| Tokugawa Shogun'ları Tüketici Demokrasisine Karşı |
Sorun şu ki, tüm çöküşler birbiriyle bağlantılıdır. İstilacı türler ya da zehirli atıklar gibi sorunları çözüp de temiz su kaynağı kıtlığına çözüm getiremediğimizde, çöküş süreci devam eder. Tüm bu güçlüklerin üzerine aynı anda gidilmeli çünkü hepsi birlikte bizi sürdürülemez bir sürece doğru sürüklüyorlar. Şimdiki gibi devam ederse, dünyanın tropik yağmur ormanları -Kongo ve Amazon havzalarındakileri saymazsak- önümüzdeki on yıl içinde tamamen yok olacak. Filipinler’de ve Solomon adalarındakiler, önümüzdeki beş yıl içinde tükenecekler. (...) Tarihte, ormansızlaşmanın insanları yoksullaştırdığını ve çatışmaya yol açtığını görüyoruz. Buna yeniden tanık olacağız. |
| Yeryüzündeki temiz suların yüzde 70’i daha şimdiden içme, endüstri ve tarım için insanlar tarafından kullanılıyor. Kalan yüzde 30 ise İzlanda ve Kuzeybatı Avustralya gibi ulaşılması zor yerlerde. Bu kalan yüzde 30’u da kullandığımızda ne olacak? Deniz suyu arıtılamaz mı? Tamam, arıtılabilir ama gereken tesisleri işletmek için fosil yakıt gerekecek ve bu da başka sorunlara yol açacak. Daha şimdiden su yüzünden savaşın eşiğine gelen ülkeleri görüyoruz: örneğin Türkiye ile Suriye ya da Macaristan ile Çek Cumhuriyeti gibi. Su, yüzyıllar değil, on yıllar içinde patlayacak zaman ayarlı bir bombadır. Çinliler ve Meksikalılar, ayrıca başka halklar da, ABD’nin yaşam tarzına heves duyuyorlar; bu yaşam tarzı çok kötü bir örnek. Üçüncü Dünya’nın yaşam ölçütlerindeki yükselişle ya da Üçüncü Dünya’dan insanların Birinci Dünya’ya göç edip Birinci Dünya’nın yaşam ölçütlerine uyum sağlamalarıyla birlikte, çevre üzerindeki toplam insan etkisinin artması en büyük sorun. Çin’in karşılaştığı sonuçlar çok canlı. Daha şimdiden arabaların her yeri kaplamasına, hava niteliğinin berbat boyutlara gerilemesine tanıklık ediyoruz. Çin’de balık yerseniz işiniz Tanrı’ya kalmış çünkü zehirlilik düzeyi çok yüksek. Gene de Çin, kökten çözümler arayan bir tarihe sahip olduğu için umut verici bir vaka. Bu kökten çözümlerden Büyük Atılım ya da Kültür Devrimi yıkıcı oldu. Bazıları fantastikti. Çin’in kurşunlu benzini kaldırması bir yılını aldı. Tüm ülkede ağaç kesimi bir günde durduruldu; hükümetin bir kararnamesiyle! Teknoloji bazı durumlarda sorunu çözebilir. (...) Öte yandan, teknolojinin sorunlarımızı çözebileceğine inananlar, tarihteki kayıtları göz ardı ediyorlar. Teknoloji -örneğin arabanın bulunması- çözdüğü kadar sorun üretti. (...) Burada, teknolojiye ilişkin yanlış bir inanç var. Eğer önümüzdeki elli yılda sağ salim çıkabilmenin bir yolunu bulamazsak, galaksileri kolonize etmek gibi bir seçeneğimiz olamayacak. (...) Kitabımın başlığı Çöküş olsa da, alt başlığı “Toplumlar Başarıyı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer?” benim düşüncelerimi daha iyi ifade ediyor. Yıkıcı güçlerle çözüm güçleri arasında bir at yarışındayız. Bu, kat kat hızlanan ve sonucu bilinmeyen bir yarış. Bana öyle geliyor ki, bu yarış kapanın elinde kalır. Bildiğimden emin olduğum tek şey, sürdürülemezlik bunalımının, biz