| Yumuşak Güç ve AKP'nin İkilemi |
FUAT KEYMAN, KOÇ ÜNIVERSITESI ULUSLARARASI ILISKILER BÖLÜMÜNDE ÖGRETIM GÖREVLISI. ULUSLARARASI ILISKILER, KÜRESELLESME, DEMOKRATIKLESME TEORILERI VE TÜRKIYE POLITIKASI ÜZERINE ÇOK SAYIDA KITAP VE MAKALESI BULUNAN PROF. FUAT KEYMAN ILE NPQ ADINA NIL MUTLUER GÖRÜSTÜ. |
| NPQ | Yumuşak güç kavramından “uluslararası ilişkiler” dilinden neyi, neleri anlamalıyız? FUAT KEYMAN | Yumuşak güç uluslararası ilişkilerde daha çok liderlik ve hegemonya kavramlarıyla birlikte kullanılıyor. Dünyada lider temelinde bir düzen kurulduğu zaman, liderin bu düzeni ne şekilde ve hangi mekanizmalarla kuracağı üzerine geliştirilen bir kavram. Lider, sistemindeki düzeni kurarken iki türlü mekanizmaya sahip. Bunlardan bir tanesi baskıya ve güce dayanan mekanizmalar ki, uluslararası ilişkilerde daha çok askeri güçle düşünülen bir şey. İkincisi de daha çok ideolojik. Kültürel mekanizmalarla düzeni kurarken, düzeni oluşturan diğer aktörlerden rıza almak temelinde oluşturulan mekanizma. Genelde Antonio Gramsci’nin kullanmış olduğu hegemonya kavramındaki basit denkleme renferansla yumuşak güç kavramı ortaya çıkıyor. Gramsci’ye göre bir sistemin hegemonik olması için o sistemde hem büyük gücün olması hem de bu güç temelinde sistemi oluşturan ögelerin bu güce rıza göstermeleri lazım. Yani sistemin lideri düzeni kurarken kendi kullanmış olduğu dilin diğer aktörlerin diline tekabül etmesi lazım. O yüzden de hegemonya güç artı rıza olarak tanımlanıyor. Gramsci’nin söylediğiyle uluslararası ilişkilerde kullanılan yumuşak güç benzer çıkmakla birlikte farklılaşabiliyor da. Farklılaştığı nokta şu. Gramsci’ye göre esasından askeri güç ile rıza arasındaki ilişki çok daha derin ve çok daha karşılıklı bir ilişki ve ona göre bir liderlik mekanizmasının hegemonik olabilmesi için esasında rıza temelinde hareket etmesi lazım. Rıza temelinde hareket etmeyen, yani kendi diliyle düzenin diğer aktörleri arasında bir tekabüliyet kurmayan bir liderlik anlayışı zaten hegemonik olamıyor. Sadece baskıcı ve güç temelli olabiliyor. O yüzden de hegemonyanın oluşturucu temel referansı, rızanın oluşturulması. Yani liderin kendi çıkarlarına dönük dili sanki düzenin çıkarınaymış gibi lanse etmesi ve düzeni oluşturan diğer aktörlerin bunu kabul etmeleri gerekiyor. O yüzden de Gramsci’ye göre hegemonya liderin dilinin evrenselleşmesi olarak da kullanılabilir. Örneğin; serbest pazar ideolojisinin hegemonik olması, askeri güce gereklilik içermese bile düzenin farklı unsurlarının dili haline gelmesiyle mümkün. O yüzden de ekonomik bir yapının hegemonik olduğundan bahsedebilirken, askeri olarak güçlü bir yapının hegemonik olmadığından, hegemonya sürecinde ciddi sıkıntılar yaşadığından da bahsedebiliriz. Bu anlamda, bugün Amerika askeri anlamda ciddi bir güce sahip olmakla birlikte rızayı oluşturmadığı için bir hegemonya sorunu yaşıyor. Hegemonyası dünya üzerinde tekrardan tasarlanmaktayken, böyle bir girişim içindeyken, bu girişiminin sonuçlanmadığını görüyoruz. Yumuşak güç daha basit bir kavram uluslararası ilişkilerde; ve yumuşak güç sadece şunu söylüyor. Bir güç endeksi içinde, askeri gücün yanında, kültür, ekonomi gibi daha yumuşak olarak düşünülen güçlerin ve mekanizmanın önemi vardır ve bu mekanizmanın sürece sokulmadıkça rıza ortaya çıkmaz. Amerika’nın bugün yaşadığı sorun esasında yumuşak gücünü kullanmamasından kaynaklanıyor. NPQ | Yumuşak güç kavramını, Louis Althusser’in tanımladığı ideolojik devlet aygıtlarının hangilerinde aramalıyız? KEYMAN | Eğitim, kültür, hukuk olabilir. Uluslararası ilişkiler, gücü hiyerarşik olarak değerlendiriyor. Askeri güç bu hiyerarşide önemli, ama bu gücün mutlaka yumuşak güçle beslenmesi gerekiyor. NPQ | Bu bağlamda Amerikan hegemonyasını nasıl değerlendirebiliriz? KEYMAN | Amerikan hegemonyasının bugünden daha güçlü olduğu zaman 1992–2000 arasındaki Clinton dönemiydi. Bu dönemde serbest pazar ideolojisi, belli bir sosyal adalet referansı ve reformuyla dünyada evrensel bir dil yaratmıştı. Yani bu anlamda, bir liderin hegemonik olması için illa ki askeri gücünün çok kuvvetli ve kullanılır olması gerekmiyor. Bugün Clinton