BARACK HUSEYİN OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni ‘The Audacity of Hope’ UMUD'UN CÜRETKÂLIĞI BARACK OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni • Senatör Barack Obama’nın Federal Haber Servisi tarafından sağlanan Chicago’da yaptığı zafer konuşmasının tam metni: Eğer Amerika’nın her şeyin mümkün olduğu bir yer olduğunu, kurucularımızın rüyalarının hâlâ canlı, demokrasimizin hâlâ güçlü olup olmadığını sorgulayanlar varsa işte bu akşam onlara cevabınızdır. Bu cevap, oy vermek için okul ve kilise önlerinde bu ülkenin tarihinde görülmemiş uzunlukta kuyruklar oluşturan, saatlerce bu kuyruklarda bekleyen, pek çoğu belki de hayatlarında ilk kez, bu kez farklı olabileceğine, bu farkı kendi seslerinin yaratabileceğine inananların cevabıydı. Bu cevabı veren genç, yaşlı; zengin ve fakir; Demokrat ve Cumhuriyetçi; siyah ve beyaz; Latin, Asyalı, yerli, gay, özürlü; yani kısaca tüm Amerika dünyaya şu mesajı gönderdi: Biz hiçbir zaman sadece bir bireyler topluluğu değildik, biz hiçbir zaman sadece bir kırmızı ve mavi eyaletler topluğu olmadık. Biz her zaman Amerika Birleşik Devletleri olduk. Uzun bir geri dönüş oldu ve bu kritik anda, tanımlayıcı anda “değişim” Amerika’ya geri geldi. Biraz evvel Senatör McCain’den çok hoş bir mektup aldım. Bu kampanyada kendisi uzun süre uğraş verdi. Amerika için pek çok zorluğa katlandı. Teşekkür etmeliyiz bu cesur ve özverili lidere, tüm hizmetleri için. Kendisini ve Senatör Palin’i kutluyorum ve kendileriyle gelecek aylarda bu ulusun yeni “yeminini” oluşturmak ve kendileriyle çalışmak için sabırsızlanıyorum. BÜYÜKANNEM BENİ İZLİYOR • Bu yolculukta yardımcım Joe Biden’a teşekkür etmek ve kutlamak istiyorum, tüm kalbiyle bu süreçte destek verdi, ve işte karşınızda Amerikan Başkan yardımcısı Biden. Ve sıradaki “First Lady”, geçtiğimiz 16 seneki hayat arkadaşım, evimizin temel taşı, Michelle Obama. Ve Sasha ve Malia. Sizleri çok ama çok seviyorum. Evet, bugün belki bizlerle değil, ancak Büyükannem bizi biryerlerden seyrediyor, tüm ailemizi biraraya getiren büyüklerimi buradan özlemle anıyorum, onlara çok şey borçluyum. Kampanya sorumlusu David Plouffe ve baş stratejistim David Axelrod, siyaset tarihinin en etkili kampana takımıyla bana destek verdi, sizlerin sayesinde başardım ve sizlere müteşekkirim. Ama, her şeyin ötesinde bu zaferi sağlayanları asla unutmayacağım, yani sizleri. Bu görev için pek de “olası” lider değildim başlarda. Maddi ve manevi olarak güçlü bir destekle başlamadık. Kampanyamız Washington’un sokaklarında değil, Des Moines’in arka taraflarında, Concord’un oturma odalarında, Charleston’un verandalarında kabuklarını kırdı. Çalışan erkekler ve kadınların, az da olsa biriktirebildiklerinden ayırdıkları 5-10-20 dolarlarla filizlendi bu kampanya. Kendi nesillerinin “mit”lerine inanmayan gençlerin desteğiyle güçlendik, başka şehirlerde buldukları işler ve kazanç kapıları için evlerinden uzaklaşan, az kazanca ve uykuya tahammül eden, acı soğuk ve kavurucu sıcakta kapı kapı dolaşan ve gönüllü olarak çalışan milyonlarca Amerikalı, “insanların hükümeti, insanlar tarafından kurulmuş ve insanlar için çalışacak bir hükümet” fikrinin Dünya üzerinde varolduğunu gösterdiler. Bu sizin zaferiniz. Biliyorum sizler sadece seçim kazanmak için bunu yapmadınız ve biliyorum ki benim için de yapmadınız. Bunu ileriki görevimizin büyüklüğünü anladığınız için yaptınız. Şimdi bu geceyi kutlarken bile yarının bize hayatımızın en büyük sorunlarını getireceğini biliyoruz-iki savaş, tehlike altında olan bir gezegen, asrın en kötü mali krizi. Biz bu gece buradayken bile, Irak’ın çöllerinde ve Afganistan’ın dağlarında hayatlarını bizim için riske atan ve bu amaçla uyanan cesur Amerikalılar var. Çocukları uyuduktan sonra uyuyamayıp, mortgage’ı, doktor faturalarını nasıl ödeyeceklerini, çocuklarının üniversite masrafları için nasıl para biriktireceklerini düşünen anne babalar var. SİZE DÜRÜST OLACAĞIM • Kullanıma geçirmek için yeni enerji ve yaratmak için yeni iş kolları; inşa etmek için yeni okullar, göğüs gereceğimiz tehditler ve onarılması gereken ittifaklar var. Önümüzdeki yol uzun olacak. Yokuşumuz dik olacak. Oraya bir yılda ya da bir dönemde varamayabiliriz, ama Amerika, oraya varacağımıza dair hiçbir zaman bu gecekinden daha umutlu olmadım. Size söz veriyorum biz oraya varacağız. Aksilikler ve yanlış başlangıçlar olacak. Başkan olarak verdiğim karar ya da politika ile fikir birliği içinde olmayan çok kişi olacak ve biliyorum ki yönetim olarak her problemi çözemeyeceğimizi de biliyoruz. Ancak karşılaştığımız sorunlarla ilgili size hep dürüst olacağım. Sizi dinleyeceğim, özellikle aynı fikirde olmadığımız zaman sizi dinleyeceğim. Ve hepsinden önemlisi, bu milletin ABD’de 221 yıl boyunca, ev ev, tuğla tuğla ve nasır tutmuş elleriyle bu işi nasıl başardığını göstermek için katılımınızı isteyeceğim. Bundan 21 ay önce kışın soğuğunda başlattığımız iş bu sonbaharın sonunda bitmemeli. Tek başına bu zafer bulmaya çalıştığımız ‘değişim’ değil-Bu bizim değişimimizi hayata geçirmek için sadece bir şans. Ve bu işlerin eskisi gibi yürüdüğü duruma geri dönersek bunu başaramayız. Bu sizsiz de olmaz. Bu yüzden ele ele verip çok çalışmak için gerekli olan yurtseverliğin, hizmetin ve sorumluluğun yeni ruhunu, sadece kendimizin değil başkalarını da kollamak için hep birlikte çağıralım. Şunu hatırlayalım, sokaklar ısdırap çekerken, müreffeh bir Wall Street’e sahip olamayız- bu ülkede, millet olarak tek bir halk olarak düşeriz ya da yükseliriz. Gelin, politikamızı uzun yıllardan beri zehirleyen aynı yurtseverliğe, küçüklüğe, hamlığa düşmenin cazibesine direnelim. Hatırlayalım ki, kendine inanç, bireysel özgürlük ve milli birlik değerlerine dayanan parti; Cumhuriyetçi Parti’nin afişini Beyaz Saray’a taşıyan adam bu eyaletten çıktı. Bu değerler, hepimizin paylaştığı değerler ve Demokratik Parti bu gece büyük bir zafer kazandı, biz bunu alçakgönüllülük ve gelişimimizde karşılaştığımız bölünmeleri iyileştirmek için gösterdiğimiz azimle başardık. Lincoln’ın bizden daha fazla bölünmüş bir millete seslendiği gibi “Biz düşman değiliz, biz arkadaşız... Tutkumuz zarar görmüş olabilir ama bu duygusal yakınlık bağlarımızı kırmaya kadir olmamalı” Ve şimdiye kadar desteğini gördüğüm siz Amerikalılar- Sizin oyunuzu kazanmış