çözmeyi seçersek çözülebileceğidir. Seçmezsek, bu uygarlığımız için ölümcül ya da neredeyse ölümcül olacaktır. Savaşma şansımız var. JARED DIAMOND, “COLLAPSE: HOW SOCIETIES CHOOSE TO FAIL SUCCEED (ÇÖKÜŞ: TOPLUMLAR BAŞARI YA DA BAŞARISIZLIĞI NASIL SEÇER?)” ADLI KİTABIN YAZARI. UCLA’DA COĞRAFYA PROFESÖRÜ. BİR ÖNCEKİ KİTABI OLAN “GUNS, GERMS AND STEEL: THE FATES OF HUMAN SOCIETIES (TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK: İNSAN TOPLULUKLARININ KADERİ)” NEDENİYLE PULITZER ÖDÜLÜNE LAYIK GÖRÜLMÜŞTÜ; MC ARTHUR VAKFI ÜYESİ. NPQ YAYIN YÖNETMENİ NATHAN GARDELS İLE ŞUBAT AYININ SONLARINDA YAPTIĞI SÖYLEŞİYİ YAYIMLIYORUZ. NPQ l Uygarlıklar tarihini gözden geçirdiniz ve neden bazı uygarlıklar yok olurken bazılarının ayakta kaldığını çözümleyecek bir çerçeve çıkardınız. Geçmiş toplumların -iklim değişikliği, kendiliğinden çıkan çevresel yıkım, ticari ortaklıklarda ve düşmanlıklarda değişmeler olmak üzere- dört ortak güçlükle karşı karşıya geldiğini saptıyorsunuz ve ardından bu güçlüklere verilen yanıtların başarıya ya da yenilgiye nasıl yol açtığına bakıyorsunuz. Örneğin Mayalar’ın nasıl başarısız olduklarını ve 17. yy Tokugawa Shogun’larının nasıl başarılı olduklarını anlatıyorsunuz. Topraklarını aşırı sömüren Mayalar, topluluk üyelerinden servet emen yönetici kastın, ormanların yok olması ve toprak erozyonu gibi etkilerden tamamen yalıtılmış olması, bu yüzden de bu sorunları çözmek üzere harekete geçememesi yüzünden çöktü. 17. yy Japonya’sında Tokugawa Shogun’ları ise tam tersine, ormanların yok olmasının uzun dönemde takipçilerinin barış ve refahı için oluşturduğu tehlikeyi gördüler; böylece çiftçiler üzerinde katı düzenlemeler getirdiler, ağaçların budanması işini yönettiler ve yeni, daha hafif ve daha etkili inşaat tekniklerini teşvik ettiler. Günümüzde Japonya, gelişmiş dünyanın en sıkışık nüfusuna sahip ülkesi durumunda olsa da, topraklarının yüzde 70’i hâlâ orman. Bu veriler ışığında, günümüzün belirleyici güçlükleri nelerdir ve bugüne kadar küresel uygarlığımız (Çin, Birleşik Devletler) bu güçlüklere nasıl yaklaşıyorlar? JARED DIAMOND l Günümüzün belirleyici güçlükleri, geçmişinkilerle aynı, yalnızca birkaç yeni etken eklenmiş durumda. Çevre koşullarının kötüleşmesi -aşırı balık avlama, ormansızlaşma, istilacı türler, temiz su kaynaklarının kıtlaşması- süreci çok hızlı bir biçimde ilerliyor. Nüfus, geçmişte olduğu gibi kaynaklar üzerinde çok yoğun bir baskı oluşturuyor. Yeni etkenlerin arasında doğal değil, insanmerkezli bir olgu olan küresel iklim değişikliği de var. Zehirli atıklar, geçmişte söz konusu değilken, şimdi işin içinde. Bugün, daha kudretli, yıkıcı teknolojiyle birlikte daha fazla insanımız var. Süreç çabuk gelişiyor. Maya’nın çöküşü, 800’den 1650’ye kadar, 850 yılı buldu. Günümüz uygarlığında bu süreç çok daha fazla hızlı işleyecektir. Şili’nin doğusundaki adalarda yalıtılmışlık içinde çökme lüksü vardı. Küreselleşmeyle birlikte, çevresel yıkım riski dünya ölçeğine yayılmış durumda. NPQ l Küresel sürdürülebilirliğin karşısındaki bu güçlüklere başarılı bir biçimde yanıt