ve Bush’un liderlik anlayışının ayrımı bu yaklaşımda yatıyor. Clinton döneminde yeni muhafazakârların saldırısı bu ayrım temelinde yapılan bir saldırıydı. Amerika dünyada ekonomik olarak güçlü ve dünyadaki sorunları çözmeye çalışan bir ülkeydi. Ancak, gücünü askeri güç temelinde sert bir liderlikle gösteren bir nitelikte değildi. Yeni muhafazakârlar Amerika’nın kendini koruyamadığını bahane ederek, Amerika’nın kendine dönük şekilde yeniden örgütlenmesini amaçladılar. Bu bağlamda, Gramsci’deki hegemonya anlayışındaki yumuşak güce tekabül eden rızanın daha sofistike ve sistemi daha içsel bir yapı halinde düşünen bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden de Gramsci’ye göre farklı toplumsal faktörlere ortak bir kimlik ve dil yaratamadığın sürece hegemonik olamıyorsun. Bu ortak dil ve kimlik modernleşme, serbest pazar ya da 1960-70’lerdeki ulusal kalkınma ideolojisi olabilir. Bu dili yaratıp kullananlar hegemonik oluyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın hegemonik lider olmasındaki temel unsurlar hem ülke hem de ekonomik ve kültürel alandaki liderliğiydi. Uluslararası alanda dolar ve İngilizce, etkin öğeler. Daha etkin ve bütünsel bir liderlik anlayışı var. Irak savaşına bakıldığı zaman Amerika’nın baskıcı politikasının hegemonik bir liderliğe, yani rızaya dönüşmediğini görüyoruz. Bugün dünyadaki kavga tam da bu rıza konusunda ortaya çıkan bir kavga. Rızayı oluşturmada normlar mı yoksa baskı mı önemlidir sorusu gündeme geliyor. Örneğin muhafazakârlar sadece askeri anlamda güçlü olmanın rızayı yaratacağını varsayarken, diğer insanlar bu rızanın yaratılmasında normların, uluslararası kurumların, çok taraflı anayasal düzenleyici mekanizmaların önemli olduğunu söylüyorlar. Bugünkü Bush yönetiminin nerede tökezlediğini ve nerede baskıcı bir yönetime dönüştüğünü, nerede yaptıkları işlerle söylemlerinin uyuşmadığını görebiliyoruz. Tabii ki Irak’ta demokrasi yaratacağım adına yapılan savaş dünyada büyük bir ölçekte Amerika’ya karşı bir nefret olgusu yaratıyor. 11 Eylül belli binalara yapılan bir terör eylemi gibi görünse de, sonuçları açısından sistem dönüştürücü bir etkiye sahip. David Held’in yeni kitabı “Amerikan Yüzyılı”nın başlangıcında da söylediği gibi, son yıllarda 11 Eylül kadar dünyayı değiştirme potansiyeline sahip bir olay yaşanmadı ve ilginç bir şekilde 11 Eylül sonuçlarının ne şekilde düzenleneceği de dünyanın ne şekilde ilerleyeceğiyle doğru orantılı. Yani bir terör eyleminin, yarattığı fiziksel tahribattan çok, iletmiş olduğu toplumsal etki önemlidir. Dünyada yarattığı sistem değşikliği açısından, 11 Eylül’ün, 3 binden fazla kişinin ölümünden ve yıkılan binalardan daha fazla tahribat yarattığı ortadadır. Amerika bunu insanlığa karşı yapılmış bir eylem olarak değil de, kendi toprağına karşı yapılmış bir eylem olarak algıladı. Bu noktada, gelişen süreçte Amerika’nın dış politika anlayışı, buna karşı oluşan tepki ve 11 Eylül sonrası dönemde dünyanın ne şekilde düzenleneceği bugün önümüzde çok ciddi bir sorun olarak duruyor. Bu sorunun çözümünde de iki tane önemli referans var. Bir tanesi ABD’nin uygulamış olduğu, dünyada yeni bir düzen yaratmayı amaçlayan ve tek taraflı sert güce dayanan rejim değişikliği. Bunun bugünkü jargonel yapısı Büyük Ortadoğu Projesi. Bu anlayış tek taraflı ve sert güç temelinde rejim değişikliği getiren bir anlayış olmasına rağmen, demokratik olduğu ve serbest pazara dayandığı söyleniyor. Gramsci’deki hegemonyayı tarif eden güç artı rıza da güç temelli ve gücün yaratacağı değişikliğin dünyada rıza oluşturması esasına dayanıyor. Şimdiki durumdaysa rızanın oluşacağı varsayılıyor. İkinci referans ise, bu anlayışa karşı dünyada demokratikleşmenin, liberalleşmenin önemini vurgulayan yaklaşım. Bu yaklaşımın temel öğesi belli bir yasal düzenleyici ve kabul edilebilir normlara sahip olduğunu vurgulayan çok taraflılığı esas alması; diğer anlamda yumuşak güç dediğimiz şey. Dünyanın 11 Eylül sonrası dönemde hangi referans temelinde ilerleyeceğini, içinde yaşadığımız sürecin nasıl yaşanacağı belirleyecek. Bu anlamda, yumuşak gücün, dünyanın ne şekilde gelişip gelişemeyeceğiyle