olmayabilirim, ama sesinizi duyuyorum, sizin yardımınıza ihtiyacım var ve ben sizin de başkanınız olacağım. Ve siz... Bu akşam bizi, bizim kıyılarımızın ötesinden izleyenler, parlamentolardan ve saraylardan ve siz, dünyamızın unutulmuş köşelerinde radyo başına toplanıp bizi izleyenler...hikâyelerimiz tekil, ama kaderimiz paylaşılmış ve Amerikan liderliğinin yeni şafağı elimizde. Bu dünyayı alaşağı etmek isteyenler...biz sizi yeneceğiz. Barış ve güvenlik arayanlar...biz sizi destekliyoruz. Ve siz Amerika’nın fenerinin hâlâ eskisi kadar parlak olmadığını söyleyenler...bu akşam bir kez daha kanıtladık ki milletimizin gerçek kudreti askeri ya da ekonomik gücümüzden değil, demokrasi, özgürlük, fırsat ve asla boyun eğmeyen umudumuz olan ideallerimizden aldığımız dayanma gücünden geliyor. Bu yüzden Amerika’nın gerçek dahiliği Amerika’nın değişeceğine dair inancımızdır. Birliğimiz mükemmelleştirilebilir. Ve şimdiye kadar başardıklarımız yarın başarabileceklerimiz ve başarmamız gerekenlerle ilgili umut veriyor. Bu seçim içinde birçok ilki ve gelecek nesillere anlatılacak birçok hikâyeyi barındıran bir seçim oldu. ATLANTA’DAKİ 106 YAŞINDAKİ?KADIN • Ama bu gece aklımdaki şey, Atlanta’da oyunu kullanan kadın. O, aslında seslerinin duyulması için kuyrukta bekleyen milyonlarca insana benzerlik gösteriyordu, tek bir farkla, Ann Nixon 106 yaşında bir kadın. Köleliğin terk edildiği bir neslin hemen ertesinde doğmuş bir kadın; caddelerde arabalar, gökyüzünde uçakların olmadığı ve onun gibi bir insanın kadın ve siyah olduğu için oyunu kullanamadığı bir zamanda doğmuş bir kadın. Ve bu akşam, hayatının yüz yılını geçirdiği Amerika’yı düşünüyorum, kalp ağrısı ve umut; mücadele ve ilerleme; yapamayacağımızın söylendiği yıllar, ve Amerika’nın “Evet yapabiliriz” inancı. Kadınların susturulduğu ve umutlarının azledildiği bir zamanda yaşayan kadın, onların ayağa kalkıp seslerini duyurup oy pusulasına ulaşmayı bekledi. Evet yapabiliriz. Çölde çaresizlik toprakta depresyon hüküm sürerken Yeni Anlaşma ile birlikte korkulara galip gelinebileceğini, yeni görev, yeni ve ortak bir amaca ulaşılabileceğini gördü. Evet yapabiliriz. Limanlarımıza bombalar yağarken ve tiranlar dünyayı tehdit ederken, o kadın demokrasinin korunduğu ve yeni neslin yükseldiği ana tanıklık etmek için oradaydı. Evet yapabiliriz. Montgomery’deki otobüsler, Birmingham’daki hortumlar, Selma’daki köprü ve Atlanta’daki bir rahibin “Bunun üstesinden gelebiliriz” dediği zaman oradaydı. Evet yapabiliriz. Bir adam Ay’a ayak bastı, Berlin’deki duvar yıkıldı, bilimimiz ve hayal gücümüzle bir dünyayla iletişim kuruldu. Ve bu yıl, bu seçimde parmağını monitöre değdiren bu kadın Amerika’da geçirdiği en iyi zamanlar ve en kara saatleri geçirdiği 106 yıldan sonra oyunu kullandı, çünkü Amerika’nın nasıl değişeceğini biliyordu. Evet yapabiliriz. AN BİZİM ANIMIZDIR • Amerika, şimdiye kadar uzun yol aldık. Çok şey gördük. Ama yapmamız gereken çok şey de var. Bu yüzden bu gece, gelin kendimize bir soru soralım- eğer çocuklarımız diğer yüzyılı görecek kadar yaşarsa; eğer benim kızlarım Ann Nixon Cooper’ınki kadar uzun bir ömür geçirme şansına sahipse, ne tür bir değişim görecekler? Nasıl bir ilerleme kaydedeceğiz? Şimdi bu çağrıyı cevaplama zamanı. An bizim anımızdır. Zaman bizim zamanımız- insanları işleri geri göndermek, çocuklarımıza fırsat kapıları açmak; refah ortamını geri getirmek ve barışa katkıda bulunmak; Amerikan rüyasını geri çağırmak ve kökten gerçekliği tekrar doğrulamak ki bu kökten gerçeklik, hepimizin bir olduğu, nefes aldığımızda umut ettiğimizde, bize yapamayacağımızı söyleyen sinizm ve kuşkuyla karşılaştığımızda ruhlarımızı birleştiren bu ebedi öğretiyle cevap vereceğiz: Evet yapabiliriz. Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun, Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun. Taraf Gazetesi'nden alınmıştır. www.blogmedya.deriz.biz
Obama böyle önemli bir dönemde ABD'nin yeni bir yöne gitmeye ihtiyacının olduğunu ve kendisinin de bu yüzden ABD'nin başkanı olmak istediğini vurguladı.
''İhtiyacımız olan değişikliği bu ülkeye verebilirsiniz'' diyen Obama, Cumhuriyetçiler'in başkan adayı McCain'nin son 8 yıldır Bush yönetiminin politikalarının yüzde 90'una evet dediğini, ekonomik konularda George Bush'tan farklı ne yapacağını hala söyleyemediğini belirtti.
“Orta direği yeniden inşa edelim” Obama, yazısında ABD'nin en zengin işadamlarının başında gelen Warren Buffett'in kendine destek vermesinden de gurur duyduğunu kaydederek, ABD'de ''orta direği yeniden inşa etmeyi'' ve ilk aşamada 2 milyon insana iş yaratmayı amaçladığını söyledi. Obama, yazısında izleyeceği sosyal politikalar hakkında da bilgi verdi.
Dış politikadaki önceliklerden de söz eden Obama, Irak'taki savaşı sorumlu bir şekilde bitirerek bu ülkede ayda 10 milyar dolar harcamaya son vereceğini açıkladı. Artık Iraklılar'ın kendilerinin öne çıkmaları gerektiğini ifade eden Obama, ABD'ye 11 Eylül 2001'de saldıran Bin Ladin ve El Kaide teröristleriyle de savaşı da sona erdireceğini, 21. yüzyılın tehditlerini yenmek için yeni ortaklıklar kuracağını söyledi.
Obama, yazısının sonunda Amerikalı seçmenlere seslenerek “Sizden ülkemizin tarihinde yeni bir bölüm açmanızı istiyorum... Bana oy verirseniz sadece bu seçimleri kazanmakla kalmayacağız aynı zamanda birlikte hem bu ülkeyi hem de dünyayı değiştireceğiz'' diye konuştu.
McCain liderlik özelliklerini vurguladı
Cumhuriyetçi Parti başkan adayı John McCain de yazısında, ABD'nin karşılaştığı güçlükler karşısında derhal harekete geçmesi gerektiğini belirterek, ''Gelecek 4 yılda, son 8 yıldır yaptığımız gibi şansımızın değişeceğini umarak bekleyemeyiz, derhal harekete geçmeli ve bunun için mücadele etmeliyiz'' dedi.
McCain, Wall Street bankalarının ve Washington'daki liderlerin başarısız olduğunu kaydederek, ABD'yi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayan ''Amerikan ailesine ve küçük iş yerlerine'' önem verilmesi gerektiğini söyledi.
Demokratlar'ın küçük ölçekteki iş yerlerini vergilendirerek ekonomiyi kötüye götüreceklerini savunan McCain, kendisinin ise vergileri düşüreceğini belirtti. ''Korumacılık ve vergi arttırımı ekonomi için yanlıştır'' diyen McCain, Obama'nın bu yöndeki politikalarının ülkeyi Büyük Bunalım'daki dönem gibi bir döneme götürebileceğini savundu.