verilebilecek zaman diliminin 50 yıl olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu beş on yıllık zaman dilimi içinde çöküşe uğramamak için ne yapılmalı? DIAMOND l Sorun şu ki, tüm çöküşler birbiriyle bağlantılıdır. İstilacı türler ya da zehirli atıklar gibi sorunları çözüp de temiz su kaynağı kıtlığına çözüm getiremediğimizde, çöküş süreci devam eder. Tüm bu güçlüklerin üzerine aynı anda gidilmeli çünkü hepsi birlikte bizi sürdürülemez bir sürece doğru sürüklüyorlar. Ama örneğin iki güçlüğü ele alalım: ormansızlaşma ve temiz su. Şimdiki gibi devam ederse, dünyanın tropik yağmur ormanları -Kongo ve Amazon havzalarındakileri saymazsak- önümüzdeki on yıl içinde tamamen yok olacak. Filipinler’de ve Solomon adalarındakiler, önümüzdeki beş yıl içinde tükenecekler. Bu bölgelerdeki ekonomilerin büyük çoğunluğu elbette büyük ölçüde bu ormanlara dayanıyor. Dünyanın dördüncü büyük nüfusuna sahip olan Endonezya gibi yerlerde ya da 80 milyon insanın ABD’ye sıkıca bağlanmış biçimde yaşadığı Filipinler’de iç savaşlar başladı bile; bu savaşların nedeni bir ölçüde çevresel etkenler ve kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurma istemi. Çin ile Japonya şimdiye kadar ağaç gereksinmelerinin çoğunu bu ülkelerden karşıladılar. Dahası da var: Afrika’da Gabon ya da Kamerun gibi yerleri saymıyoruz; bunlar da benzer biçimde ormansızlaşmanın eşiğinde duruyor. Tarihte, ormansızlaşmanın insanları yoksullaştırdığını ve çatışmaya yol açtığını görüyoruz. Buna yeniden tanık olacağız. Yeryüzündeki temiz suların yüzde 70’i daha şimdiden içme, endüstri ve tarım için insanlar tarafından kullanılıyor. Kalan yüzde 30 ise İzlanda ve Kuzeybatı Avustralya gibi ulaşılması zor yerlerde. Bu kalan yüzde 30’u da kullandığımızda ne olacak? Deniz suyu arıtılamaz mı? Tamam, arıtılabilir ama gereken tesisleri işletmek için fosil yakıt gerekecek ve bu da başka sorunlara yol açacak. Daha şimdiden su yüzünden savaşın eşiğine gelen ülkeleri görüyoruz: örneğin Türkiye ile Suriye ya da Macaristan ile Çek Cumhuriyeti gibi. Su, yüzyıllar değil, on yıllar içinde patlayacak zaman ayarlı bir bombadır. NPQ l Güçlüklerin vahameti göz önüne alındığında, yanıtımız ne olmalı? Seçimlerimiz bizi yenilgiye mi başarıya mı götürüyor? DIAMOND l Bu karmaşık bir durum. Örneğin yirmi yıl önce dünyanın en yoğun nüfuslarına sahip olan Bangladeş ile Endonezya’nın, insanlarını bugün olduğu gibi patlama noktasına getireceklerini asla tahmin edemezdim. Son 30 yılda, ABD’de hava niteliği gözle görülür oranda iyileşti -bugün çok daha fazla insan, çok daha fazla araba var olmasına rağmen. Suyun niteliği de iyileşti. Bu iyileşmeler, güçlüklerin ölçeğine ve vahametine rağmen bana temkinli bir iyimserlik veriyor. Dahası, bazı ülkelerin yeni koşullara köktenci biçimde uyarlanma yeteneklerinin olması da iyiye işaret. Örneğin Avustralya, zengin bir ülke. Dünyada toprak verimlilik oranı en az olan ülkelerden biri çünkü toprakları besleyici maddelerden fazlasıyla yoksun kalmış. Bu yüzden bir şey yetiştirmek istediklerinde, başka yerlerde çok daha az toprakta, dolayısıyla