ilgili önemli bir tarafı var: Bize dünyanın tek taraflı mı yoksa çok taraflı mı; güce mi yoksa anayasal normlara mı dayalı gelişeceğini gösteren referanslardan bir tanesi. Ve bunlar arasındaki çekişmede sonuç daha yaşanmadı. Dünya boşluk yaşıyor şu an; bir “Amerikan yüzyılı” olarak tek taraflı ve askeri güç temelinde mi olacak; yoksa çok taraflı uluslararası norm ve yasaların dengelediği bir dünya mı olacak? NPQ | Bu çatışmada Türkiye’ye nasıl roller biçilecek? KEYMAN | Bu çatışma içinde Türkiye’ye biçilen roller değişiyor. Türkiye bu çatışmanın tam ortasında kalan bir ülke olduğu için, şu an kendisinden çok fazla ve farklı şeyler bekleniyor. Sert güce dayalı politika izleyen Amerika’nın Türkiye’den beklentileriyle, yumuşak gücün önemli olduğunu varsayan Avrupa Birliği’ninkiler birbirinden farklı. Her ne kadar demokratikleşme konusunda aynı noktada olsalar da, bu demokratikleşmenin ne şekilde gerçekleşeceği konusunda ayrılıyorlar. Örneğin ABD, Türkiye’nin AB’ye girmesini, demokratikleşme sürecini ve uygulamalarını desteklerken aynı zamanda Türkiye’nin Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında ve terörizme karşı verilen mücadelede yanında olmasını istiyor. Öbür taraftan AB Türkiye’yi sadece Türkiye bağlamında değil, kendisinin geleceğiyle ilgili tartışıyor. Bu bağlamda yumuşak güç temelinde gelişen bir Türkiye’nin önemli olduğunu düşünüyor. O yüzden de Türkiye’ye verilen değerler ve roller farklılaşıyor. Türkiye’nin geleceği bu ikisinin arasındaki mücadelenin nereye gideceğiyle ilgili. O yüzden bugün Türkiye’de tam da bir dönüşüm süreci ve bu sürecin yarattığı sıkıntıları yaşıyoruz. Belirsizlik var. Türkiye’de ciddi vizyonu olan bir siyasete ihtiyaç var. AKP bu siyaseti bir yere kadar götürüyor, bir yerden sonra götüremiyor. Götüremediği anlarda bugün yaşadığımız boşluklar ve boşluklardan doğan milliyetçi fanteziler ortaya çıkıyor. Kürt sorunu, Kuzey Irak, Kerkük sorunundan tutun, Türkiye’nin ABD tarafından işgaline kadar olan farklı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Dünyanın ve dünyadaki kavgaların nereye gideceğine bakmayı bıraktığımız zaman, Türkiye’de var olanları da anlayamıyoruz. İçe kapalı bakıyoruz. Yumuşak güç kavramının Türkiye bağlamındaki önemi, şu an dünyanın güce dayalı rejim değişikliğiyle anayasal kurallara dayalı düzenlemeler arasındaki kavganın nereye doğru gideceğiyle ilgili. Bu kavgada Türkiye’ye verilen roller farklı. Demokratikleşme sorununu çözmüş Türkiye, güvenlik anlamında da güçlü olacaktır. Güvenlik, devlet bekası, jeopolitik konum gibi sorunları demokratikleşme ve ekonomik istikrardan bağımsız düşünemeyiz. Bunlar sarmal halde iç içe geçmiş durumda. Türkiye stratejik olarak güçlü olurken, etik de olmak durumunda. Sadece ulusal çıkarlarına ve kendi çıkarlarına dönük bir şekilde dünyaya bakan Türkiye esasından dünyadan kopan bir Türkiye’dir. Ama, dünyaya demokrasi temelinde, insani temelde bakan, yumuşak gücün önemini algılamış bir Türkiye ise bence yumuşak gücün dünyada şekillenmesine önemli katkılarda bulunacak tabii ki... NPQ | Clinton’ın iktidar olduğu tarihlerdeki yumuşak güç dönemi Türkiye’deki değerleri nasıl etkiledi? Yumuşak güç dönemi liberal değerlerin benimsenmesine alan açmaya başlamıştı, sonrasındaysa muhafazakâr bir söylem de belirmeye başladı sanki. Siz bu dönemlerin Türkiye’ye etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? KEYMAN | Bugün Irak savaşında kullanıldığı biçimiyle yumuşak gücü Türkiye’ye uygularsak oradan pek bir şey çıkaramayabiliriz. Ama yumuşak gücü, hegemonyanın oluşmasına içsel bir rıza yaratmayla ilgili bir şey olarak düşünürsek, 1990’larla bugünü aslında ayrıştırabiliriz. Bu süreç 1980’lere kadar gidiyor. 