McCain, ABD'deki enerji politikalarının da son 30 yıldır başarısız olduğunu ifade ederek, doğalgaz ve petrol almak için Amerikan değerlerine karşı çıkan ve ABD düşmanlarını finanse eden ülkelere 700 milyar dolar göndermeyi durduracağını, ABD'de enerji üretmek istediğini ve alternatif kaynaklara yönelinmesi gerektiğini belirtti.
Guantanamo’ya kilit vaadi Dış politikadaki önceliklerinden de söz eden McCain, Irak'tan Amerikan askerlerini erken ve koşulları gözetmeden geri çekmenin ABD ordusunun Irak'ta son 18 aydaki kazanımlarını yok edebileceğini vurguladı. ABD ordusunun El Kaide'ye karşı da özellikle Irak'ta yıkıcı darbelerde bulunduğunu belirten McCain, ancak El Kaide teröristlerinin Pakistan sınırında hem Kabil, hem de İslamabad'daki hükümetleri devirmeye çalışanlar arasında sığınak bulduğunu söyledi. McCain, Afganistan'da da bir kriz noktasına yaklaşıldığını kaydederek, sadece asker sayısının arttırarak bir şey yapılamayacağını Afganistan'da yeni, kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç olduğunu söyledi.
McCain, yazısında Demokrat başkan yardımcısı adayı Joe Biden'ın ''yeni başkan adayı eğer ulusal güvenlik liderliğinde zayıf görülürse karşı karşıya kalacağı testler de o kadar ağır olacaktır'' sözlerine yer verdi ve kendisinin bu özelliklere sahip olduğunu anlattı.
McCain, isim vermeden Obama'yı eleştirerek başkan olduğunda ''tehlikeli diktatörlerle koşulsuz zirveler düzenlemeyi teklif etmeyeceğini'' de belirterek, Guantanamo hapishanesini kapatacağını ve işkenceyi yasaklayacağını vurguladı. McCain, ''şiddete başvuran İslamcı aşırılarla'' mücadelesinin de devam edeceğini kaydetti.
McCain, sözlerinin sonunda ABD'nin istisnai bir liderliğe ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak, kendisinin buna hazır olduğunu, hayatını ABD güvenliği ve refahına adadığını bildirdi.
ABD’nin yeni başkanı olarak seçilen ve halka “değişim” vaat eden Barack Obama’nın, seçim kampanyası sırasında gerek kendi ülkesinde, gerekse uluslararası çapta önemli olan vaatleri, 5 ana başlıkta toplanıyor.
Reuters’ın analizine göre Obama’nın vaatleri ve seçilmesinin olası sonuçları şunlar olabilecek: 1. Obama, Irak’taki askerleri belirli bir düzen içerisinde çekmeyi, bu ülkedeki ABD askerlerini, her ay 1 tugay olmak üzere tamamen çekmeyi ve Afganistan’a daha fazla asker kaydırmayı vaat etmişti. Demokratlara oy veren seçmen, bu vaadini yerine getirmesi için Obama’ya baskı yapabilecek. Ancak Obama, son gelişmeleri, özellikle ABD’nin Irak’taki varlığının son aylarda sağladığı kazanımları dikkate alarak, bu vaadini yerine getirme konusunda yavaş davranabilir. 2. Obama, 20 Ocak 2009’da görevini devralacak. ABD ekonomisinde halkın tüketim harcamalarının arttırılarak ekonomik durgunluğa karşı mücadele edilmesini amaçlayan “ikinci teşvik paketi” bu tarihe kadar Başkan George Bush yönetimi ve Kongre tarafından yasalaştırılmazsa, Obama ve Kongre’deki demokratlar paketi geçirebilir. 3. Obama, kredi krizi içerisinde bulunan ve bu yüzden Wall Street’te hisse senetlerinin zayıflamasına, halkın emeklilik fonlarının değer kaybetmesine yol açan finans sektöründe yeni düzenlemeler için muhtemelen bir dizi adım atacak. 4. Obama, yıllık geliri 200 bin doların altında olan Amerikan vatandaşlarına vergi indirimi vaat etmişti. Bu kesim, toplam vergi mükelleflerinin yüzde 95’ini oluşturuyor. Obama, yıllık geliri 250 bin doların üzerinde olanların vergilerini ise arttıracağını söylüyordu. Ancak Obama ve Kongre’deki Demokratlar bu vaatlerinden kısmen geri adım atabilir. Vaatlerde belirtilenden daha küçük bir kesimin vergilerinde indirim, vaatlerde belirtilenin daha fazla bir kesimin vergilerinde ise arttırıma gidebilir. 5. Obama başkan seçilirse, ABD karşıtlığı ile tanınan devletlerin liderleriyle önkoşulsuz olarak görüşmeyi arzuladığını belirtmişti. Bu ülkelere örnek olarak İran, Küba ve Venezuela sayılabilir. Ancak Obama’nın bu ülke liderleriyle görüşmesi, ABD’nin bu ülkelerle diplomatik trafiği yoğunlaştırdığı oranda anlamlı olabilecek.
Barack Huseyin Obama'nın yeni ABD başkanı seçilmesiyle birlikte
Washington yönetiminin iç ve dış politikasında birçok değişiklik olması bekleniyor.
Değişiklik mesajını, seçimin ardından yaptığı zafer konuşmasında da veren Obama'nın, Irak'taki Amerikan askerlerinin sayısı, Küba, Irak, İran politikaları, enerji politikası ve diğer birçok konuda yapmayı vaat ettiği değişiklik alanları şunlar:
Venezuela-ABD ilişkileri Venezuela, seçimden önce yaptığı açıklamada, Obama'nın başkan olmasıyla birlikte iki ülke ilişkilerinde yeni bir sayfa açılabileceğini açıkladı.
Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, kendisini devirmeye çalışmakla suçladığı Washington'la, Obama başkanlığında masaya oturabileceğini ilk kez söylerken, Obama, bu konuda temkinli davranacağını gösteren açıklamalarda bulundu. Obama'nın yardımcısı, Venezuela ile ilişkilerin gelişmesi için önce bu ülkenin demokrasi yolunda önemli adımlar atmasını söyledi. Küba'ya yönelik yaptırımlar hafifleyebilir Obama, seçim kampanyasında, ABD'nin Küba'ya yönelik 46 yıllık yaptırımlarını hafifletme sözü verdi ve Küba yönetimi ile diyalog ihtimalini gözardı etmediğini söyledi.
Dolayısıyla Obama'nın başkan seçilmesi, 8 yıllık George Bush döneminin sert tutumuna alışan Kübalıların, ABD ile ilişkilerin ve böylece hayat şartlarının düzeleceği umudunu yeşertti.
Birçok Kübalı, John McCain'in başkan seçilmesinin, ambargoyu artıran George Bush yönetiminin devamı olacağı düşüncesini taşıyordu. Seçimde taraf olmadığını açıklayan Küba hükümeti, Obama için, 'Kuşkusuz, cumhuriyetçi rakibinden daha kültürlü ve daha zeki' ifadesini kullanmıştı.
Obama'nın, aile bağı olanların Küba'ya seyahati ve ABD'de yaşayan Kübalıların Küba'daki ailelerine para göndermeleri konusundaki kısıtlamaları hafifletmesi bekleniyor.
Afganistan Obama Irak'tan çekilecek askerlerle Afganistan'daki 32 bin Amerikan askerine 7 bin asker ekleyeceğini belirtti. Ayrıca 'Pakistan harekete geçmez ya da bir şey yapamazsa' bu ülke topraklarındaki üst düzey terörist hedeflere karşı tek taraflı saldırılar düzenleme tehdidinde bulundu.
Irak Senatörken Obama önce Irak'a savaş açılmasına, sonra Irak'taki asker sayısının artırılmasına karşı çıktı. 2007'de büyük bir askeri harcama yasasına karşı oy verdi, bunun dışında savaşı desteklemek için getirilen mali paketleri destekledi.
Obama Irak'taki muharip Amerikan askerlerini 16 ay içinde çekmeyi planladığını söyledi.
İran Obama, ilk başta ön koşulsuz İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'la görüşeceğini söylerken, şimdi Ahmedinejad'ın 'görüşecek doğru kişi olduğundan' emin olmadığını söylüyor.
