kurmayan bir liderlik anlayışı zaten hegemonik olamıyor. Sadece baskıcı ve güç temelli olabiliyor. O yüzden de hegemonyanın oluşturucu temel referansı, rızanın oluşturulması. Yani liderin kendi çıkarlarına dönük dili sanki düzenin çıkarınaymış gibi lanse etmesi ve düzeni oluşturan diğer aktörlerin bunu kabul etmeleri gerekiyor. O yüzden de Gramsci’ye göre hegemonya liderin dilinin evrenselleşmesi olarak da kullanılabilir. Örneğin; serbest pazar ideolojisinin hegemonik olması, askeri güce gereklilik içermese bile düzenin farklı unsurlarının dili haline gelmesiyle mümkün. O yüzden de ekonomik bir yapının hegemonik olduğundan bahsedebilirken, askeri olarak güçlü bir yapının hegemonik olmadığından, hegemonya sürecinde ciddi sıkıntılar yaşadığından da bahsedebiliriz. Bu anlamda, bugün Amerika askeri anlamda ciddi bir güce sahip olmakla birlikte rızayı oluşturmadığı için bir hegemonya sorunu yaşıyor. Hegemonyası dünya üzerinde tekrardan tasarlanmaktayken, böyle bir girişim içindeyken, bu girişiminin sonuçlanmadığını görüyoruz. Yumuşak güç daha basit bir kavram uluslararası ilişkilerde; ve yumuşak güç sadece şunu söylüyor. Bir güç endeksi içinde, askeri gücün yanında, kültür, ekonomi gibi daha yumuşak olarak düşünülen güçlerin ve mekanizmanın önemi vardır ve bu mekanizmanın sürece sokulmadıkça rıza ortaya çıkmaz. Amerika’nın bugün yaşadığı sorun esasında yumuşak gücünü kullanmamasından kaynaklanıyor. NPQ | Yumuşak güç kavramını, Louis Althusser’in tanımladığı ideolojik devlet aygıtlarının hangilerinde aramalıyız? KEYMAN | Eğitim, kültür, hukuk olabilir. Uluslararası ilişkiler, gücü hiyerarşik olarak değerlendiriyor. Askeri güç bu hiyerarşide önemli, ama bu gücün mutlaka yumuşak güçle beslenmesi gerekiyor. NPQ | Bu bağlamda Amerikan hegemonyasını nasıl değerlendirebiliriz? KEYMAN | Amerikan hegemonyasının bugünden daha güçlü olduğu zaman 1992–2000 arasındaki Clinton dönemiydi. Bu dönemde serbest pazar ideolojisi, belli bir sosyal adalet referansı ve reformuyla dünyada evrensel bir dil yaratmıştı. Yani bu anlamda, bir liderin hegemonik olması için illa ki askeri gücünün çok kuvvetli ve kullanılır olması gerekmiyor. Bugün Clinton ve Bush’un liderlik anlayışının ayrımı bu yaklaşımda yatıyor. Clinton döneminde yeni muhafazakârların saldırısı bu ayrım temelinde yapılan bir saldırıydı. Amerika dünyada ekonomik olarak güçlü ve dünyadaki sorunları çözmeye çalışan bir ülkeydi. Ancak, gücünü askeri güç temelinde sert bir liderlikle gösteren bir nitelikte değildi. Yeni muhafazakârlar Amerika’nın kendini koruyamadığını bahane ederek, Amerika’nın kendine dönük şekilde yeniden örgütlenmesini amaçladılar. Bu bağlamda, Gramsci’deki hegemonya anlayışındaki yumuşak güce tekabül eden rızanın daha sofistike ve sistemi daha içsel bir yapı halinde düşünen bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden de Gramsci’ye göre farklı toplumsal faktörlere ortak bir kimlik ve dil yaratamadığın sürece hegemonik olamıyorsun. Bu ortak dil ve kimlik modernleşme, serbest pazar ya da 1960-70’lerdeki ulusal kalkınma ideolojisi olabilir. Bu dili yaratıp kullananlar hegemonik oluyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın hegemonik lider olmasındaki temel unsurlar hem ülke hem de ekonomik ve kültürel alandaki liderliğiydi. Uluslararası alanda dolar ve İngilizce, etkin öğeler. Daha etkin ve bütünsel bir liderlik anlayışı var. Irak savaşına bakıldığı zaman Amerika’nın baskıcı politikasının hegemonik bir liderliğe, yani rızaya dönüşmediğini görüyoruz. Bugün dünyadaki kavga tam da bu rıza konusunda ortaya çıkan bir kavga. Rızayı oluşturmada normlar mı yoksa baskı mı önemlidir sorusu gündeme geliyor. Örneğin muhafazakârlar sadece askeri anlamda güçlü olmanın rızayı yaratacağını varsayarken, diğer insanlar bu rızanın yaratılmasında normların, uluslararası kurumların, çok taraflı anayasal düzenleyici mekanizmaların önemli olduğunu söylüyorlar. Bugünkü Bush yönetiminin nerede tökezlediğini ve nerede baskıcı bir yönetime dönüştüğünü, nerede yaptıkları işlerle söylemlerinin uyuşmadığını görebiliyoruz. Tabii ki Irak’ta demokrasi yaratacağım adına yapılan savaş dünyada büyük bir ölçekte Amerika’ya karşı bir nefret olgusu yaratıyor. 11 Eylül belli binalara yapılan bir terör eylemi gibi görünse de, sonuçları açısından sistem dönüştürücü bir etkiye sahip. David Held’in yeni kitabı “Amerikan Yüzyılı”nın başlangıcında da söylediği gibi, son yıllarda 11 Eylül kadar dünyayı değiştirme potansiyeline sahip bir olay yaşanmadı ve ilginç bir şekilde 11 Eylül sonuçlarının ne şekilde düzenleneceği de dünyanın ne şekilde ilerleyeceğiyle doğru orantılı. Yani bir terör eyleminin, yarattığı fiziksel tahribattan çok, iletmiş olduğu toplumsal etki önemlidir. Dünyada yarattığı sistem değşikliği açısından, 11 Eylül’ün, 3 binden fazla kişinin ölümünden ve yıkılan binalardan daha fazla tahribat yarattığı ortadadır. Amerika bunu insanlığa karşı yapılmış bir eylem olarak değil de, kendi toprağına karşı yapılmış bir eylem olarak algıladı. Bu noktada, gelişen süreçte Amerika’nın dış politika anlayışı, buna karşı oluşan tepki ve 11 Eylül sonrası dönemde dünyanın ne şekilde düzenleneceği bugün önümüzde çok ciddi bir sorun olarak duruyor. Bu sorunun çözümünde de iki tane önemli