da çok daha ucuza elde edilebilecek yoğunluktaki rekolteyi sağlamak için çok büyük miktarlarda gübre kullanmak durumundalar. Avrupalıların akrabaları olan Avustralyalılar, yalnızca elverişli açık alanlarda ürün yetiştiriyorlar; göçmen atalarının Avustralya’ya gelmeden önce yurtlarında yaptıkları şeyi yapıyorlar. Küreselleşmeyle birlikte, bu ürünleri başka yerlerden almanın ve çiftçiliğe daha az toprak ayırmanın daha ucuza geldiğini fark ettiler. Doğal olarak, şu anda masaya Avustralya tarımının yüzde 99’unu tasfiye etme planları konulmuş durumda. Kârın yüzde sekseni, tarıma elverişli toprakların yüzde birinden elde ediliyorsa, yapılan değişiklik anlamlıdır. Bu şiddetli bir değişim. Başbakan John Howard’ın Kyoto Protokolü’nü desteklememesi gerçeği bir yana, Avustralya, oldukça yüreklendirici bir çevre tablosu sergiliyor. Yoksul bir ülke olan Bhutan’a bakın. Kendi kültürlerini korumak istediler ve küçük topraklarının, komşuları Nepal’de olduğu gibi turizmle istila edilmemesi gerektiğine karar verdiler. Dolayısıyla, turist başına günde 200 dolarlık bir asgari ödemeyle yılda yalnızca 2000 turistin ülkeye girmesine izin verdiler. Modern güçlüklere iyi ayak uyduruyorlar. Nepal ise bunun tersine, yoğun bir ormansızlaşma yaşadı ve Maocularla “tepeden devrim” savunucuları arasında kopan bir iç savaşa sürüklendi. Ruanda’da olduğu gibi toprak erozyonunun ve ormansızlaşmanın bu çatışmada büyük payı var. Bu ülkenin kalkınma siyaseti -çoğu sırt çantalı hippilerden oluşan- kitlesel turizme dayalı ve bu da Nepal için pek akıllıca değil. Nepal, dışarıdan gelen dizginsiz etkilere, Birinci Dünya’nın yaşam tarzına kendisini açtı; hem de bunları sürdürebilecek araçlara sahip değilken. NPQ l Uzun dönemli planlamanın ve sürdürülebilir değerlerin antitezi ise, küreselleşmenin ardında yatan bir ethos: tüketici demokrasisi. Başka deyişle, hep daha fazla biriktirmek isteyen çoğunluğun bu kısa dönemli, kendi çıkarını hedefleyen hevesleri. Bu ethos, giderek yayılan Amerikan orta sınıfının “kaynak oburluğunu” taşıyamaz; aynı şey, Meksikalı göçmenler için de geçerli; bu göçmenler de, WalMart’ta alışveriş ediyor, burada köylülükten gelme ve yüksek hareketliliğe sahip olan, ayrıca kendileri de tüketiciliği yeni ideolojileri olarak benimseyen Çinli bant işçileri tarafından üretilmiş malları alıyorlar. Araba istemek bir Çinli aile için tartışmasız biçimde mantıklı bir istek olabilir ama bunların hepsi Amerika’daki gibi istediklerini elde ederlerse, bu çevre yıkımına yol açar. Perakendede mantıklı olan şey, toptanda bir çılgınlık haline gelebilir -küresel ısınmaya, hava kirliliğine ve enerji kıtlığına neden olabilir. Dünya demokrasiye doğru ilerledikçe, tüm toplulukların öncelikleri, tüketici bir çoğunluk tarafından belirlenmeye başlayacak. Eğer bunu değiştirmezseniz, Çöküş kitabınızda çok iyi belgelediğiniz o sürdürülemezlik yolundan nasıl çıkacağımızı anlamıyorum. DIAMOND l Kesinlikle haklısınız. Bu Çinliler ve Meksikalılar, ayrıca başka halklar da, ABD’nin yaşam tarzına heves duyuyorlar; bu yaşam tarzı çok kötü bir örnek. Üçüncü