1980’lerde başlayan serbest pazar ideolojisi 1990’larda yeniden düzenleniyor. Yani refah ve sosyal devletlerin krize girdiği, Fukuyama’nın 1990’larda “tarihin sonu” dediği ve ilkönce Reagan ve Thatcher’ın da içinde olduğu belli bir eklemlenmeyle anlam taşıyan, fakat sonrasında “Washington Uzlaşması”yla dünyayı yönetmek anlayışındaki bir hegemonik yapı var. Yani 1980’lerden başlayıp 1990’larda Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte biz, serbest pazara dayalı dünya kurmanın hegemonikleştiği bir dönemden geçtik. Fakat bu döneme karşı dünyada farklı tepkiler vardı. Bu tepkiler dinsel ve etnik milliyetçiliklerin artması olarak sıralanabilir. O yüzden bir taraftan serbest pazar ideolojisi evrenselleşip evrensel bir dil yaratırken, diğer taraftan bu serbest pazara eklemlenen ideolojiler ve kimlik anlayışları serbest pazarın istediği gibi şekillenmedi. Türkiye’de de gelişmeler dünyadakine benzer bir şekilde yaşandı. Yani 1980’lerden itibaren, Türkiye’de ekonomik rasyonalite dediğimiz, serbest pazara dayalı bir ekonomik çerçevenin eleştirilemeyeceği, Türkiye’nin geleceğinin burada olduğu ve Türkiye’deki kültürel ve siyasal ilişkilerin ve siyasal yönetim tarzının serbest pazara dayalı olması gerektiği bir hegemonik dildi esasında. Ancak, 1980’lerden başlayarak, özellikle 1990’larda bu dilin yaratmış olduğu rızanın aslında bir rızadan çok, toplumu çatışmaya doğru götürdüğünü gördük. Kürt sorunu, 1994’ten itibaren İslam’ın yükselişi böyle bir eksende ortaya çıktı. Kimse serbest pazarın evrensel olmasını eleştirmiyordu ama, ilginçtir ki serbest pazarla birlikte yol alması gereken liberal demokrasi ve bireycilik Türkiye’ye gelmedi. Bunun yerine daha otoriter bir devlet yapısı, daha müşteri ağırlıklı, daha kayırımcı bir siyaset anlayışı ve kimlik temelli çatışmaların yükseldiği bir dönem gördük. 2000’lerden sonra Türkiye’de esasında Avrupa Birliği süreci var. Türkiye’nin IMF ilişkileri ve ekonomi üzerinden yapılanması var. 11 Eylül sonrası dünyada, Türkiye’den beklenenler var. Bu noktada yumuşak güç kavramı uluslararası ilişkilerde kullanıldığı şekliyle Türkiye’nin içine girmiş oluyor. Örneğin Türkiye, AB ilişkilerinde 1990’lardan farklı olarak demokratikleşme ve demokratikleşmenin devlet toplum ilişkilerini içermesi referansı, yani Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulması yer alıyor. Bu dönem, bir anlamda Türkiye’nin 1990’larda kimlik temelli çatışmalara karşı yürüttüğü sert politikadan yumuşak politikaya geçiş anlamına geldi ve Türkiye’de siyaset az da olsa yumuşak güce dönük hale gemeye başladı. Buna ek olarak finansal kriz ve sonrası yapılan kurumsal yapılanmada, Merkez Bankası’nın özerkliğinden düzenleyici kurumların kurulmasına, yoksulluk ve işsizliğe bir çözüm bulmak gerekliliğine kadar ekonomide de bu düzenlenmeyi ve istikrarın önemini görüyoruz. Yani sadece serbest pazarın değil, ekonomik istikrarın önemi de meydana çıkıyor. 11 Eylül sonrası ve Irak savaşı döneminde dünyada Amerika’nın yeniden yapılanışı, terörizme karşı küresel mücadele adı altında ortaya çıkıyor. 11 Eylül sonrası Türkiye ABD ilişkilerine ve Türkiye’nin Irak savaşı ve terörizme karşı küresel mücadeledeki konumuna baktığımız zaman da ilginç bir şekilde kendi demokratikleşmesinde bir yere gelmiş, kendi yapısı içinde belli bir istikrar ve tolerans yaratmış Türkiye’nin önemli bir aktör olduğu var sayılıyor. Örneğin Amerika’nın bakış açısında ılımlı İslam, seküler devlet ekseninin önemini görüyoruz. Türkiye’nin önemli bir model olabileceği, öğrenilebilecek bir test olgusu olduğu ortaya çıkıyor. O anlamda 2000’ler sonrası Türkiye’nin dünya ve ABD tarafından algılanmasında, Türkiye’nin jeopolitik yani sert güç pozisyonundan ziyade yumuşak güç bağlamındaki rolünün önemli olduğunu görüyoruz. Yani, “nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman ve aynı zamanda laik olan bir ülkenin bugünkü Ortadoğu ülkelerine önemli bir katkısı olabilir” veya “nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman ve seküler bir devletin AB’ye girmesi Avrupa’nın çokkültürlü olmasına kazanç getirir” gibi cümleleri hep duyuyoruz. Sert güç, yumuşak güç bağlamında bakarsak, 1990’lı yıllarda Türkiye’de esas evrensel dilin serbest pazar olduğu, fakat siyasi anlamda sert güç çerçevesinde kimlik temelli çatışmaların çözümlenmeye çalışıldığı ilginç bir yapı var. Ekonomik olarak kimsenin serbest pazarla sorunu yok; fakat bunun nasıl düzenlenip yönetileceğiyle ilgili sorunlar ortaya çıkıyor. Yani devletin sert, güvenlik temelli bir politika uyguladığını görüyoruz. Bu anlamda, bir kopuş, bir boşluk var Türkiye’de. Sert politika fakat serbest pazar ilişkisi. Ancak, ilginç bir şekilde, 2000’li yıllarda bu boşluk bugün yumuşak güç dediğimiz demokratikleşme referansıyla, ekonomik istikrarla, planlı bir Avrupa Birliği süreciyle doldurulmaya çalışılıyor. 