referans var. Bir tanesi ABD’nin uygulamış olduğu, dünyada yeni bir düzen yaratmayı amaçlayan ve tek taraflı sert güce dayanan rejim değişikliği. Bunun bugünkü jargonel yapısı Büyük Ortadoğu Projesi. Bu anlayış tek taraflı ve sert güç temelinde rejim değişikliği getiren bir anlayış olmasına rağmen, demokratik olduğu ve serbest pazara dayandığı söyleniyor. Gramsci’deki hegemonyayı tarif eden güç artı rıza da güç temelli ve gücün yaratacağı değişikliğin dünyada rıza oluşturması esasına dayanıyor. Şimdiki durumdaysa rızanın oluşacağı varsayılıyor. İkinci referans ise, bu anlayışa karşı dünyada demokratikleşmenin, liberalleşmenin önemini vurgulayan yaklaşım. Bu yaklaşımın temel öğesi belli bir yasal düzenleyici ve kabul edilebilir normlara sahip olduğunu vurgulayan çok taraflılığı esas alması; diğer anlamda yumuşak güç dediğimiz şey. Dünyanın 11 Eylül sonrası dönemde hangi referans temelinde ilerleyeceğini, içinde yaşadığımız sürecin nasıl yaşanacağı belirleyecek. Bu anlamda, yumuşak gücün, dünyanın ne şekilde gelişip gelişemeyeceğiyle ilgili önemli bir tarafı var: Bize dünyanın tek taraflı mı yoksa çok taraflı mı; güce mi yoksa anayasal normlara mı dayalı gelişeceğini gösteren referanslardan bir tanesi. Ve bunlar arasındaki çekişmede sonuç daha yaşanmadı. Dünya boşluk yaşıyor şu an; bir “Amerikan yüzyılı” olarak tek taraflı ve askeri güç temelinde mi olacak; yoksa çok taraflı uluslararası norm ve yasaların dengelediği bir dünya mı olacak? NPQ | Bu çatışmada Türkiye’ye nasıl roller biçilecek? KEYMAN | Bu çatışma içinde Türkiye’ye biçilen roller değişiyor. Türkiye bu çatışmanın tam ortasında kalan bir ülke olduğu için, şu an kendisinden çok fazla ve farklı şeyler bekleniyor. Sert güce dayalı politika izleyen Amerika’nın Türkiye’den beklentileriyle, yumuşak gücün önemli olduğunu varsayan Avrupa Birliği’ninkiler birbirinden farklı. Her ne kadar demokratikleşme konusunda aynı noktada olsalar da, bu demokratikleşmenin ne şekilde gerçekleşeceği konusunda ayrılıyorlar. Örneğin ABD, Türkiye’nin AB’ye girmesini, demokratikleşme sürecini ve uygulamalarını desteklerken aynı zamanda Türkiye’nin Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında ve terörizme karşı verilen mücadelede yanında olmasını istiyor. Öbür taraftan AB Türkiye’yi sadece Türkiye bağlamında değil, kendisinin geleceğiyle ilgili tartışıyor. Bu bağlamda yumuşak güç temelinde gelişen bir Türkiye’nin önemli olduğunu düşünüyor. O yüzden de Türkiye’ye verilen değerler ve roller farklılaşıyor. Türkiye’nin geleceği bu ikisinin arasındaki mücadelenin nereye gideceğiyle ilgili. O yüzden bugün Türkiye’de tam da bir dönüşüm süreci ve bu sürecin yarattığı sıkıntıları yaşıyoruz. Belirsizlik var. Türkiye’de ciddi vizyonu olan bir siyasete ihtiyaç var. AKP bu siyaseti bir yere kadar götürüyor, bir yerden sonra götüremiyor. Götüremediği anlarda bugün yaşadığımız boşluklar ve boşluklardan doğan milliyetçi fanteziler ortaya çıkıyor. Kürt sorunu, Kuzey Irak, Kerkük sorunundan tutun, Türkiye’nin ABD tarafından işgaline kadar olan farklı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Dünyanın ve dünyadaki kavgaların nereye gideceğine bakmayı bıraktığımız zaman, Türkiye’de var olanları da anlayamıyoruz. İçe kapalı bakıyoruz. Yumuşak güç kavramının Türkiye bağlamındaki önemi, şu an dünyanın güce dayalı rejim değişikliğiyle anayasal kurallara dayalı düzenlemeler arasındaki kavganın nereye doğru gideceğiyle ilgili. Bu kavgada Türkiye’ye verilen roller farklı. Demokratikleşme sorununu çözmüş Türkiye, güvenlik anlamında da güçlü olacaktır. Güvenlik, devlet bekası, jeopolitik konum gibi sorunları demokratikleşme ve ekonomik istikrardan bağımsız düşünemeyiz. Bunlar sarmal halde iç içe geçmiş durumda. Türkiye stratejik olarak güçlü olurken, etik de olmak durumunda. Sadece ulusal çıkarlarına ve kendi çıkarlarına dönük bir şekilde dünyaya bakan Türkiye esasından dünyadan kopan bir Türkiye’dir. Ama, dünyaya demokrasi temelinde, insani temelde bakan, yumuşak gücün önemini algılamış bir Türkiye ise bence yumuşak gücün dünyada şekillenmesine önemli katkılarda bulunacak tabii ki... NPQ | Clinton’ın iktidar olduğu tarihlerdeki yumuşak güç dönemi Türkiye’deki değerleri nasıl etkiledi? Yumuşak güç dönemi liberal değerlerin benimsenmesine alan açmaya başlamıştı, sonrasındaysa muhafazakâr bir söylem de belirmeye başladı sanki. Siz bu dönemlerin Türkiye’ye etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? KEYMAN | Bugün Irak savaşında kullanıldığı biçimiyle yumuşak gücü Türkiye’ye uygularsak oradan pek bir şey çıkaramayabiliriz. Ama yumuşak gücü, hegemonyanın oluşmasına içsel bir rıza yaratmayla ilgili bir şey olarak düşünürsek, 1990’larla bugünü aslında ayrıştırabiliriz. Bu süreç 1980’lere kadar gidiyor. 