Dünya’nın yaşam ölçütlerindeki yükselişle ya da Üçüncü Dünya’dan insanların Birinci Dünya’ya göç edip Birinci Dünya’nın yaşam ölçütlerine uyum sağlamalarıyla birlikte, çevre üzerindeki toplam insan etkisinin artması en büyük sorun. Çin’in karşılaştığı sonuçlar çok canlı. Daha şimdiden arabaların her yeri kaplamasına, hava niteliğinin berbat boyutlara gerilemesine tanıklık ediyoruz. Çin’de balık yerseniz işiniz Tanrı’ya kalmış çünkü zehirlilik düzeyi çok yüksek. Gene de Çin, kökten çözümler arayan bir tarihe sahip olduğu için umut verici bir vaka. Bu kökten çözümlerden Büyük Atılım ya da Kültür Devrimi yıkıcı oldu. Bazıları fantastikti. Çin’in kurşunlu benzini kaldırması bir yılını aldı. Tüm ülkede ağaç kesimi bir günde durduruldu; hükümetin bir kararnamesiyle! NPQ l Bu da Çin’de komünist merkezi planlama kalıntılarının, çevresel sürdürülemezliğe ilişkin güçlüklere tüketici demokrasisinden daha iyi yanıt verebileceğini gösteriyor. 17. yy Japonya’sında Takugawa Shogun’ları değil de tüketici demokrasisi olsaydı, belki de ormansızlaşma ve çöküş engellenemeyecekti, öyle değil mi? DIAMOND l Belki, ama sanmıyorum. En azından tarihteki kayıtlar, çevre tahribatı açısından ne demokrasiler ne de diktatörlükler lehine bir şey söylüyor. Tokugawa Shogun’ları iyi bir karar verdiler; Maya’nın yönetici kralları ise eyleme geçmede başarısız oldular. İskandinav demokrasileri, dünyada en iyi çevre siciline sahip ülkeler. Trujillo’nun ormanları, kendi diktatörce çıkarları uğruna koruduğu doğru ama Dominik Cumhuriyeti’nde Joaquin Balaguer’in daha demokratik rejimi, Haiti’nin ormansızlaştırdığı aynı ada üzerinde dikkat çekici orman alanları kurulmasını sağladı. Kısacası, demokrasiler karışıklık yaratabilir, ama diktatörlükler de öyle. Genelleme yapamazsınız. NPQ l Yaklaşık 20 yıl önce Norveç Başbakanı Gro Harlem Bruntland de, dünyanın sürdürülemez bir sürece doğru gittiğine ilişkin benzer acil durum çağrılarından yapmıştı. Sonraları bana, büyük umutlarının “bilişim toplumu” olduğunu söyledi. İnsanlar bilgilendiğinde harekete geçecekti. Bu, birey düzeyinde işe yarıyor gibi görünüyor -pek çok insan sigarayı bırakmış durumda. Ama bilişim toplumunun doğum yeri olan ABD söz konusu olduğunda, küresel ısınmaya ilişkin bilgiler, SUV’ların yayılmasını engelleyemedi, doğal kaynakların korunmasına ya da toplu taşımanın geliştirilmesine yol açmadı. 1970’lerdeki OPEC petrol şokundan ve iki Irak savaşından sonra bile Kaliforniya Valisi hâlâ Humvee cipi kullanıyor! Uzun dönemli ekolojik tehditlerle karşılaştıkları halde insanlar neden hâlâ kendi çıkarlarının tersine davranıyor? DIAMOND l İnsanlar, yaşanan bir değişim köklü biçimde savunulan değerlerle çatışma içine girdiğinde, seçkinler, yalıtılmış durumda olduklarından neler olduğunu net biçimde göremediklerinde, kendi çıkarlarının tersine davranırlar. En iyi bilgi bile çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmaz -elbette pek çok enerji şirketi, araba şirketi değişmek istemeyecektir. Kyoto Protokolü hakkındaki tartışmalarda tüm bunların bir karışımını gördük; ABD