Ancak 'İran liderleri' ile doğrudan görüşmelerin ABD'nin İran'a ağır uluslararası yaptırımlar yapılması isteklerine daha fazla meşruluk sağlayacağını belirtiyor. Obama ayrıca İran'a diplomatik baskıyı yoğunlaştıracağını söylüyor. Füze savunma sistemi ABD'nin füze savunma sistemi için harcadığı paranın miktarı konusunda şüpheleri olduğunu belirtti. Avrupa'ya füze savunma sistemi yerleştirilmesini destekliyor, ancak sistemin etkinliğinin kanıtlanmasından sonra yerleştirilmesini savunuyor ki bu da füze yerleştirilmesini yıllarca geciktirebilir. Kuzey Kore Başkan George W. Bush'un ilk döneminde Kuzey Kore'ye karşı uyguladığı sert politikayı onaylamadı ve Kuzey Kore ile görüşmelerden yana olduğunu belirtti. Bush son dönemde bu politikayı benimsedi. Kuzey Kore'nin nükleer silah programını sona erdirmek için güçlü bir uluslararası koalisyondan yana. Sudan-Darfur Darfur'da Sudan hükümetinin desteğiyle yaşanan şiddet olaylarının önlenmesi için, ideal durumda BM adına uygulamaya konacak, bir uçuşa yasak bölge öneriyor. Mayıs ayında diğer Demokrat başkan adayları ile birlikte imzaladığı bir bildiride, Darfur'daki şiddeti kınadı ve bundan asıl olarak Sudan hükümetinin sorumlu olduğunu ve bu şiddeti Sudan hükümetinin durdurabileceğini belirtti. Küresel ısınma
Biyoyakıt, rüzgar ve güneş enerjisi, şarj edilebilir hibrid arabalar, temiz kömür teknolojisi ve diğer 'iklim dostu' önlemler için 10 yıllık, 150 milyar dolarlık fon ayrılmasını destekliyor.
2050'ye kadar, karbondioksit ve diğer sera gazı etkisi yapan gazların salımının 1990'daki düzeyine göre zorunlu olarak yüzde 80 oranında azaltılmasını öngörüyor. Alaska'da petrol aranmasına karşı çıkıyor. 2025'de enerjinin yüzde 25'inin rüzgar, güneş ve biyo-yakıt ürünlerinden üretilmesini hedefliyor. Vergi kolaylıkları ile 2015'e kadar 1 milyon hibrid otomobilin kullanıma sokulması da hedefleri arasında. Guantanamo hapishanesi Guantanamo'nun kapatılması ve tutukluların tutukluluk hallerine itiraz edebilmelerine izin verilmesini istiyor. Bush yönetimini Guantanamo benzeri sorunları çözmek için bir askeri yargı ve adalet sistemi oluşturma ihtiyacını gözardı etmekle suçluyor. Yüksek Mahkemenin Guantanamo konusunda sivil mahkemeler lehine verdiği kararı kutladı ve 2006'da Askeri Komisyon Yasası'na karşı oy kullandı.
ABD'nin eski başkanlarından Bill Clinton döneminin siyasi danışmanı Rahm Emanuel'in ise Beyaz Saray Sekterliği pozisyonunu kabul ettiği bildirildi.
Demokrat Parti'li Senatör John Kerry'nin, ABD Dışişleri Bakanlığı görevi için düşünüldüğü söyleniyor. Massachusetts Senatörü Kerry, Obama'nın siyasi kariyerinde ilerlemesinde önemli bir yer tutuyor. Kerry, Bush'a karşı 2004 yılı seçimlerinde yarışırken, Demokrat Parti kongresinde Obama'ya, ana konuşmacı pozisyonu vermiş ve Obama'nın Amerikan halkı önünde gerçekleştirdiği bu ilk ''umut ve değişim'' konuşması, siyasi kariyerini başlatmıştı.
Kerry'nin dışında bu görev için adı geçen isim, Cumhuriyetçi Parti Nebraska Senatörü Chuck Hagel. Ancak Hagel'ın pozisyonu, ABD Savunma Bakanlığı'nda ne olacağına da bağlı. Obama'nın, ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin Savunma Bakanı olarak Robert Gates'i yerinde tutabileceği belirtiliyor. Eğer Cumhuriyetçi Partili Gates bu görevde kalırsa, Obama'nın, hem ABD Savunma Bakanlığı, hem de Dışişleri Bakanlığı gibi iki önemli pozisyonda rakip partinin adamını bulundurmak istemeyeceği söyleniyor.
ABD Savunma Bakanlığı için adı geçen bir başka isim de, ABD'nin eski Genelkurmay Başkanı ve ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin eski Dışişleri Bakanı Colin Powell. Cumhuriyetçi Partili Powell'ın, seçimden kısa süre önce Obama'ya desteğini açıklaması, Washington'da, Powell'ın olası Obama yönetiminde kabine görevi almak istediği yorumlarına yol açmıştı. ABD Savunma Bakanlığı için, ABD'nin eski Deniz Kuvvetleri Bakanı Richard Danzig'in de adı geçiyor.
ABD'nin eski BM Daimi Temsilcisi Richard Holbrooke'un da bu görev için adı geçiyor ancak bazı gözlemciler Hillary Clinton'a daha yakın olan Holbrooke'un bu görevi almasının zor olabileceği yorumunu yapıyor. Yine Dışişleri Bakanlığı için düşünülen isimlerden biri Obama'nın dış politika danışmanları Susan Rice ve Greg Craig.
Amerikan ekonomisinin kötüye gittiği bir dönemde ABD Hazine Bakanlığı önemli olacak. Bu nedenle bir çok aday bu pozisyon için gözden geçiriliyor. New York Merkez Bankası Başkanı Tim Geithner'ın bu pozisyon için ciddi biçimde düşünüldüğü belirtiliyor. Clinton yönetiminin son döneminde görev yapmış olan Larry Summers da çok dikkat çeken bir isim. Bazılarına göre, Obama'ya son piyasa krizinde danışmanlık yapan Summers, 'bu iş için biçilmiş kaftan'. ABD'nin eski Merkez Bankası Başkanı Paul Volcker'ın da adı bu pozisyon için geçiyor. Dünyanın en zengin işadamlarından Warren Buffet'nin de ABD Hazine Bakanlığı için düşünüldüğü konuşulmakla birlikte, Buffet'nin bu pozisyonu istediğine dair bir işaret görülmüyor.
Başkan seçilen Obama'nın, Kennedy ailesinden Robert F. Kennedy'yi, ABD Çevre Koruma Ajansı'nın başına getirmeyi planladığı ve Kennedy'nin kuzeni Caroline'ı ise ABD'nin BM Daimi Temsilciliği pozisyonu için düşündüğü belirtiliyor. Böyle bir adımın, Obama'nın parti içinde başkan adaylığı yarışı verdiği Hillary Clinton ve Senatör Ted Kennedy'yi de memnun edeceği söyleniyor. Bu tutum, Obama'nın uzlaşmacı yaklaşımıyla uyumlu görünüyor. Caroline Kennedy'nin adı, ABD Eğitim Bakanlığı için de düşünülüyor.
Obama'nın, Cumhuriyetçi Partili California Valisi Arnold Schwarzenegger'i de ABD Enerji Bakanlığı görevi için düşündüğü belirtiliyor. Bu pozisyon için potansiyel adaylar arasında Pennsylvania Valisi Ed Rendell ve New York Eğitim Bakanı Joel Klein, hatta eski CIA Başkanı James Woolsey bile bulunuyor.
Barack Obama'nın, Clinton yönetimi döneminden bazı isimleri de önemli pozisyonlara getirmeye hazırlandığı söyleniyor. Clinton döneminin Beyaz Saray Genel Sekreteri John Podesta ve Obama, yine Clinton döneminin yetkilileri Carol Browner, William Daley ve Federico Pena ile geçiş dönemi danışma kurulu oluşturdu ve bu ekip, yeni kabinenin oluşturulmasında birlikte çalışacak.
Obama'nınilk basın toplantısı yarın
ABD'de salı günü düzenlenen seçimlerde 44. başkan olarak seçilen Barack Obama, seçim sonrası ilk basın toplantısını yarın yapacak.