1980’lerde başlayan serbest pazar ideolojisi 1990’larda yeniden düzenleniyor. Yani refah ve sosyal devletlerin krize girdiği, Fukuyama’nın 1990’larda “tarihin sonu” dediği ve ilkönce Reagan ve Thatcher’ın da içinde olduğu belli bir eklemlenmeyle anlam taşıyan, fakat sonrasında “Washington Uzlaşması”yla dünyayı yönetmek anlayışındaki bir hegemonik yapı var. Yani 1980’lerden başlayıp 1990’larda Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte biz, serbest pazara dayalı dünya kurmanın hegemonikleştiği bir dönemden geçtik. Fakat bu döneme karşı dünyada farklı tepkiler vardı. Bu tepkiler dinsel ve etnik milliyetçiliklerin artması olarak sıralanabilir. O yüzden bir taraftan serbest pazar ideolojisi evrenselleşip evrensel bir dil yaratırken, diğer taraftan bu serbest pazara eklemlenen ideolojiler ve kimlik anlayışları serbest pazarın istediği gibi şekillenmedi. Türkiye’de de gelişmeler dünyadakine benzer bir şekilde yaşandı. Yani 1980’lerden itibaren, Türkiye’de ekonomik rasyonalite dediğimiz, serbest pazara dayalı bir ekonomik çerçevenin eleştirilemeyeceği, Türkiye’nin geleceğinin burada olduğu ve Türkiye’deki kültürel ve siyasal ilişkilerin ve siyasal yönetim tarzının serbest pazara dayalı olması gerektiği bir hegemonik dildi esasında. Ancak, 1980’lerden başlayarak, özellikle 1990’larda bu dilin yaratmış olduğu rızanın aslında bir rızadan çok, toplumu çatışmaya doğru götürdüğünü gördük. Kürt sorunu, 1994’ten itibaren İslam’ın yükselişi böyle bir eksende ortaya çıktı. Kimse serbest pazarın evrensel olmasını eleştirmiyordu ama, ilginçtir ki serbest pazarla birlikte yol alması gereken liberal demokrasi ve bireycilik Türkiye’ye gelmedi. Bunun yerine daha otoriter bir devlet yapısı, daha müşteri ağırlıklı, daha kayırımcı bir siyaset anlayışı ve kimlik temelli çatışmaların yükseldiği bir dönem gördük. 2000’lerden sonra Türkiye’de esasında Avrupa Birliği süreci var. Türkiye’nin IMF ilişkileri ve ekonomi üzerinden yapılanması var. 11 Eylül sonrası dünyada, Türkiye’den beklenenler var. Bu noktada yumuşak güç kavramı uluslararası ilişkilerde kullanıldığı şekliyle Türkiye’nin içine girmiş oluyor. Örneğin Türkiye, AB ilişkilerinde 1990’lardan farklı olarak demokratikleşme ve demokratikleşmenin devlet toplum ilişkilerini içermesi referansı, yani Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulması yer alıyor. Bu dönem, bir anlamda Türkiye’nin 1990’larda kimlik temelli çatışmalara karşı yürüttüğü sert politikadan yumuşak politikaya geçiş anlamına geldi ve Türkiye’de siyaset az da olsa yumuşak güce dönük hale gemeye başladı. Buna ek olarak finansal kriz ve sonrası yapılan kurumsal yapılanmada, Merkez Bankası’nın özerkliğinden düzenleyici kurumların kurulmasına, yoksulluk ve işsizliğe bir çözüm bulmak gerekliliğine kadar ekonomide de bu düzenlenmeyi ve istikrarın önemini görüyoruz. Yani sadece serbest pazarın değil, ekonomik istikrarın önemi de meydana çıkıyor. 11 Eylül sonrası ve Irak savaşı döneminde dünyada Amerika’nın yeniden yapılanışı, terörizme karşı küresel mücadele adı altında ortaya çıkıyor. 11 Eylül sonrası Türkiye ABD ilişkilerine ve Türkiye’nin Irak savaşı ve terörizme karşı küresel mücadeledeki konumuna baktığımız zaman da ilginç bir şekilde kendi demokratikleşmesinde bir yere gelmiş, kendi yapısı içinde belli bir istikrar ve tolerans yaratmış Türkiye’nin önemli bir aktör olduğu var sayılıyor. Örneğin Amerika’nın bakış açısında ılımlı İslam, seküler devlet ekseninin önemini görüyoruz. Türkiye’nin önemli bir model olabileceği, öğrenilebilecek bir test olgusu olduğu ortaya çıkıyor. O anlamda 2000’ler sonrası Türkiye’nin dünya ve ABD tarafından algılanmasında, Türkiye’nin jeopolitik yani sert güç pozisyonundan ziyade yumuşak güç bağlamındaki rolünün önemli olduğunu görüyoruz. Yani, “nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman ve aynı zamanda laik olan bir ülkenin bugünkü Ortadoğu ülkelerine önemli bir katkısı olabilir” veya “nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman ve seküler bir devletin AB’ye girmesi Avrupa’nın çokkültürlü olmasına kazanç getirir” gibi cümleleri hep duyuyoruz. Sert güç, yumuşak güç bağlamında bakarsak, 1990’lı yıllarda Türkiye’de esas evrensel dilin serbest pazar olduğu, fakat siyasi anlamda sert güç çerçevesinde kimlik temelli çatışmaların çözümlenmeye çalışıldığı ilginç bir yapı var. Ekonomik olarak kimsenin serbest pazarla sorunu yok; fakat bunun nasıl düzenlenip yönetileceğiyle ilgili sorunlar ortaya çıkıyor. Yani devletin sert, güvenlik temelli bir politika uyguladığını görüyoruz. Bu anlamda, bir kopuş, bir boşluk var Türkiye’de. Sert politika fakat serbest pazar ilişkisi. Ancak, ilginç bir şekilde, 2000’li yıllarda bu boşluk bugün yumuşak güç dediğimiz demokratikleşme referansıyla, ekonomik istikrarla, planlı bir Avrupa Birliği süreciyle doldurulmaya çalışılıyor. 2000’li yıllar o anlamda yumuşak gücün Türkiye’de biraz uygulanır olduğu yıllar. NPQ | Peki yeni dönemde muhafazakâr yaklaşımlar ve ulusalcılık kendine alan bulabilecek mi yoksa yumuşak güç politikaları uygulanmaya devam mı edilecek? KEYMAN | Türkiye’de bir dönüşüm süreci yaşanıyor. Bu dönüşüm süreci henüz tamamlanmış değil. Belli sorunlar da var. 1990’larda Türkiye’deki kimlik temelli çatışmalar ve bu kimlik temelli çatışmalara karşı geliştirilen sert müdahaleler çözümlenemiyor. Gerçi Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla Kürt sorunu belli bir değişim ve yeni döneme girmiş oluyor ama, İslam’ın yükselişi ve insan hakları bağlamında bugünkü Amerika’ya benzer olarak kimlik temelli çatışmaların olduğu bir alanda bunların tamamen sert güce ve güvenlik ideolojisine dayalı bir şekilde çözülmeye çalışılması, çözümden çok sorunları pekiştiriyor. O yüzden de 1995–2000 