2000’li yıllar o anlamda yumuşak gücün Türkiye’de biraz uygulanır olduğu yıllar. NPQ | Peki yeni dönemde muhafazakâr yaklaşımlar ve ulusalcılık kendine alan bulabilecek mi yoksa yumuşak güç politikaları uygulanmaya devam mı edilecek? KEYMAN | Türkiye’de bir dönüşüm süreci yaşanıyor. Bu dönüşüm süreci henüz tamamlanmış değil. Belli sorunlar da var. 1990’larda Türkiye’deki kimlik temelli çatışmalar ve bu kimlik temelli çatışmalara karşı geliştirilen sert müdahaleler çözümlenemiyor. Gerçi Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla Kürt sorunu belli bir değişim ve yeni döneme girmiş oluyor ama, İslam’ın yükselişi ve insan hakları bağlamında bugünkü Amerika’ya benzer olarak kimlik temelli çatışmaların olduğu bir alanda bunların tamamen sert güce ve güvenlik ideolojisine dayalı bir şekilde çözülmeye çalışılması, çözümden çok sorunları pekiştiriyor. O yüzden de 1995–2000 dönemiyle, 2000-2005 dönemini karşılaştırırsak ve bu karşılaştırmayı bu mülakatın içinde sert güç, yumuşak güç temelinde yaparsak o zaman 1995-2000 yıllarında Türkiye’de şöyle bir talo ortaya çıkıyor. Bir ekonomik değişim var. Bu değişimin serbest pazara dönük referansı herkes tarafından kabul ediliyor. Fakat bunun yanı sıra kimlik temelli çatışmalar devam ediyor. Kültürel alan tamamen çatışma alanına dönüşmüş durumda ve bunun siyasallaşması var. Bunun terörle eklemlenmesi var. Kürt sorunu ve İslami kimliğin yükselmesine devletin vermiş olduğu sert güç temelli bir tepki var. Türkiye’de ekonomik, kültürel ve de siyasi alanın istikrarsızlığını ortaya çıkaran devlet-merkezci, toplumdan kopuk bir siyaset anlayışının, yolsuzluklarla, rüşvetlerle sarmalanmış bir halini görüyoruz. İçine kapanık bir Türkiye var. Bu Türkiye, kendini sadece komşuları ve jeopolitik konumuyla beraber düşünüp sert güç temelinde meşrulaştırıyor. 2000 yılından itibaren değişimler olduğunu görüyoruz. Bu değişimlerin temelinde 2001 yılındaki ekonomik kriz yer alıyor. Ayrıca Türkiye-AB ilişkilerinde 11 Eylül sonrasında dönüşen dünyanın etkisiyle bir derinleşme yaşanıyor. Bu sürteçte Türkiye’den yumuşak güç temelinde bir rol istendiği anlaşılıyor. Yumuşak güç temelinde kuvvetli bir Türkiye, jeopolitik olarak da kuvvetlidir. Yani demokratikleşme alanında önemli adımlar atmış, devlet toplum ilişkilerinde demokratikleşmeyi yerleştirmeye çalışan ve aynı zamanda sosyal adalet ve ekonomik istikrar temelinde ileriye dönük bir şekilde hareket eden bir Türkiye, jeopolitik olarak da önemli oluyor. Dolayısıyla, 1995’lerden farklı olarak Türkiye’nin önemi, yumuşak gücü daha fazla siyasetin göbeğine oturttuğu zaman oluyor. Aslında 11 Eylül sonrası dünyada demokratikleşme reformları yapan, bireysel ve grupsal hak ve özgürlüklerde belli açımlar sağlayan tek tük ülkeden biri Türkiye. Tabii bu Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle olduğu kadar AB sürecinin derinleşmesiyle de olan bir gelişme. Ama AB sürecinin derinleşmesi de 11 Eylül sonrası Türkiye’nin dünyada artan önemiyle ilgili; 11 Eylül sonrası dünyada önemi artan Türkiye’nin yumuşak güç referansındaki kimliğiyle ilgili; Müslüman toplum laik devlet, çokkültürlü toplumun laik devlet içinde yaşayabilmesi gibi. Böyle bir dönüşüm süreci yaşıyor Türkiye ve bu dönüşüm süreci tamamlanmış değil. Türkiye’yi geriye çekmek isteyen; hâlâ sert güç, yani güvenlik, ulusal bütünlük, devlet bekasını korumaya çalışan bir yapı var. Bir de dönüşmeye dönük ve bu dönüşmenin Türkiye için önemli olduğunu söyleyen bir yapı var. O yüzden de bugün Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulmasındaki temel referanslardan bir tanesi olan Kürt sorununda, Alevilerle ilgili sorunda, Müslüman olmayan azınlıkların kültürel haklarını ifade etme ve kurumsallaştırma bağlamında yaşananlar, bu dönüşüm sürecinin sancıları. Demokratik açılımların, yani yumuşak gücün