Obama'nın adı açıklanmayan bir yardımcısı, Obama'nın cuma günü Chicago'da ekonomik danışmanlarıyla bir araya geleceğini ve ardından ilk basın toplantısını düzenleyeceğini söyledi. Yardımcısı, gelecek hafta başında da, Obama'nın eşi Michelle ile Washington'a giderek ABD Başkanı George Bush ile bir araya geleceğini kaydetti.
Başkan Bush da, bugün Beyaz Saray personeliyle görüşmesinde, daha önce davet ettiği Obama ile gelecek hafta bir araya geleceklerini belirtmişti.
BBC Türkçe
Barack Obama, ABD'nin karşı karşıya olduğu kapsamlı sorunlara, süren iki büyük savaşa, ne kadar süreceği ve ne boyutlara ulaşabileceği kestirilemeyen ekonomik krize yeni çözümler ya da açılımlar getirebilecek mi?
Obama'nın başkanlığa seçilmesi sonrası, ABD'deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü MIT'de görevli ünlü dil bilimci, düşünür ve siyasi muhalif Profesör Noam Chomsky, BBC Türkçe'den Ayça Abakan'ın sorularını yanıtladı.
BBC Türkçe: Başkanlık seçiminin sonucunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Noam Chomsky: Bence ülke ve dünya, John McCain kazanmadığı için şanslı... Siyah bir adamın seçimi kazanmış olmasıysa manidar. Böyle birşey bundan 40 yıl önce, hayal bile edilemezdi. Ya da rakibinin bir kadın olması da düşünülemezdi.
Bu önemli değişiklikleri, bir anlamda 60'lı yılların aktivizmine borçluyuz. O dönemde yaşananlar bu ülkeyi bir çok açıdan biraz daha uygarlaştırdı.
Ama diğer yandan da, buradaki ve Avrupa'daki Obama heyecanına katılmıyorum.
Umarım doğru çıkar, ama bunun için bir temel göremiyorum. Bana kalırsa aşağı yukarı Bill Clinton tarzında, merkezci bir Demokrat lider olacaktır ki, tabii bu alternatifinden elbette daha iyi bir sonuç. Ama ülkeyi bekleyen sorunlara bir cevap değil.
BBC Türkçe: Amerika Birleşik Devletleri'nde henüz tam anlamıyla çözülmemiş ırk sorununa bakacak olursak sizce siyah bir liderin, Barack Obama'nın seçilmesiyle, bu sorunların çözümü yolunda, küçük de olsa bir adım atılmış oldu mu?
Prof. Noam Chomsky: Belki, küçük bir adım olarak evet ama biraz geç bir adım bu, Anayasada köleliğin kaldırılmasına ilişkin değişikliklerin ardından, yani tam 150 yıl sonra 'Evet, yine de bir adım' diyebiliriz.
Sonuç şunu gösteriyor: Bu kez Bradley etkisi yaşanmadı.
Biliyorsunuz, bu olay, 1982'de Valilik seçimlerinde Tom Bradley'in başına gelmişti. Kamuoyu yoklamalarında önde gidiyordu ama son dakikada kaybetti. Çünkü seçmenler, siyah adaya oy vereceklerini söyleyip sandık başında karar değiştirmişlerdi.
BBC Türkçe : Sizce Barack Obama, dış politika alanında Amerika'nın imajını onarabilecek mi?
Prof. Noam Chomsky: Bence bunu zaten yapmış durumda. Yani imaj açısından baktığımızda, sorunuzun yanıtı evet...
Ama işin gerçeğine baktığınızda farklı bir soru doğuyor.
Aslında sekiz yıllık Bush iktidarına bakarsanız, ilk dört yılda Bush dünyanın geri kalanıyla kötü bir ilişki içindeydi, küstahça, şiddete dayalı, ilişkileri aşındıran bir tutum sergilemişti.
Amerika'nın çıkarlarına gerçekten zarar verdi.
Diğer yandan Bush'un ikinci dört yıllık döneminde, dış ilişkilerde normalleşmeye yönelik bir eğilim vardı.
Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz gibi şahinleri devre dışı bıraktıktan sonra izlediği politikalar da aşırılıktan çok sağın alışık olduğu, tipik bir nitelik kazandı.
Sonuçta fazla bir şey elde edilemedi...
Ve büyük ihtimalle benzer bir tutum, Obama döneminde de devam edecek.
BBC Türkçe : Obama'ya, elinde bir sihirli değnek varmışcasına bakılıyor şu aşamada. Acaba Irak ve Afganistan konularına, Demokrat liderin başkanlığında bir çözüm bulunacak mı?
Prof. Noam Chomsky: Ben bu yönde bir belirti göremiyorum.
Yani doğru bir çözüm var elbette. Saldırgan bir güç olarak Amerika ve İngiltere'nin, geri çekilmeyi müzakere etmeye bile hakları yok.
Sadece kurbanların taleplerini karşılamalı ve onlara hakettikleri tazminatları ödemeliler.
Afganistan'daysa şekillenmeye başlayan bir barış hareketi var; bu etkileyici bir gelişme. Amerika, sınırda Pakistanlıları öfkelendirmekten vazgeçmeli. Bu, durumu daha da zorlaştırıyor Yeniden yapılandırma seçeneğine yönelmeli ve ardından da çekilmeli.
BBC Türkçe : Peki siz Barack Obama konusunda ne düşünüyorsunuz, hem Amerika, hem de dünyanın geleceği açısından umutlu musunuz?
Prof. Noam Chomsky: Umutlu muyum?
Sanırım, bu soruya, düşünür Gramsci'nin ün kazandırdığı 'Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği' sloganından daha iyi yanıt olamaz.
BBC Türkçe : Size göre Obama yönetiminde Türkiye'nin ABD nezdindeki statüsü ve konumu değişir mi? Özellikle Kürt meselesi, Ermeni meselesi gibi konularda...
Prof. Noam Chomsky: Bu konuda iyimser olmak çok zor. Türkiye'de büyük bir devlet terörünün yaşandığı 1990'ları size hatırlatmama gerek yoktur.
Binlerce köy ve kasaba yerle bir olmuştu. Yüz binlerce belki de milyonlarca kişi mülteci durumuna düşmüştü. On binlerce kişi de öldürülmüştü. Bunlarda büyük ölçüde -bir önceki Demokrat başkan- Bill Clinton'ın payı var. Türkiye'de vahşet arttıkça, Clinton Türkiye'ye daha fazla silah temin etmişti. Sadece 1997 yılında Türkiye'nin aldığı silahların yüzde 80'ini o sağlamıştı. Clinton Türkiye'ye tüm soğuk savaş döneminden daha fazla askeri yardımda bulundu.
Obama ise henüz tüm bu konularda dikkate değer bir söz sarfetmiş değil. Aklında ne olduğunu da bilemezsiniz. ama Clinton'dan çok farklı olacağına dair bir kanıt da göremiyorum ben.
Diğer yandan ABD Türkiye'nin AB'ye girmesini desteklemektedir. Ben şahsen bunu destekliyorum. Ama bu desteğin Türkiye'nin ihtiyaçlarından kaynaklandığını da düşünmüyorum pek... Bu daha çok AB içindeki Almanya ve Fransa gibi belli güç odaklarının nüfuzunu sulandırarak daha fazla nüfuza sahip olma isteğinden kaynaklanıyor.