dönemiyle, 2000-2005 dönemini karşılaştırırsak ve bu karşılaştırmayı bu mülakatın içinde sert güç, yumuşak güç temelinde yaparsak o zaman 1995-2000 yıllarında Türkiye’de şöyle bir talo ortaya çıkıyor. Bir ekonomik değişim var. Bu değişimin serbest pazara dönük referansı herkes tarafından kabul ediliyor. Fakat bunun yanı sıra kimlik temelli çatışmalar devam ediyor. Kültürel alan tamamen çatışma alanına dönüşmüş durumda ve bunun siyasallaşması var. Bunun terörle eklemlenmesi var. Kürt sorunu ve İslami kimliğin yükselmesine devletin vermiş olduğu sert güç temelli bir tepki var. Türkiye’de ekonomik, kültürel ve de siyasi alanın istikrarsızlığını ortaya çıkaran devlet-merkezci, toplumdan kopuk bir siyaset anlayışının, yolsuzluklarla, rüşvetlerle sarmalanmış bir halini görüyoruz. İçine kapanık bir Türkiye var. Bu Türkiye, kendini sadece komşuları ve jeopolitik konumuyla beraber düşünüp sert güç temelinde meşrulaştırıyor. 2000 yılından itibaren değişimler olduğunu görüyoruz. Bu değişimlerin temelinde 2001 yılındaki ekonomik kriz yer alıyor. Ayrıca Türkiye-AB ilişkilerinde 11 Eylül sonrasında dönüşen dünyanın etkisiyle bir derinleşme yaşanıyor. Bu sürteçte Türkiye’den yumuşak güç temelinde bir rol istendiği anlaşılıyor. Yumuşak güç temelinde kuvvetli bir Türkiye, jeopolitik olarak da kuvvetlidir. Yani demokratikleşme alanında önemli adımlar atmış, devlet toplum ilişkilerinde demokratikleşmeyi yerleştirmeye çalışan ve aynı zamanda sosyal adalet ve ekonomik istikrar temelinde ileriye dönük bir şekilde hareket eden bir Türkiye, jeopolitik olarak da önemli oluyor. Dolayısıyla, 1995’lerden farklı olarak Türkiye’nin önemi, yumuşak gücü daha fazla siyasetin göbeğine oturttuğu zaman oluyor. Aslında 11 Eylül sonrası dünyada demokratikleşme reformları yapan, bireysel ve grupsal hak ve özgürlüklerde belli açımlar sağlayan tek tük ülkeden biri Türkiye. Tabii bu Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle olduğu kadar AB sürecinin derinleşmesiyle de olan bir gelişme. Ama AB sürecinin derinleşmesi de 11 Eylül sonrası Türkiye’nin dünyada artan önemiyle ilgili; 11 Eylül sonrası dünyada önemi artan Türkiye’nin yumuşak güç referansındaki kimliğiyle ilgili; Müslüman toplum laik devlet, çokkültürlü toplumun laik devlet içinde yaşayabilmesi gibi. Böyle bir dönüşüm süreci yaşıyor Türkiye ve bu dönüşüm süreci tamamlanmış değil. Türkiye’yi geriye çekmek isteyen; hâlâ sert güç, yani güvenlik, ulusal bütünlük, devlet bekasını korumaya çalışan bir yapı var. Bir de dönüşmeye dönük ve bu dönüşmenin Türkiye için önemli olduğunu söyleyen bir yapı var. O yüzden de bugün Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulmasındaki temel referanslardan bir tanesi olan Kürt sorununda, Alevilerle ilgili sorunda, Müslüman olmayan azınlıkların kültürel haklarını ifade etme ve kurumsallaştırma bağlamında yaşananlar, bu dönüşüm sürecinin sancıları. Demokratik açılımların, yani yumuşak gücün Türkiye’nin güçlü olmasına katkıda bulunacağını düşünenler var. Bir de 1995’lerden bu yana Türkiye’nin sert gücünü kullanması gerektiğini söyleyen şüpheciler var. Bu dönüşüm sorunları aslında bir anlamda yaşanması gereken şeyler. Tüm bu sorunlar, Türkiye’nin bugüne kadar pek bir şey yapmadığı ancak çözüldüğü anda Türkiye’yi daha güçlü konuma getirecek türden. NPQ | Batı merkezlerinde İslam’a karşı geliştirilen söylemin Türkiye’ye yansımaları neler olabilir? KEYMAN | 28 Şubat döneminden sonra İslami kimliğin bir öğrenme sürecine girdiğini düşünüyorum. Bu öğrenme sürecinde şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Bir yanda İslami kimlik içinde daha ılımlı, ekonomik ve kültürel anlamlarda demokratikleşmeyle birlikte yol alan ve Türkiye’nin devlet ve din işlerindeki seküler yapısını rahatsız etmeyen bir yapı var. Diğer yanda, aynı anda bu yapıya alternatif olarak gelişen dinsel yapılar ve onların toplumda başarılı olma ve yaygınlaşma şansları var. Esasında AKP ve bu anlamdaki yenilikçi kanat bunu temsil ediyor. Böyle olduğu içindir ki 3 Kasım seçimlerini kazandılar ve ondan sonraki 28 Mart yerel seçimlerinde de bu kazandıkları başarı topluma yaygınlaşır hale geldi. 28 Şubat’ta şöyle bir olgu geldi gündeme: İslami bir anlayış var ve bu Türkiye’de yasalarla engellenip ortadan kaldırılacak bir şey değildir. Türkiye İslami olguyla ve farklılaşmış İslami bir kimlikle beraber yaşamayı öğrenmek durumundadır. Buna karşın İslami kimliğin de Türkiye’nin ve devletin laik ve seküler yapısına bir anlamda kendisini uyumlu hale getirmesi gerekmektedir. Buna bağlı olarak, kendisini ılımlılaştıran, devletle ve rejimin nitelikleriyle çarpışmayan, bir anlamda kendini merkez sağa dönüştüren yapı Türkiye’de başarılı olabilir. Bunu İslam öğrendi. Fakat öte yandan bunu pekiştirme durumunda olan 11 Eylül sonrası dünya var. Bu dünyada, Amerika’nın terörizme karşı küresel savaş adına Ortadoğu’dan başlayan dünyayı yeniden yapılandırma sürecinde, demokrasiyle İslam yan yana gitmesi gereken unsurlar. Çünkü, her ne kadar söylenmese bile bugün küresel terörizme karşı küresel mücadele derken, esasında “İslami terörizm”e karşı küresel mücadeleden konuşuyoruz. Onun için “İslami terör” deyip, bunu totalleştirip, tüm Müslüman dünyaya yaydığınız zaman ve her Müslüman’ı potansiyel terörist