Türkiye’nin güçlü olmasına katkıda bulunacağını düşünenler var. Bir de 1995’lerden bu yana Türkiye’nin sert gücünü kullanması gerektiğini söyleyen şüpheciler var. Bu dönüşüm sorunları aslında bir anlamda yaşanması gereken şeyler. Tüm bu sorunlar, Türkiye’nin bugüne kadar pek bir şey yapmadığı ancak çözüldüğü anda Türkiye’yi daha güçlü konuma getirecek türden. NPQ | Batı merkezlerinde İslam’a karşı geliştirilen söylemin Türkiye’ye yansımaları neler olabilir? KEYMAN | 28 Şubat döneminden sonra İslami kimliğin bir öğrenme sürecine girdiğini düşünüyorum. Bu öğrenme sürecinde şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Bir yanda İslami kimlik içinde daha ılımlı, ekonomik ve kültürel anlamlarda demokratikleşmeyle birlikte yol alan ve Türkiye’nin devlet ve din işlerindeki seküler yapısını rahatsız etmeyen bir yapı var. Diğer yanda, aynı anda bu yapıya alternatif olarak gelişen dinsel yapılar ve onların toplumda başarılı olma ve yaygınlaşma şansları var. Esasında AKP ve bu anlamdaki yenilikçi kanat bunu temsil ediyor. Böyle olduğu içindir ki 3 Kasım seçimlerini kazandılar ve ondan sonraki 28 Mart yerel seçimlerinde de bu kazandıkları başarı topluma yaygınlaşır hale geldi. 28 Şubat’ta şöyle bir olgu geldi gündeme: İslami bir anlayış var ve bu Türkiye’de yasalarla engellenip ortadan kaldırılacak bir şey değildir. Türkiye İslami olguyla ve farklılaşmış İslami bir kimlikle beraber yaşamayı öğrenmek durumundadır. Buna karşın İslami kimliğin de Türkiye’nin ve devletin laik ve seküler yapısına bir anlamda kendisini uyumlu hale getirmesi gerekmektedir. Buna bağlı olarak, kendisini ılımlılaştıran, devletle ve rejimin nitelikleriyle çarpışmayan, bir anlamda kendini merkez sağa dönüştüren yapı Türkiye’de başarılı olabilir. Bunu İslam öğrendi. Fakat öte yandan bunu pekiştirme durumunda olan 11 Eylül sonrası dünya var. Bu dünyada, Amerika’nın terörizme karşı küresel savaş adına Ortadoğu’dan başlayan dünyayı yeniden yapılandırma sürecinde, demokrasiyle İslam yan yana gitmesi gereken unsurlar. Çünkü, her ne kadar söylenmese bile bugün küresel terörizme karşı küresel mücadele derken, esasında “İslami terörizm”e karşı küresel mücadeleden konuşuyoruz. Onun için “İslami terör” deyip, bunu totalleştirip, tüm Müslüman dünyaya yaydığınız zaman ve her Müslüman’ı potansiyel terörist olarak gördüğünüz zaman buradan bir yere gitmeniz mümkün değil. Bunun için burada ara yöntemler ve ara aktörler de önemli. Bence AKP’nin 28 Şubat sonrası tanımladığı ılımlı yapısıyla, Amerika’nın Ortadoğu’da yeniden yapılanma sürecinde aramış olduğu aktör, yani ılımlı ve demokratik İslam ve seküler yapı kesişti. O yüzden de AKP Hükümeti Amerika’nın çok ilgisini çeken bir hükümet oldu. Çünkü, Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında rejim değişikliği ve bu rejim değişikliğinin meşruiyet unsuru olan demokratikleşme ve serbest pazarın olma referansı esasında Türkiye’ydi. Serbest pazarın kimse tarafından eleştirilmediği ve bununla birlikte bunu yönetme iddiasında olabilen ılımlı bir İslami yapıya sahip Türkiye. O anlamda AKP’yi çok güçlendirecek bir konjonktür yaşanmaya başladı. Bunu başarması için AKP’nin kendini serbest pazardan çok demokrasiyle bağlamlandırması, kendisini merkez sağ bir parti olarak konumlandırması gerekiyor. Türkiye’de İslam’ın sosyolojik ve kültürel temeli de var. Bu kültürel temel bir taraftan İslam’ı öteki olarak konumlandırırken, diğer taraftan bugün AKP’nin temsil etmiş olduğu Sünni İslam’ı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özüne kadar getiren, egemen ideoloji haline getiriyor. O yüzden AKP bu rahatlığı yaşarken, kendi tabanı, üzerine oturmuş olduğu İslami yapı temelinde Amerika’yla ve Ortadoğu’da olan bu gelişmelerle çelişkiye girme durumuna düştü. Bu üç boyutlu oldu. Bunlardan biri, İsrail sorununun, Ortadoğu’daki Müslüman kesim tarafından tüm sorunların anası olarak görülmesi. O yüzden, İsrail ve Amerika’daki yeni muhafazakâr ideolojinin mevcut yapısı, AKP’yi İsrail-Filistin sorununda taraf olma zorunluluğuna yöneltti. İkincisi, Irak’ta öldürülenlerin Müslüman olması. Üçüncüsü de son Felluce’den sonra yaşadığımız