The Audacity of Hope Barack Obama
The Audacity of Hope Barack Obama kitabını dinle full
sesli kitap
“Biz futbolcular çabuk düşünürüz, çabuk uygularız,” demiş Fatih Terim, “ama tarihin yükünü omuzlarımıza almaya kalkarsak bu bizi maalesef yavaşlatır.” Terim haklı; Teknik Direktör olarak onun görevi cumartesi günkü Ermenistan maçında, Milli Takım’ın nasıl oynayacağını düşünmek, rakibin kuvvetli ve zayıf yanlarını hesaba katarak galibiyet aramak. Ama Terim de kabul ediyor ki, “tarihin bir yükü” var. O yük, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de, geçmişe “resmî tarih” gözlüğünü çıkararak bakmayı denemiş herkesin bildiği ve taşıdığı bir yük. Osmanlı’nın, topraklarında yaşayan Ermeniler’e reva gördüğü acının, sadece o acıyı yaşayanların torunlarında değil, o acıyı yaşatanların torunlarında da bugün hâlâ iyileşmemiş bir yarası var. Adı ne olursa olsun, tarihte yaşananın bir vicdani ağırlığı var. İster “kıyım” ya da “katliam” deyin, ister benim gibi, 1915’te Ermeniler’e yapılanın “soykırım” tanımına uyduğunu kabul edin... Bu tanımların farklı siyasi anlamlarını ve hukuki sonuçlarını bir yana bıraksanız bile, masum insanların canına devlet talimatıyla kıyılmış olduğu gerçeğini görmezden gelmediğiniz anda, vicdanınızda bir ağırlık hissediyorsunuz. Futbolcu da olsanız, cumhurbaşkanı da, gazeteci de... değişmiyor bu; yaşatılan acıyı yaşatılmamış saymadığınız anda bir yük çöküyor omzunuza. * * * Tarihlerinin yükü altında ezilmek istemeyen; omuzlarını dik, vicdanlarını rahat tutmayı dileyen toplumlar için tek çıkar yol, tarihle yüzleşmek. Her bireyin, her topluluğun, bu yüzleşmeyi birey olarak, topluluk olarak yapabilmesi, bence siyasi kararlardan, hukuki süreçlerden, resmî özürlerden daha büyük bir önem ve öncelik taşıyor. Her birimiz hem tek başımıza hem de içinde bulunduğumuz gruplarla, cemaatlerle, giderek bütün bir toplumla birlikte öğrenmeye, sorgulamaya, adını koymaya başladığımızda, tarihin yükünü de dönüştürmeye başlıyoruz çünkü. Ağırlığın yerini anlayış alıyor o zaman... Bağışlanmayı ve/veya bağışlamayı dilediğimiz anda suçluluk yerini sorumluluk duygusuna bırakıyor. “Bir daha asla” diyebildiğimizde iyileşmeye başlıyoruz. * * * Tam olarak iyileşmemiz ise, “bir daha asla” derken sadece kendimize değil, bir bütün olarak içinde yaşadığımız topluma ve aslında o toplumun vicdanını da temsil eden devlete güvenebilirsek mümkün ancak. Bu güvenin oluşması için, devletin kendi gerçek tarihiyle yüzleşmesi şart. * * * Tarih, devletlerin tarihleriyle yüzleşmesinin örnekleriyle dolu... 1970’i hatırlayın; buz gibi bir aralık gününde, Polonya’nın başkentini ziyaret eden Willy Brandt’ı düşünün. Dönemin Batı Almanya Şansölyesi, “Ostpolitik” adıyla anılacak yakınlaşma politikası gereği, Doğu Bloku’nun kalbi Varşova’ya gittiğinde, sadece Soğuk Savaş’ın soğukluğuyla değil, tarihle de yüzleşiyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler’in 500 bin Yahudi’yi katlettiği Eski Varşova Gettosu’nun kapısında, başı öne eğik saygı duruşunda bulunurken, Alman tarihinin yükünü de omuzluyordu. Ve az sonra, Getto’nun kapısında yanan meşalelerin sessizliğinde, kimsenin beklemediği bir anda, dizlerinin üzerine çöküp “Hiçbir halk tarihinden kaçamaz” dediğinde, o yükü hem kendi yüreğinde hem bütün bir Alman halkının vicdanında dönüştürmeye başlamıştı çoktan. * * * Ya da köleliğin yasaklanmasından tam 140 yıl sonra, ancak geçen temmuz ayında, kölelik kanunları için siyahi Amerikalılar’dan özür dileyen ABD Temsilciler Meclisi’ni düşünün. ABD Senatosu’nun, geçen şubatta, Amerikan Yerlileri’nin bugün sayıları pek az kalmış torunlarına, “Atalarınıza yapılan katliamın vicdani yükünü taşıyoruz, af diliyoruz” dediğini hatırlayın. Ve ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’yi önceki gün Hiroşima’da dua ederken gösteren fotoğraflara bakın. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru atom bombalarıyla Hiroşima’da 140 bin, Nagazaki’de 80 bin insanın ölümüne yol açan ABD’nin bir türlü dileyemediği özrü, ülkenin üç numaralı yetkilisinin, sessiz bir duayla da olsa, dile getirmesine kulak kabartın. * * * Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 eylüldeki Türkiye-Ermenistan milli maçını izlemek için Erivan’a bir günlük ziyaret yapma niyetini alkışlıyorum. Gül’ün, bu ziyareti “tarihle yüzleşme” fırsatı olarak görmediğini; Türkiye’de bireylerin ve toplumun yavaş yavaş bulmaya başladığı bu cesareti, devletin henüz bulamadığını çok iyi biliyorum. Ama Gül yine de, tarihin yükünü hafifletmek yönünde bir adım atabilir... Ziyareti sırasında edeceği bir çift sözle, yaşanan/yaşatılan acıları vicdanımızda taşıdığımızı anlatabilir. Kim bilir, belki Erivan’da sessizce dua edebilir.
“Biz futbolcular çabuk düşünürüz, çabuk uygularız,” demiş Fatih Terim, “ama tarihin yükünü omuzlarımıza almaya kalkarsak bu bizi maalesef yavaşlatır.”
Terim haklı; Teknik Direktör olarak onun görevi cumartesi günkü Ermenistan maçında, Milli Takım’ın nasıl oynayacağını düşünmek, rakibin kuvvetli ve zayıf yanlarını hesaba katarak galibiyet aramak.
Ama Terim de kabul ediyor ki, “tarihin bir yükü” var.
O yük, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de, geçmişe “resmî tarih” gözlüğünü çıkararak bakmayı denemiş herkesin bildiği ve taşıdığı bir yük.
Osmanlı’nın, topraklarında yaşayan Ermeniler’e reva gördüğü acının, sadece o acıyı yaşayanların torunlarında değil, o acıyı yaşatanların torunlarında da bugün hâlâ iyileşmemiş bir yarası var.
Adı ne olursa olsun, tarihte yaşananın bir vicdani ağırlığı var.
İster “kıyım” ya da “katliam” deyin, ister benim gibi, 1915’te Ermeniler’e yapılanın “soykırım” tanımına uyduğunu kabul edin...
Bu tanımların farklı siyasi anlamlarını ve hukuki sonuçlarını bir yana bıraksanız bile, masum insanların canına devlet talimatıyla kıyılmış olduğu gerçeğini görmezden gelmediğiniz anda, vicdanınızda bir ağırlık hissediyorsunuz.
Futbolcu da olsanız, cumhurbaşkanı da, gazeteci de... değişmiyor bu; yaşatılan acıyı yaşatılmamış saymadığınız anda bir yük çöküyor omzunuza.
* * *
Tarihlerinin yükü altında ezilmek istemeyen; omuzlarını dik, vicdanlarını rahat tutmayı dileyen toplumlar için tek çıkar yol, tarihle yüzleşmek.
Her bireyin, her topluluğun, bu yüzleşmeyi birey olarak, topluluk olarak yapabilmesi, bence siyasi kararlardan, hukuki süreçlerden, resmî özürlerden daha büyük bir önem ve öncelik taşıyor.
Her birimiz hem tek başımıza hem de içinde bulunduğumuz gruplarla, cemaatlerle, giderek bütün bir toplumla birlikte öğrenmeye, sorgulamaya, adını koymaya başladığımızda, tarihin yükünü de dönüştürmeye başlıyoruz çünkü.
Ağırlığın yerini anlayış alıyor o zaman...
Bağışlanmayı ve/veya bağışlamayı dilediğimiz anda suçluluk yerini sorumluluk duygusuna bırakıyor.
“Bir daha asla” diyebildiğimizde iyileşmeye başlıyoruz.
Tam olarak iyileşmemiz ise, “bir daha asla” derken sadece kendimize değil, bir bütün olarak içinde yaşadığımız topluma ve aslında o toplumun vicdanını da temsil eden devlete güvenebilirsek mümkün ancak.
Bu güvenin oluşması için, devletin kendi gerçek tarihiyle yüzleşmesi şart.