olarak gördüğünüz zaman buradan bir yere gitmeniz mümkün değil. Bunun için burada ara yöntemler ve ara aktörler de önemli. Bence AKP’nin 28 Şubat sonrası tanımladığı ılımlı yapısıyla, Amerika’nın Ortadoğu’da yeniden yapılanma sürecinde aramış olduğu aktör, yani ılımlı ve demokratik İslam ve seküler yapı kesişti. O yüzden de AKP Hükümeti Amerika’nın çok ilgisini çeken bir hükümet oldu. Çünkü, Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında rejim değişikliği ve bu rejim değişikliğinin meşruiyet unsuru olan demokratikleşme ve serbest pazarın olma referansı esasında Türkiye’ydi. Serbest pazarın kimse tarafından eleştirilmediği ve bununla birlikte bunu yönetme iddiasında olabilen ılımlı bir İslami yapıya sahip Türkiye. O anlamda AKP’yi çok güçlendirecek bir konjonktür yaşanmaya başladı. Bunu başarması için AKP’nin kendini serbest pazardan çok demokrasiyle bağlamlandırması, kendisini merkez sağ bir parti olarak konumlandırması gerekiyor. Türkiye’de İslam’ın sosyolojik ve kültürel temeli de var. Bu kültürel temel bir taraftan İslam’ı öteki olarak konumlandırırken, diğer taraftan bugün AKP’nin temsil etmiş olduğu Sünni İslam’ı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özüne kadar getiren, egemen ideoloji haline getiriyor. O yüzden AKP bu rahatlığı yaşarken, kendi tabanı, üzerine oturmuş olduğu İslami yapı temelinde Amerika’yla ve Ortadoğu’da olan bu gelişmelerle çelişkiye girme durumuna düştü. Bu üç boyutlu oldu. Bunlardan biri, İsrail sorununun, Ortadoğu’daki Müslüman kesim tarafından tüm sorunların anası olarak görülmesi. O yüzden, İsrail ve Amerika’daki yeni muhafazakâr ideolojinin mevcut yapısı, AKP’yi İsrail-Filistin sorununda taraf olma zorunluluğuna yöneltti. İkincisi, Irak’ta öldürülenlerin Müslüman olması. Üçüncüsü de son Felluce’den sonra yaşadığımız durumda, Irak’ın sadece Müslüman değil, Sünni ve Şiilerden oluşan bir yapıya sahip olması. O yüzden de Felluce’de örneğin yapılanlara itiraz eden AKP’nin Şiilere yapılanlara itiraz etmemesi gibi, garip, Sünni İslam yaklaşımından kaynaklanan kendi iç çelişkileri var. O yüzden de AKP’de de yapısal bir çelişki var gibi. AKP; bir taraftan dünya konjonktürü, bir taraftan Türkiye’nin geçirmiş olduğu dönemin bu yumuşak güç yapısı içinde önemli bir aktör olurken, diğer taraftan üzerine oturduğu taban, ideoloji ve kimlik temelinde bu olayı yürütememe gibi bir çelişki yaşıyor. Bu anlamda sorun çıkıyor. Bir taraftan önemli görünürken, diğer taraftan da önemli görünmesini gerektirecek işleri yapmakta zorlanıyor. Örneğin, Irak’ta Amerika’yı desteklemesi gerekirken, Irak’ta öldürülenler Müslüman oluyor. Ortadoğu’da, yani Büyük Ortadoğu Projesi içinde Amerika’nın Türkiye’ye atfetmiş olduğu rolü yerine getirmekte önemli bir hale gelirken, öteki taraftan bunun gereklerini yapmada büyük bir çelişki yaşıyor. Çünkü orada İsrail’in yanında yer alması gerekiyor. Halbuki Müslüman kimlik bunu engelliyor. Irak bağlamında da, İslam’ı belli bir Müslüman yorum üstüne kurduğunuz için Sünnilerle Şiiler arasındaki ilişkilerde tam olarak kendinizi konumlandıramıyorsunuz. Şiiler bugün seçimlerden galip çıkmış taraf ama, Irak’taki direnişi Sünniler götürüyor. Öbür taraftan AKP bu olayda önemli hale gelmişken, kendi kimliği de Sünnilik üzerine kurulduğu için çelişki yaşıyor. -O yüzden yumuşak güç denen şey sadece medyaya, Madonna’ya referans verilecek bir şey değil.- Yumuşak güç, demokrasiye doğru iç’ten dönüştürmesi gereken bir şey. Fakat yukarıdan aşağıya sert temelde olduğu zaman, onun konumlandırmış olduğu AKP bile bu süreçte ciddi bir çelişkiye düşüyor. Örneğin, Ortadoğu’daki bir diğer örnek İran, içindeki mücadelede toplum değişimini rıza yoluyla kendi içinde yapabilirse, başarılı olabilir. NPQ | “Küresel Dünyada Vatandaşlık: Avrupa Sorunlar, Türkiye Deneyimler” adlı çalışmanızdan yola çıkarak sormak istiyorum: Yumuşak gücün sağlanmasında önemli eksenlerinden biri olan vatandaşlık rejimiyle ilgili görüşlerinizi biraz açar mısınız? KEYMAN | Türkiye’de bugün AB süreci ve Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulmasıyla ilgili bir dönüşüm yaşanıyor. Bu dönüşümü olumlu ve olumsuz olarak görenler var. Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulmasını ne şekilde algıladığımız önemli. Esasında en genelde Kopenhag Kriterleri bireysel insan hak ve özgürlüklerinin belli bir demokratik platformda yaşanması. Türkiye’de siyasal anlamda demokrasiyle ilgili bir sorun yok. Ancak, demokratikleşmenin devlet toplum ilişkilerine yerleşmesiyle ilgili sorunlar var. O anlamda, örneğin kadın haklarında bir demokrasi eksiği var. Bireysel hak ve özgürlükler bağlamında bir demokrasi eksiği var. Türkiye demokratikleşmesini norm haline getirmiş fakat yerleştirememiş. Daha basit olarak ifade edecek olursak, Türkiye yasalarla demokratik reformlarını tamamlamış, fakat bunu uygulamaya sokmakta sorunlar yaşıyor. Böyle düşündüğünüz zaman, Türkiye’de 1980’lerden başlayan, 1990’larda iyice ortaya çıkan kimlik sorunları var. Bunlar önceden de olmasına rağmen artık küreselleşen dünyada bir dil buluyorlar ve kimlik sorunlarına çözüm önerileri istiyorlar. Bu öneriler bireysel ve kurumsal hak ve özgürlüklerle ilgili. Burada iki nokta dikkat çekiyor. İlki 1990’larda olduğu gibi bu taleplere güvenlik