bu protokole yanaşmadı çünkü mevcut yöneticileri, ekonomik gelişmeye daha çok önem veriyorlardı. NPQ l Tüketicinin tercihlerini izleyen piyasa neden değişimin aracı olamıyor? Eğer tüketiciler hibrit arabalar talep ediyorlarsa, piyasa tıpkı Japonya’da ik petrol şokunun ardından şimdi daha küçük, verimli yakıt kullanan arabaların sunulmasında olduğu gibi tüketicilere bunu veremez mi? DIAMOND l Piyasa, geçmişte karşılaştığı çevre sorunlarını çözmemişti. Ekonomi alanında Nobel kazanan davranışçıların da dikkat çektiği üzere, bireyler de, şirketler de çeşitli nedenlerle piyasada akılcı kararlar almayabiliyor. Örneğin, ABD maden endüstrisi kendini neden neredeyse tamamen iş görmez hale getirdi? Son seçimlerde maden şirketleri sayısı ondan bire düşmüş olmasına rağmen Montana sakinleri siyanürlü maden çıkarma yasağının arkasında durdular. Amerika’nın batısında madenciliğin taşıdığı çok büyük öneme rağmen şu sonuca varabildiler: Bu sorunlu, baş belası madencilik yöntemi, maden şirketinin Doğu’daki hisse sahipleri için daha iyi hisse fiyatı sunacak, kendilerine ise zehirli atıklar bırakacaktı. Kısacası piyasa, yerel nüfus için kötü sonuçlara yol açan, en sonunda şirketler için de kötülük doğuracak kötü madencilik uygulamalarını teşvik etmekten başka bir şey yapmadı. NPQ l Demokratik toplumlarda, çöküşten kurtulmak için zorunlu olduğunu söylediğiniz uzun dönemli planlama, siyasal bir eşiğin aşılabilmesini gerektiriyor; çoğunluğun, değişim zorunluluğunu kavraması gerekiyor. Günümüzün şebeke toplumu göz önüne alındığında belki de büyük bir siyasal çoğunluk gerektirmeyen, merkezi olmayan, şebekelere dayalı “dağıtımlı değişim” daha uygun olur, ne dersiniz? Örneğin ben, biomimikriden hidrojen yakıtlı arabalara, nano teknolojiden döngüsel üretime kadar türlü türlü pratik ilerlemeleri göz önüne alıyorum. DIAMOND l Dağıtımlı değişimin bir rolü var; değişim eşiğini geçmek için adım attırma rolü. Ama buna karşıt örnekler de var. Hem İngiltere hem ABD, son on yıl içinde hava niteliklerini çarpıcı biçimde iyileştirdiler. İngiltere’de dönüm noktası niteliğinde bir olay oldu: 1950’li yılların sonlarında bir terslik oldu ve binlerce Londralı kirlilikten öldü. Bu, İngiltere’yi harekete geçmeye sevk etti. ABD’de ise, yavaş yavaş başlayan ama sonucunda halk arasındaki çevre duyarlılığının uyanmasını ve oto emisyonlarına yasal düzenleme getirilmesini sağlayan gelişmeler oldu. Söz konusu can alıcı siyasal eylem eşiğini geçmemizi sağlayan şey, tek bir berbat olay değildi. Başka bir yanda, günümüzde Amerikan kömür endüstrisi, bakır ve altın madenciliği endüstrilerinden çok daha temiz. Bunun nedeni, yaşanan kötü bir kaza -1973 yılında 167 kişinin boğulduğu Buffalo Creek kömür madeni kazası. Bu olay, endüstridekilerin iflas edebileceklerini iddia etmelerine rağmen, hükümetin düzenleme yapmasını isteyen bir çığlık yarattı. Hiç kuşkusuz, bugün gördüğümüz gibi, düzenli bir kömür endüstrisi de bir hayli kâr getirici olabiliyor. Günümüz Amerika’sında pek çok insan gidip Humvee cipler alıyor; ama gidip hibrit araba alan da çok insan