Tarih, devletlerin tarihleriyle yüzleşmesinin örnekleriyle dolu...
1970’i hatırlayın; buz gibi bir aralık gününde, Polonya’nın başkentini ziyaret eden Willy Brandt’ı düşünün.
Dönemin Batı Almanya Şansölyesi, “Ostpolitik” adıyla anılacak yakınlaşma politikası gereği, Doğu Bloku’nun kalbi Varşova’ya gittiğinde, sadece Soğuk Savaş’ın soğukluğuyla değil, tarihle de yüzleşiyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler’in 500 bin Yahudi’yi katlettiği Eski Varşova Gettosu’nun kapısında, başı öne eğik saygı duruşunda bulunurken, Alman tarihinin yükünü de omuzluyordu.
Ve az sonra, Getto’nun kapısında yanan meşalelerin sessizliğinde, kimsenin beklemediği bir anda, dizlerinin üzerine çöküp “Hiçbir halk tarihinden kaçamaz” dediğinde, o yükü hem kendi yüreğinde hem bütün bir Alman halkının vicdanında dönüştürmeye başlamıştı çoktan.
Ya da köleliğin yasaklanmasından tam 140 yıl sonra, ancak geçen temmuz ayında, kölelik kanunları için siyahi Amerikalılar’dan özür dileyen ABD Temsilciler Meclisi’ni düşünün.
ABD Senatosu’nun, geçen şubatta, Amerikan Yerlileri’nin bugün sayıları pek az kalmış torunlarına, “Atalarınıza yapılan katliamın vicdani yükünü taşıyoruz, af diliyoruz” dediğini hatırlayın.
Ve ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’yi önceki gün Hiroşima’da dua ederken gösteren fotoğraflara bakın.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru atom bombalarıyla Hiroşima’da 140 bin, Nagazaki’de 80 bin insanın ölümüne yol açan ABD’nin bir türlü dileyemediği özrü, ülkenin üç numaralı yetkilisinin, sessiz bir duayla da olsa, dile getirmesine kulak kabartın.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 eylüldeki Türkiye-Ermenistan milli maçını izlemek için Erivan’a bir günlük ziyaret yapma niyetini alkışlıyorum.
Gül’ün, bu ziyareti “tarihle yüzleşme” fırsatı olarak görmediğini; Türkiye’de bireylerin ve toplumun yavaş yavaş bulmaya başladığı bu cesareti, devletin henüz bulamadığını çok iyi biliyorum.
Ama Gül yine de, tarihin yükünü hafifletmek yönünde bir adım atabilir...
Ziyareti sırasında edeceği bir çift sözle, yaşanan/yaşatılan acıları vicdanımızda taşıdığımızı anlatabilir.
Kim bilir, belki Erivan’da sessizce dua edebilir.
Wall Street’in bir trilyon dolarlık zararla kapadığı 29 Eylül 2008, “malî otorite krizinin siyasi otorite krizine dönüştüğü gün” olarak geçebilir Amerikan tarihine.
Ya da buna, kısaca “Bush’un iktidardan düştüğü gün” diyebiliriz.
Ocak 2001’den bu yana işbaşındaki Bush-Cheney ekibinin, 29 Eylül’deki kadar etkisiz göründüğü bir başka olay hatırlamıyorum.
Bush yönetimi ne 11 Eylül’de, ne Ebu Gıreyb rezaletinin fotoğrafları ortaya döküldüğünde, ne de Cumhuriyetçilerin hezimete uğradığı 2006 ara seçimlerinde, geçen pazartesi olduğu kadar mağlup bir görüntü çizmemişti.
Bu mağlubiyeti kavramak için, Dow Jones endeksinin yüzde 7 oranında kayıp verdiği “kara pazartesi”nin nasıl başladığını hatırlamalıyız.
O sabah, Washington saatiyle 7:34’te, Beyaz Saray’ın bahçesinde kameraların karşısına geçen Başkan Bush ABD Kongresi’ne seslenerek Wall Street’i kurtarma amaçlı 700 milyar dolarlık paketi onaylamalarını istedi.
Bush’un bu çağrısından yedi saat kadar sonra, söz konusu paket Temsilciler Meclisi’nde, ağırlıklı olarak Cumhuriyetçilerden gelen “nay” (hayır) oylarıyla reddedildi.
Bush’un konuşması da, Cheney’nin hafta sonunda milletvekilleriyle yaptığı toplantı da fayda etmemiş; görevde üç buçuk ayı kalan ikili, gecikmesinin çok maliyetli olacağı bilinen kritik paket konusunda kendi partidaşlarını ikna etmeyi başaramamıştı.
Şimdi, onların yapamadığını, muhtemelen borsadaki çöküş yapacak ve “kurtarma paketi” küçük rötuşlar ardından, önce Senato, sonra Temsilciler Meclisi’nde kabul edilecek.
Zira Bush da, pazartesi sabah yaptığı çağrıdan tam 25 saat sonra, dün piyasalar açılmadan, yeniden kameraların karşısına geçtiğinde, çareyi borsadaki devâsa kayba dikkat çekip “Kritik bir noktadayız; Kongre harekete geçmezse zarar büyür” demekte buldu.
Bunu söylerken, sesindeki endişeye, yüzündeki yenilgi ifadesi eşlik ediyordu.
Bush’un “iktidardan düşmesi,” malî krizin siyasi cephesindeki sonuçlardan sadece biri...
Bence bundan çok daha önemli bir sonuç, Bush-Cheney yönetiminin son sekiz yıldır yürüttüğü ve şimdi başkan adayı olan Cumhuriyetçi John McCain’in de eklemlendiği ekonomi politikasının sarsılması oldu.
Piyasaları her türlü denetim ve disiplinden azade kılma yanlısı bir politikaydı bu.
Cumhuriyetçilerin serbest piyasayı her şeyin üstünde tutan sınırsız serbestiyetçiliği, bir bakıma, yine piyasanın gerçeklerine tosladı ve zamanında, kredi kuruluşlarının mesafeli bir süpervizyonuyla önlenebilecek olan kriz, bugün ancak çok daha doğrudan bir devlet müdahalesiyle hafifletilebilecek hale geldi.
Bu durumun, Amerika açısından yakın gelecekte iki somut siyasi yansıması olacak.
Birincisi, gerek ideoloji gerekse son bir yıldır yaptığı somut iktisadi öneriler bazında, “piyasaların denetimi” fikrine Cumhuriyetçilere kıyasla daha sıcak bakan Demokrat aday Barack Obama’nın başkanlık şansı arttı.
İkincisi, Bush-Cheney ekibi ve Wall Street’in kodamanları dahil “Serbest piyasa tek muktedirdir” diyen geniş bir çevre, küresel kapitalizmin çok ciddi bir kriz tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve bunun bertaraf edilmesi için piyasalara müdahale gerektiğini teslim etme noktasına geldi.
Büyük bir sürpriz yaşanmazsa, önümüzdeki yıllarda Washington’da, siyasetin dümeninde Demokratların olacağını, piyasaların da regülasyona tabi tutulacağını söyleyebiliriz.
Tabii, bu saptamaları yaparken, malî krizin siyasi cephesinde yaşanan büyük kamplaşmayı da görmeliyiz.
Esasen, ABD Temsilciler Meclisi’nin kurtarma paketini reddetmesine, özünde ideolojik olan ve yeni iktisadi gerçekliklere ilişkin bir cehaletle beslenen bu kamplaşma yol açtı.
New York Times’ın, Cumhuriyetçi Parti’ye yakın yazarlarından David Brooks, dün “Nihilistlerin Başkaldırısı” başlıklı makalesinde bu cehaleti bence mükemmel özetliyordu:
“Son günlerde Temsilciler Meclisi’ndeki birçok Cumhuriyetçi’yle konuştum. Çoğu, hayranlık uyandıran bir şekilde, serbest piyasa prensiplerine inanıyor. Üzücü olan, hâlâ 1984’te yaşadığımızı sanmaları. Hâlâ en büyük tehdidin sosyalizmden ve Walter Mondale liberalizminden (buna Amerikan usulü sosyal demokrasi diyebiliriz –YÇ) geldiğini düşünüyorlar. Küresel sermaye akışlarının bizim ekonomi politiğimizi nasıl dönüştürdüğünü fark etmemiş gibiler.”