temelli yaklaşıldığında sorunları çözmüş olmuyoruz; ancak, pekiştiriyoruz. Sorunlar derinleşiyor ve bu, toplumsal taleplerin artmasına neden oluyor. İkincisi, AKP Hükümeti’nin yaşadığı temel paradoks. Bu sorunların birçoğu kimlik temelinde yaşanıyor; cinsel, azınlık ya da dinsel kimlik temelinde. Fakat karşılaştırmalı baktığımız zaman, bu kimlik temelinde olan sorunları kimlik temelinde çözmek mümkün olmuyor. O yüzden de bugün dünyanın yüz yüze kaldığı soruyla, Türkiye de yüz yüze kalıyor. Eğer var olan sorunların kimlik temelli olduğunu kabul edeceksek ve bu sorunları engellemenin ve bastırmanın çözüm olmadığının ve bu sorunları ortadan kaldırmadığının farkındaysak, aynı zamanda bu sorunlara çözümün kimlik temelinde olmadığını da biliyorsak, o zaman bu sorunları nasıl çözeceğiz? Burada yumuşak güç bağlamındaki vatandaşlık önem kazanıyor. Vatandaşlık şunu söylüyor. Türkiye’de bu sorunu yaşayıp çözüm arayanlar aynı zamanda Türk vatandaşı. O yüzden de kimlik temelinde yapılan her talep, esasında bir vatandaşlık hakkı talebi de içeriyor. Burada böyle bir şey tartışılıyor. Acaba kimlik temelli sorunları tartışmak, o sorunları kimlik temelinde çözmeyi mi gerektirir yoksa bu sorunları tanıyıp bu sorunlara vatandaşlık ekseninde yanıt bulabilir miyiz? Kimlik temelinde Kürt sorununa baktığımız zaman görüyoruz ki, AKP, konuya kimlik temelinde yaklaştığı için çelişki yaşıyor. Kürt sorunu temelinde aktif olmuyor. Oysa AKP Sünni Müslüman kimliğiyle iligili sorunlara çözüm bulunmasını istiyor; fakat Alevilerle ilgili sorunlarda Diyanet İşleri’nin düzenlenmesinde o kadar çözüm arayıcı değil. Diğer yandan, kadın sorunu temelinde, türban sorununu konu ettiğini ancak diğer kadın sorunlarına değinmediğini görüyoruz. O yüzden kimlik temelli şeylerde kendi sorununa çözüm bulurken diğerlerine çözüm bulmada aktif olmayan bir yapı oluşuyor. Aynı şey Kürt sorunu için de söz konusu Kürtlerin kimlik talepleri ve çözüm önerilerini Kürt temelinde yaptığınız zaman, birdenbire, bugün tartışıldığı gibi kurucu unsura kadar giden bir milliyetçilik söylemine kapılabiliyorsunuz. Aynı zamanda Yugoslavya ve Sri Lanka örneklerinde olduğu gibi, kimlik temelinde çözüm bulduğunuz zaman bu parçalanmaya gidebilir. Kimlik talebinde bulunan insanlar aynı zamanda vatandaş hakkı talebi de yapıyorlar. O yüzden de kimlik talebinde bulunanlar eksiklik hissettikleri için bu talebi yapıyorlarsa, bu eksiklik aynı zamanda vatandaşlık alanında da yaşanıyor. Bugün Türkiye’de yasal düzeyde herkes eşit vatandaş, fakat uygulamada bazı insanların birinci sınıf, bazılarının ikinci sınıf vatandaş olduğunu görüyoruz. Bu doğrultuda vatandaşlık, kendi vatandaşları arasında ortak dil kurup çokkültürlülüğü tanıyan, bu çokkültürlü alan üzerinde genişleyen ve bu bağlamda farklı kimliklerin birbirleriyle ilişkilerinde tutunmak zorunda oldukları sorumluluk anlayışını da gündeme getiren bir dönüşüme neden olur. Şu anda bir tartışma başlangıcı var. Bu tartışmanın vatandaşlık ekseninde yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sert güç temelindeki engellemeyle bu sorunlar bir yere gitmiyor. Buna çözüm, yumuşak gücün ekseni olan vatandaşlığın, yumuşak gücün öbür ekseni olan kimlikle denge içinde olması. Çünkü kimliğin etnik ve dinsel milliyetçilik gibi sert güce kaydığını görüyoruz. NPQ | Yeni dünya düzeninde ulus-devletin fonksiyon ve gücü nasıl değişecek? KEYMAN | 1990’ların başındaki neo-liberal küreselleşmede, tarihin sonu tezinin öngördüğü ulus-devletin ortadan kalkacağı saptamasının yanlış olduğu ortaya çıktı. Dünya çapında yaşanan işsizlik ve yoksulluk düşünüldüğünde, bu tip sorunlara ulus-devletsiz çözüm bulmanın mümkün olmadığı anlaşıldı. Aynı şekilde 1990’lardan bugüne yaşadığımız süreçte ulus-devleti sadece güvenlik ideolojisi olarak görmek de mümkün değil. Toplumsal talepler artık önemli. Bugün küreselleşmeden konuşulurken esasında ulus-devletin de dönüşüm sürecinden konuşuluyor. Bugün ulus-devleti önemi kaybolan bir yönetim aygıtı olarak değil, dönüşüm sürecindeki bir yapı olarak konuşuyoruz. Ulus-devletlerin fonksiyonlarında ciddi bir dönüşüm süreci yaşanacaktır ve yaşanmaktadır. Bu anlamda ulus-devlet; demokratikleşme, ekomonik kalkınma ve sosyal adalet sorunlarının çözümlerinin önemli referans noktalarındandır. Fakat, bir yerlerde tek tek ulus-devletler olduğu gibi belli yerlerde bölgesel anlamda işbirliği içinde olan ulus-devlet de olabilir. Bu dönüşüm, yumuşak güç temelinde olan bir dönüşümdür. Yani sadece devlet merkezci bir siyaset anlayışıyla olabilecek bir şey degil. O yüzden ben bunu devlet merkezci siyasetin bittiği ve ulus-devletin öneminin arttığı bir dönem olarak değerlendiriyorum. Ulus-devleti topluma karşı koruyan milliyetçi fantezilere bürünmüş bir siyaset anlayışının bittiği bir dönem olarak algılıyorum.

 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:26 | 0 fav | etiket:  

 

 

İki Ruhlu Avrupa

ORHAN PAMUK, TÜRKIYE’NIN EN TANINAN ROMANCISI, “BENIM ADIM KIRMIZI”, “YENI HAYAT” VE “BEYAZ KALE” GIBI KITAPLARININ ARDINDAN YAYIMLANAN SON ROMANI “KAR”, TÜRKLERIN YÜREKLERINDEKI VE ZIHINLERINDEKI LAIKLIK, MILLIYETÇILIK VE ISLAM ÇATISMALARINI ISLIYOR. KASIM AYININ BASLARINDA, NPQ YAYIN YÖNETMENI NATHAN GARDELS, PAMUK ILE BIR SÖYLESI YAPTI.