durumda, Irak’ın sadece Müslüman değil, Sünni ve Şiilerden oluşan bir yapıya sahip olması. O yüzden de Felluce’de örneğin yapılanlara itiraz eden AKP’nin Şiilere yapılanlara itiraz etmemesi gibi, garip, Sünni İslam yaklaşımından kaynaklanan kendi iç çelişkileri var. O yüzden de AKP’de de yapısal bir çelişki var gibi. AKP; bir taraftan dünya konjonktürü, bir taraftan Türkiye’nin geçirmiş olduğu dönemin bu yumuşak güç yapısı içinde önemli bir aktör olurken, diğer taraftan üzerine oturduğu taban, ideoloji ve kimlik temelinde bu olayı yürütememe gibi bir çelişki yaşıyor. Bu anlamda sorun çıkıyor. Bir taraftan önemli görünürken, diğer taraftan da önemli görünmesini gerektirecek işleri yapmakta zorlanıyor. Örneğin, Irak’ta Amerika’yı desteklemesi gerekirken, Irak’ta öldürülenler Müslüman oluyor. Ortadoğu’da, yani Büyük Ortadoğu Projesi içinde Amerika’nın Türkiye’ye atfetmiş olduğu rolü yerine getirmekte önemli bir hale gelirken, öteki taraftan bunun gereklerini yapmada büyük bir çelişki yaşıyor. Çünkü orada İsrail’in yanında yer alması gerekiyor. Halbuki Müslüman kimlik bunu engelliyor. Irak bağlamında da, İslam’ı belli bir Müslüman yorum üstüne kurduğunuz için Sünnilerle Şiiler arasındaki ilişkilerde tam olarak kendinizi konumlandıramıyorsunuz. Şiiler bugün seçimlerden galip çıkmış taraf ama, Irak’taki direnişi Sünniler götürüyor. Öbür taraftan AKP bu olayda önemli hale gelmişken, kendi kimliği de Sünnilik üzerine kurulduğu için çelişki yaşıyor. -O yüzden yumuşak güç denen şey sadece medyaya, Madonna’ya referans verilecek bir şey değil.- Yumuşak güç, demokrasiye doğru iç’ten dönüştürmesi gereken bir şey. Fakat yukarıdan aşağıya sert temelde olduğu zaman, onun konumlandırmış olduğu AKP bile bu süreçte ciddi bir çelişkiye düşüyor. Örneğin, Ortadoğu’daki bir diğer örnek İran, içindeki mücadelede toplum değişimini rıza yoluyla kendi içinde yapabilirse, başarılı olabilir. NPQ | “Küresel Dünyada Vatandaşlık: Avrupa Sorunlar, Türkiye Deneyimler” adlı çalışmanızdan yola çıkarak sormak istiyorum: Yumuşak gücün sağlanmasında önemli eksenlerinden biri olan vatandaşlık rejimiyle ilgili görüşlerinizi biraz açar mısınız? KEYMAN | Türkiye’de bugün AB süreci ve Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulmasıyla ilgili bir dönüşüm yaşanıyor. Bu dönüşümü olumlu ve olumsuz olarak görenler var. Kopenhag Kriterlerinin uygulamaya sokulmasını ne şekilde algıladığımız önemli. Esasında en genelde Kopenhag Kriterleri bireysel insan hak ve özgürlüklerinin belli bir demokratik platformda yaşanması. Türkiye’de siyasal anlamda demokrasiyle ilgili bir sorun yok. Ancak, demokratikleşmenin devlet toplum ilişkilerine yerleşmesiyle ilgili sorunlar var. O anlamda, örneğin kadın haklarında bir demokrasi eksiği var. Bireysel hak ve özgürlükler bağlamında bir demokrasi eksiği var. Türkiye demokratikleşmesini norm haline getirmiş fakat yerleştirememiş. Daha basit olarak ifade edecek olursak, Türkiye yasalarla demokratik reformlarını tamamlamış, fakat bunu uygulamaya sokmakta sorunlar yaşıyor. Böyle düşündüğünüz zaman, Türkiye’de 1980’lerden başlayan, 1990’larda iyice ortaya çıkan kimlik sorunları var. Bunlar önceden de olmasına rağmen artık küreselleşen dünyada bir dil buluyorlar ve kimlik sorunlarına çözüm önerileri istiyorlar. Bu öneriler bireysel ve kurumsal hak ve özgürlüklerle ilgili. Burada iki nokta dikkat çekiyor. İlki 1990’larda olduğu gibi bu taleplere güvenlik temelli yaklaşıldığında sorunları çözmüş olmuyoruz; ancak, pekiştiriyoruz. Sorunlar derinleşiyor ve bu, toplumsal taleplerin artmasına neden oluyor. İkincisi, AKP Hükümeti’nin yaşadığı temel paradoks. Bu sorunların birçoğu kimlik temelinde yaşanıyor; cinsel, azınlık ya da dinsel kimlik temelinde. Fakat karşılaştırmalı baktığımız zaman, bu kimlik temelinde olan sorunları kimlik temelinde çözmek mümkün olmuyor. O yüzden de bugün dünyanın yüz yüze kaldığı soruyla, Türkiye de yüz yüze kalıyor. Eğer var olan sorunların kimlik temelli olduğunu kabul edeceksek ve bu sorunları engellemenin ve bastırmanın çözüm olmadığının ve bu sorunları ortadan kaldırmadığının farkındaysak, aynı zamanda bu