ABD’de başlayıp küresel piyasalara yayılan malî krizin somut bir katkısı da, gerek Washington’daki ve diğer başkentlerdeki siyasi aktörlere, gerekse yatırımcılara küreselleşmenin dinamiklerini daha iyi kavratması olabilir.
Küreselleşme karşıtlığı ya da sosyalizm korkusu gibi anakronistik tepkilerden arınmış; hızlı hareketiyle büyük kazanç ve kayıplar yaratabilen küresel sermayenin malî disiplinle desteklenmesi gereğini gören bir kavrayıştan söz ediyorum.
Elli üç yaşındaki adam sabaha karşı telefonda ağlıyordu: “İç Savaş nihayet bitti.” Büyük büyükbabası köleliğe karşı çıkan Kuzey ordusunda savaşırken ölmüş bir Amerikalıdan söz ediyorum. Ağlıyordu: “Ayrımcılığın sonu nihayet geliyor.” Çocukluğu, eşit birer yurttaş olmak için mücadele veren siyahların Ku Klux Klan mensuplarınca linç edildiği Mississippi, Alabama, Georgia gibi güney eyaletlerinde geçmiş bir Amerikalıdan söz ediyorum. Ağlıyordu: “King’in rüyası kırk yıl sonra gerçek oluyor.” John F. Kennedy öldürüldüğünde sekiz, Malcolm X öldürüldüğünde 10, dışlanmış milyonlarca insan için Amerikan rüyasını yeniden tarif eden Martin Luther King Jr. vurulduğunda 13 yaşında olan bir Amerikalıdan söz ediyorum. Ağlıyordu: “Bobby Kennedy’nin kampanyasından beri hiçbir olay bana bu kadar güçlü bir umut vermemişti.” Vietnam Savaşı’na ve ırk ayrımcılığına karşı tutumu nedeniyle hayran olduğu Robert F. Kennedy’nin başkanlık kampanyasında henüz 13 yaşındayken çalışmaya başlamış, birkaç ay sonra da “çocukluk kahramanının” öldürüldüğünü görmüş bir Amerikalıdan söz ediyorum. Ağlıyordu: “Ufaklığın, Obama’nın Amerikan Başkanı olacağı bir dünyada büyüyecek olmasına seviniyorum.” 11 Eylül’den hemen sonra doğup hayatının ilk altı yılını Bush Amerikası’nda geçirdikten sonra, şimdi İstanbul’da bir evde, kocaman gözlerini açarak izlediği yeni başkanın iki cümlede bir “Evet, yapabiliriz” deyip, üstüne üstlük kızlarına da “Beyaz Ev’de yeni bir köpek yavrusu” sözü vermesinden çok etkilenen küçük kızımın babasından söz ediyorum. *** Barack Obama’nın Amerika’nın ilk siyahi başkanı seçilmesi, bu ülkede ırkçılığın acısını yaşamış ve bu acıyı bugün hâlâ taze tutan ayrımcılık kültürüne başkaldırmış her Amerikalı için bir “devrim” niteliğinde. Onlar için, 4 Kasım 2008, İç Savaş’ın nihayet bittiği, Amerikan demokrasisinin rüştünü nihayet ispat ettiği, Amerika’da ikinci cumhuriyetin ilk adımının atıldığı milat. Nitekim dünkü Amerikan gazetelerindeki seçim yorumlarına karmaşık analizlerden ve siyasi olasılık hesaplarından ziyade, benim kocam gibi nice sıradan Amerikan vatandaşının, yalınlığı ölçüsünde derin ilk tepkileri hâkimdi. Amerika dün “Irak Savaşı ne zaman bitecek, mali krizden nasıl çıkacağız, uluslararası imajımız düzelecek mi” gibi sorularla uğraşmayı bir an için ertelemiş, tarihine bakıyor, oylarıyla tarih yaptığının farkına varıyordu. Thomas Friedman’ın New York Times’taki makalesi bu farkındalığı yansıtan yüzlerce örnekten biri: “4 Kasım 2008’de, siyahi bir adamın, Barack Hussein Obama’nın, ABD Başkanı seçilmesine yetecek sayıda delegenin oyunu kazanmasıyla Amerikan İç Savaşı nihayet sona erdi. ... Buna ihtiyaç vardı. Zira bu ülkede, yurttaşlık hakları mevzuatının yüz yıllık tarihine, yargının eşitlik yönündeki kararlarına ve bu hedefe yönelik toplumsal eylemciliğe rağmen, (eğitimde ayrımcılığın önüne geçen Brown kararına, Martin Luther King’in ‘Bir rüyam var’ seferberliğine ve 1964 Yurttaşlık Hakları Yasası‘na rağmen), Amerika’nın beyaz çoğunluğu Afrika kökenli bir Amerikalıyı başkan seçinceye dek İç Savaş’ın gerçekten bittiği söylenemezdi.” *** Obama’nın başkan seçildiğinin netleştiği anlarda, yani Amerika’nın doğu kıyısında saatler salı gecesi 23’ü henüz geçmişken, farklı eyaletlerden, farklı sınıflardan, farklı köken ve renklerden Amerikalıların çehresine bakınca “Evet, yapabiliriz” sözündeki inancın “Evet, yapacağız” sözündeki kuvvete dönüştüğünü görüyordunuz. Atlanta’da Martin Luther King Jr’un eşitlik vaazlarını verdiği Ebenezer Baptist Kilisesi’nde seçim sonuçlarını izleyenler sevinçten ağlıyordu; aralarında King’in kızkardeşi Christine King Farris de vardı. Nüfusunun yüzde 55’i siyah olan Washington D.C’de, kentin tarihinde benzeri olmayan bir refleksle sokaklara dökülüp kendini Beyaz Ev’in kapısında bulan on binlerce siyah ve beyaz Amerikalı gururla ağlıyordu. New York’un Times Square’inde de benzer görüntüler vardı; Minneapolis’in ana caddesinde de... Zenginliğini kölelerin çekip çevirdiği plantasyonlara borçlu olan, 1861’de köleliğe karşı çıkan Birlik’ten ayrılıp kölelik yanlısı Güney Konfederasyonu’nu cesaretlendirmesiyle fiilen İç Savaş’ı başlatan, hâlâ muhafazakârlığıyla meşhur ve 44 yıldır hiçbir Demokrat başkan adayını desteklememişken, bu kez evet, Obama’yı tercih eden, bu kez “evet, yapabilen” Virginia’nın kasabalarında da... Chicago’da gece yarısı Obama’nın zafer konuşmasını dinlemeye giden 200 bin kişinin yüzündeki de aynı sevinç, aynı gurur, aynı gözyaşlarıydı. Hayır, Başbakan Erdoğan’ın Obama’yı kutlarken söylediklerinin aksine, siyah-beyaz ayrımı sona ermiş değildi henüz. Ama ilk siyahi başkanını seçen Amerika bu ayrımı artık bitirebileceğini, “evet, yapabileceğini” biliyordu. İç Savaş nihayet gerçekten bitiyordu. Gerisi teferruattı.
"BİZ ŞU HAKİKATLERİN AŞİKÂR olduğunu kabul ediyoru:
Bütün İnsanların müsavî yaratılmış olup
Hâlik tarafından onlara devri kabil olmayan
bazı haklar bâhsedilmişdir.
Bu hakları temin etmek üzere insanlar aralarında hakikî kuvvetlerini idâre edilenlerin muvakatlerinden alan Hukûmetler vücuda getirmişlerdir.
Ne zaman olursa olsun bir hükûmet şekli Bu gayeleri tahrip edici bir vaziyet alırsa, bu hükûmeti değiştirmek veya ilgâ etmek ve kendi emniyet ve saadetlerini en iyi bir tarzda temin etmesi melhuz yeni hükûmeti sağlam temellere istînad ettirerek salâhiyetlerini iyi bir şekilde tayin ve tesbît suretile onu vazife başına getirmek halkın hakkıdır." Amerika İstiklâl Beyannâmesinden 4 Temmuz 1776