NPQ | Toplumu çürüten “Allahsız” kimseleri öldürmeye odaklanmış radikal İslamcılar’ın imgeleminin içine kendini yerleştirmiş bir romancısınız; Amsterdam’da sokak ortasında Theo Van Gogh’u vurup sonra da boğazını keserek öldüren genç Faslının aklından neler geçiyordu sizce? (Van Gogh, muhafazakâr İslam kültürlerinde kadına yönelik davranışları eleştiren bir film yapmıştı – yayımcının notu.) ORHAN PAMUK | İslamcı köktendinciler olarak adlandırılan bu kimselerin gerçekleştirdiği vahşetin ve hoşgörüsüzlüğün hiçbir mazereti olamaz. Son 20 yıldır, tıpkı Van Gogh gibi köktendinciler tarafından öldürülmüş pek çok laik biliyorum; bu insanlar dinsel baskı karşısında yılmaksızın ifade özgürlüğünü savunuyorlardı. Siyasal olarak bu köktendincilerden nefret etsem de, bunlar, Usame Bin Ladin gibi dünya için tehlike oluşturduklarından benim düşmanım olsalar da, romanım “Kar”da köktendincilerin karanlık sularına girdim; bunun nedeni, bu kişilerin kafalarında neyin olup bittiğini anlamak istememdi. Neden bu kadar öfke duyuyorlardı? Aslında bu, konuşma özgürlüğünü anlayamamış bir insandır; bu kişi, kendi bildiği doğrulardan söz etmeyen ve hayalindeki saflığı kirleten her sanat yapıtı karşısında kolayca öfkelenebilir. Bu kişi, yaptıklarına yanıt olarak karşısındakini öldürmekte kendini özgür hisseder. Bu kişi, Avrupa’da göçmen olarak bulunan, özellikle de camiler ve iletişim ağları yoluyla bir araya gelen Müslüman azınlığın öfkesini de dışavurmak istiyor. İtildiklerini, hor görüldüklerini, temsil edilmediklerini duyumsuyorlar. Tüm o servetin içinde yoksul durumdalar ve yaşam koşulları berbat. Benim düşüncem o ki, İslam çoğunlukla bir bahane. Öfke daha çok ulusal, Batı karşıtı duygular niteliğinde. Kendilerini görmeyen düşman ülkeye ve kültüre karşı gözü dönmüş bir kızgınlık var. Yok olmuşlar da görünmüyorlarmış gibi hissediyorlar. Dikkate alınmıyorlar. Türkiye’de de milliyetçi, Batı karşıtı duyguların kendilerini İslam’a yönelik bir sempati biçiminde dışavurduğu görülebiliyor. Ama bu daha çok bizim ülkemizle Batı’nın zengin ülkeleri arasındaki servet farkına kızgınlıktan kaynaklanan daha ortak bir milliyetçi duygu. NPQ | V. S. Naipaul’un “orada bir yerlerde (İslam dünyasında) kendi başarısızlığının nedeni olarak başka bir uygarlığın, Batı’nın başarılarını gören bir öfke seli var” sözlerine katılıyor musunuz? PAMUK | Naipaul, sömürgecilik-sonrası yoksul ülkelerin orta sınıflarını çok iyi anlıyor ve söylediklerinde bir yere kadar haklı. Ama Birleşik Devletler’in başını çektiği Batı, pek çok hata işliyor –örneğin, Irak’ın işgal edilmesi, bu savaştaki barbarlık ve Filistin’deki ağır işgale verdiği destek; bu hatalar yalnızca Müslümanları değil, tüm dünyayı öfkelendiriyor. Bu öfke yaratan saldırganlığa ve diğer politikalara da dikkat çekilmeli. Bu sorunlar yalnızca o yoksul, kafası karışık, mutsuz, sefil, yanlış temsil edilen, milliyetçi kalabalıklardan değil, aynı zamanda Batı’nın tutumlarından da kaynaklanıyor. NPQ | Hollanda gibi hoşgörülü bir ülkenin İslam adına bir sanatçıya saldıran teröriste vereceği uygun yanıt ne olabilir? PAMUK | Aşırılık yanlısı teröristlerle bu teröristlerin ait olduklarını sandıkları İslam uygarlığı arasına çok kalın bir çizgi çekilmeli; bu, medya tarafından çokça silinen bir çizgi. Hollanda’da Van Gogh’un öldürülmesinden sonra pek çok Türk okulu saldırıya uğradı ve kundaklandı. Ama Türkiye’de biz liberal laikler, bunun Hıristiyan uygarlığı tarafından yapılmış bir eylem olduğunu ilan etmedik. Hayır, biz, böyle şeyler yapanların Avrupa’daki ırkçılar ve aşırı milliyetçiler olduğunu söyledik. Türkiye’de yalnızca köktendinci gazeteler Hıristiyanlığı suçlayan bir tutum almışlardır. Ama Batı’daki medya için İslam’ı suçlamak işin kolayı. Aslında okul ve cami kundaklamakla Van Gogh’u öldürmek arasında bir fark yok. NPQ | Mesele yalnızca terörist eylemler değil, aynı zamanda muhafazakar Müslüman göçmenlerin, diyelim kadın haklarına ya da homoseksüelliğe hoşgörülü ve liberal yaklaşan Avrupa normlarını kabul etmedeki isteksizlikleri. Pim Fortuyn’dan Van Gogh’a ya da Oriana Fallaci’ye kadar kendini “postmodern popülist” adlandıranlar kimseler, tam da bu nedenle, çatışmanın nedeninin gerçekten de muhafazakâr İslam kültürü olduğunu söylemişlerdi. PAMUK | Oriana Fallaci’nin İslam görüşü gerçekliğe dayanmıyor. Gerçekte var olmayan bir dine ilişkin hayali bir kurmaca. Müslüman göçmenlerin iki, üç ya da dört kuşaktır yaşadığı ülkelerdeki bütünleşmenin başarısızlığından gene büyük ölçüde o ülkeler sorumlu. Bu bir tek İslam’ın, Türkiye’nin ya da Fas’ın başarısızlığı değil, aynı zamanda Almanya’nın, Hollanda’nın ve Fransa’nın da sorunu. Yeni göçmenlere gelince, söz konusu muhafazakâr hoşgörüsüzlük bir sorundur, katılıyorum. Ama o yoksul ve ağır işlerde çalışan Müslümanların okullarıyla camilerini yakanlardaki hoşgörüsüzlük de sorundur. NPQ | Ama Müslümanlar Avrupa’da yaşayacaklarsa, eninde sonunda kendilerini kabul eden ülkenin liberal kültürel normlarına direnmek yerine, onları kabul etmeleri gerekmez mi? PAMUK | Yalnızca Avrupa’da değil, Türkiye’de de öyle. İslam toplumları homoseksüellere, kadın haklarına, azınlık haklarına karşı hoşgörülü olmalılar; bu, bizim de bugünlerde Türkiye’de yaşadığımız bir sorun. Ama bunlar İslam toplumları içindeki sivil toplumla, liberallerle, demokratlarla, laiklerle başarılmalı, Amerikan bombalarıyla ya da uygarlıklar hakkında hayali genel yargılar üretmekten zevk alan milliyetçi ve bayağı entelektüellerle