sorunlara çözümün kimlik temelinde olmadığını da biliyorsak, o zaman bu sorunları nasıl çözeceğiz? Burada yumuşak güç bağlamındaki vatandaşlık önem kazanıyor. Vatandaşlık şunu söylüyor. Türkiye’de bu sorunu yaşayıp çözüm arayanlar aynı zamanda Türk vatandaşı. O yüzden de kimlik temelinde yapılan her talep, esasında bir vatandaşlık hakkı talebi de içeriyor. Burada böyle bir şey tartışılıyor. Acaba kimlik temelli sorunları tartışmak, o sorunları kimlik temelinde çözmeyi mi gerektirir yoksa bu sorunları tanıyıp bu sorunlara vatandaşlık ekseninde yanıt bulabilir miyiz? Kimlik temelinde Kürt sorununa baktığımız zaman görüyoruz ki, AKP, konuya kimlik temelinde yaklaştığı için çelişki yaşıyor. Kürt sorunu temelinde aktif olmuyor. Oysa AKP Sünni Müslüman kimliğiyle iligili sorunlara çözüm bulunmasını istiyor; fakat Alevilerle ilgili sorunlarda Diyanet İşleri’nin düzenlenmesinde o kadar çözüm arayıcı değil. Diğer yandan, kadın sorunu temelinde, türban sorununu konu ettiğini ancak diğer kadın sorunlarına değinmediğini görüyoruz. O yüzden kimlik temelli şeylerde kendi sorununa çözüm bulurken diğerlerine çözüm bulmada aktif olmayan bir yapı oluşuyor. Aynı şey Kürt sorunu için de söz konusu Kürtlerin kimlik talepleri ve çözüm önerilerini Kürt temelinde yaptığınız zaman, birdenbire, bugün tartışıldığı gibi kurucu unsura kadar giden bir milliyetçilik söylemine kapılabiliyorsunuz. Aynı zamanda Yugoslavya ve Sri Lanka örneklerinde olduğu gibi, kimlik temelinde çözüm bulduğunuz zaman bu parçalanmaya gidebilir. Kimlik talebinde bulunan insanlar aynı zamanda vatandaş hakkı talebi de yapıyorlar. O yüzden de kimlik talebinde bulunanlar eksiklik hissettikleri için bu talebi yapıyorlarsa, bu eksiklik aynı zamanda vatandaşlık alanında da yaşanıyor. Bugün Türkiye’de yasal düzeyde herkes eşit vatandaş, fakat uygulamada bazı insanların birinci sınıf, bazılarının ikinci sınıf vatandaş olduğunu görüyoruz. Bu doğrultuda vatandaşlık, kendi vatandaşları arasında ortak dil kurup çokkültürlülüğü tanıyan, bu çokkültürlü alan üzerinde genişleyen ve bu bağlamda farklı kimliklerin birbirleriyle ilişkilerinde tutunmak zorunda oldukları sorumluluk anlayışını da gündeme getiren bir dönüşüme neden olur. Şu anda bir tartışma başlangıcı var. Bu tartışmanın vatandaşlık ekseninde yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sert güç temelindeki engellemeyle bu sorunlar bir yere gitmiyor. Buna çözüm, yumuşak gücün ekseni olan vatandaşlığın, yumuşak gücün öbür ekseni olan kimlikle denge içinde olması. Çünkü kimliğin etnik ve dinsel milliyetçilik gibi sert güce kaydığını görüyoruz. NPQ | Yeni dünya düzeninde ulus-devletin fonksiyon ve gücü nasıl değişecek? KEYMAN | 1990’ların başındaki neo-liberal küreselleşmede, tarihin sonu tezinin öngördüğü ulus-devletin ortadan kalkacağı saptamasının yanlış olduğu ortaya çıktı. Dünya çapında yaşanan işsizlik ve yoksulluk düşünüldüğünde, bu tip sorunlara ulus-devletsiz çözüm bulmanın mümkün olmadığı anlaşıldı. Aynı şekilde 1990’lardan bugüne yaşadığımız süreçte ulus-devleti sadece güvenlik ideolojisi olarak görmek de mümkün değil. Toplumsal talepler artık önemli. Bugün küreselleşmeden konuşulurken esasında ulus-devletin de dönüşüm sürecinden konuşuluyor. Bugün ulus-devleti önemi kaybolan bir yönetim aygıtı olarak değil, dönüşüm sürecindeki bir yapı olarak konuşuyoruz. Ulus-devletlerin fonksiyonlarında ciddi bir dönüşüm süreci yaşanacaktır ve yaşanmaktadır. Bu anlamda ulus-devlet; demokratikleşme, ekomonik kalkınma ve sosyal adalet sorunlarının çözümlerinin önemli referans noktalarındandır. Fakat, bir yerlerde tek tek ulus-devletler olduğu gibi belli yerlerde bölgesel anlamda işbirliği içinde olan ulus-devlet de olabilir. Bu dönüşüm, yumuşak güç temelinde olan bir dönüşümdür. Yani sadece devlet merkezci bir siyaset anlayışıyla olabilecek bir şey degil. O yüzden ben bunu devlet merkezci siyasetin bittiği ve ulus-devletin öneminin arttığı bir dönem olarak değerlendiriyorum. Ulus-devleti topluma karşı koruyan milliyetçi fantezilere bürünmüş bir siyaset anlayışının bittiği bir dönem olarak algılıyorum. |
laleler güller günü 1 mayıs