değil. NPQ | Avrupa’daki Müslüman varlığı yalnızca göçmenlerle değil, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda da gündeme geliyor. Sizce Türkiye, üyelik hakkı kazanmak için –Türkiye’de bazı radikal İslamcıların ve milliyetçilerin dalga geçtikleri gibi– “Avrupa’nın taklidi” mi olmalı? PAMUK | “Kar” romanımda, Kars’taki İslamcılar, İstanbul’dan gelmiş ve bir süre Frankfurt’ta yaşamış olan, kendi insanlarını aşağı gören, Avrupalı olmak isteyen Ka ile dalga geçiyorlar. Bu benim görüşüm değil. Haklı değiller. Yüzyıldan fazla bir süredir Türkiye Batılılaşmak için inanılmaz bir çaba gösteriyor. Değişime kızan bu muhafazakârlar, İslamcılar ya da Batı-karşıtları, biz liberal laikleri “Avrupa’nın özentileri”, taklitçiler olarak adlandırıyorlar. Bunu umursamıyorum. Türkiye kendi yoluyla –Avrupa’nın dışında– Batılılaşmış ve modernleşmiştir. Artık “taklit Avrupalılar” olma düzeyini çoktan aşmış durumdayız. Öte yandan romanımda dikkat çektiğim bir başka nokta da şu: İnsanlar bu Batılılaşma yolunda gitmekten hoşlanmıyor diye, onları bombalamamalı ya da öldürmemelisin. Hor görmemeli, onlara aptal dememelisin. Duydukları huzursuzluğu, öfkeyi anlamak ve bununla ilgilenmek zorundasın. Duydukları korkuya ve güvensizliğe karşı merhamet göstermelisin. Dünyayı küreselleştirmek istiyorsan, bunu yapmak zorundasın. Bu zor bir görev. İşi yalnızca Oriana Fallaci gibi ahmaklara bırakamazsın; bunların benim dünyama ilişkin son derece bayağı bir anlayışları var. Bir uygarlığı ileriye götürmeye çalışmak ile, öfkeli de olsalar, siyasal olarak tamamen yanlış bir retorikle de doldurulmuş olsalar, insanlara karşı mide bulandırıcı bir tutum almak arasında bir fark olmalı. NPQ | Müslüman göçmenler tüm Avrupa’da büyük azınlıklar halini aldıkça, hele bir de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması durumunda, Avrupa’nın da “Kar” kitabındaki kararsız olay kişileri gibi “iki ruhu” olmayacak mı? PAMUK | Evet iki ruh; bu bizim Türkiye’de ve Avrupa’da ortak özelliğimiz. Eğer Türkiye, diyelim bir 15 yıl içinde Avrupa’nın parçası haline gelecekse, kesinlikle kökten biçimde değişmek zorunda. Ama Avrupa da öyle. Avrupa daha demokratik, çok dinli, kendine güvenli bir toplum olarak kendini yeniden kurmalı, yeniden düşünmeli; dine ya da peri masallarına değil, hoşgörülü bir milliyetçilik karşıtı görüşe dayanmalı. NPQ | Ama romanınızda, “iki ruhlu” baş kahraman Ka, sonunda Frankfurt’ta İslamcılar tarafından vurularak trajik bir biçimde ölüyor. Bu iki ruh birbirlerini çelmeliyorlar çünkü bir noktadan sonra uyuşamıyorlar. Türkiye ile Avrupa da böyle bir riskle karşı karşıya mı? PAMUK | Türkiye’ye bir ruhu, bir yaşam tarzını, bir varoluş biçimini dayatmaya çalışan bir sürü otoriter siyasetçi geldi. Bazıları askeri yollarla Batıcı laikliği dayatmaya çalıştı, bazıları ise Türkiye’nin sonsuza kadar gelenekçi ve İslamcı kalmasını istedi. Bu yaklaşım, Türkiye’de demokrasiyi yok etti. 1980’deki darbenin sorumlusu da bu anlayıştır. İki ruha sahip olmak iyi bir şeydir. Tıpkı bir insan gibi, bir ülkenin de iki ruha sahip olabileceğini anlamalıyız. Bu ruhlar birbirleriyle durmaksızın bir diyalog halindeler; birbirleriyle dalaşıyor, birbirlerini değiştiriyorlar. Demokrasi demek, kesinlikle bu iki ruh arasında diyalog sağlanabilmesi demektir. NPQ | Gene de, hiçbir mutlak doğruya inanmayan bir postmodern toplumla, mutlak doğruya inanç üzerine kurulmuş bir uygarlık arasında bir noktadan sonra uyuşmazlık doğmaz mı? PAMUK | İslam’ın modernlikle ya da laiklikle uyuşamaz olduğuna ilişkin bu fikir, köktendinci mantık tarafından da benimseniyor. Liberaller, demokratlar ya da Batılı düşünürler İslam üzerine bu tür genel, kaba ve değişmez özler olduğunu varsayan gözlemler yapmayı, ayrıca ikide bir, bazılarını kendilerinin uydurdukları yeni sorunlar gündeme getirmeyi artık bırakmalılar. Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam’ın tüm tarihi, Kitap’ta yazanla tarihte olan, dünyada yaşananlar arasında oluşmuş bir sentezdir. İslam kendi başına saf bir şey değildir; dünyada olup bitenle, tarihle bağlantılıdır. İslam uzun süredir Batı’nın varlığından ve dünyadaki durumdan etkileniyor. Orada bir yerde saf bir İslam yok. Buna ancak köktendinciler inanır. Türkiye’de olanlara bir bakın. Bir zamanlar İslamcı olan bir partimiz, şimdi Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmak gibi bir tarihsel görev üstlenmiş, halk tarafından da desteklenen az çok Batı tarzı bir partiye dönüştü! Bu çok ölçülü bir yaklaşım ve pek çok Türk de buna ikna olmuş durumda. NPQ | İki yıl önce Davos’ta, Türkiye’nin ılımlı Müslüman lideri Başbakan Erdoğan, başı örtülü olan eşiyle birlikte bir resepsiyon verdi. Resepsiyonda, radikal İslamcılar’ın protestosu yüzünden Nijerya’dan ayrıldıktan sonra Londra’da yapılan Dünya Güzellik Yarışması’nı henüz kazanmış olan (başı açık) Türk güzellik kraliçesi de bulunuyordu. Yeni Türkiye imajı bu mu? PAMUK | Evet. Bugünlerde Türkiye’de yazar olmanın eğlenceli yanlarından biri de, önceden hesaplanmadan oluşmuş ironik imajlar bolluğu içinde olmanız. Bunları izlemek ve yazmak büyük bir eğlence. Her iki taraf da biraz utangaçtı: güzellik kraliçesiyle yan yana bir İslamcı politikacı; Müslüman bir başbakan tarafından desteklenen güzellik kraliçesi, tuhaf bir var oluş –pek sık rastlanan bir görüntü değil. Bu, gerçekte yaşananlar hakkında çok şey söylüyor. Daha fazlasını da göreceğiz. Bu da beni mutlu ediyor. Bu ironilere gülebildiğimizde, gerilimler yumuşayacak.