var. Kaliforniya’da, yalnızca çok yolculu araçlar için değil, hibrit arabalar için de özel otoyol şeritleri var. Yakıt verimliliği sağlayan arabaların satın alınması için vergi özendiricileri sağlanıyor. Tüm bunların sonucu ne olur? Demokrasilerde çoğunluğun uzlaşmasını sağlayacak siyasal eşik meselesine gelince, mevcut ulusal liderlik göz önüne alındığında, çevre meseleleri konusunda karamsar olmak için nedenler var; ama seçme tercihlerinin de birbirinden çok farklı olmadığını anımsamamız gerekir. Çok şükür, ABD yalnızca federal bir hükümet değil, aynı zamanda pekâlâ etkin biçimde davranabilen eyalet yönetimleri ve yerel yönetimler de var. NPQ l Siyasetin yetersiz kaldığı durumlar, çoğunlukla teknolojiyle kapatılabiliyor. Hâlâ Ortadoğu petrolüne bağımlı olabiliriz ama arabalardaki yakıt tasarrufu, bunun doğuracağı sonuçları hafifletiyor. Bu iyi bir şey ama bizim, kendimize yeterli kaynaklarımız ve sürdürülebilirliğimiz olduğuna, öğünlerimizi bir türlü kısamasak da 50 yıllık pencere kapanmadan gezegen çağında bir yağ aldırma kampanyasıyla sorunu telafi edebileceğimize ilişkin bir yanılsamaya da yol açamaz mı; siyasetin yokluğunu, teknolojiyle telafi etmek. Günümüz ile geçmiş arasındaki fark, teknolojik hünerimizde. Bu gerçekten bir fark mı? DIAMOND l Teknoloji bazı durumlarda sorunu çözebilir. Çok kısa süre önce, Wyoming’de güç üretecek bir üstün verimli rüzgârgülünün açılışından döndüm. Bu yeni teknoloji, ABD’nin gereksinmelerinin yarısını hayli çabuk bir biçimde sağlayabilir ve bizi petrol merkezli enerji üretiminden biraz kurtarabilir. Öte yandan, teknolojinin sorunlarımızı çözebileceğine inananlar, tarihteki kayıtları göz ardı ediyorlar. Teknoloji -örneğin arabanın bulunması- çözdüğü kadar sorun üretti. Dahası, dikkat çektiğiniz gibi, teknoloji bizim elimizi kolumuzu bağlayabilir ve gereken siyasal kurumları oluşturmaktan bizi alıkoyabilir. Kitabımı değerlendiren biri şöyle demişti: “Diamond, bu sorunu ele almak için 13.000 yıllık bir tarihe bakıyor ama çözüm zamanının geçmekte olduğunu anlatmak için yalnızca birkaç on yıl ilerisini işaret ediyor. Bizler de geleceğe bakarken Diamond’ın geçmişe bakarken sergilediği uzak görüşlülüğü sergileyebilsek, başka galaksileri kolonize edebilirdik.” Burada, teknolojiye ilişkin yanlış bir inanç var. Eğer önümüzdeki elli yılda sağ salim çıkabilmenin bir yolunu bulamazsak, galaksileri kolonize etmek gibi bir seçeneğimiz olamayacak. NPQ l Söyleşimiz boyunca, süregiden değişimin hem olumsuz hem de olumlu örneklerine dikkat çektiniz. Sanırım nihai soru, eninde sonunda hibritlerin mi Humvee’lerin mi savaşı kazanacağı sorusu. Dikkatli bir iyimserlik mi, yoksa kaygılı bir kötümserlik mi duymalıyız? Uygarlığın karşılaşacağı bu güçlükle başa çıkamayacağımıza ilişkin bir sezginiz var mı? DIAMOND l Hayır, kesinlikle yok. Kitabımın başlığı Çöküş olsa da, alt başlığı “Toplumlar Başarıyı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer?” benim düşüncelerimi daha iyi ifade ediyor. Yıkıcı güçlerle çözüm güçleri arasında bir at yarışındayız. Bu, kat kat hızlanan ve sonucu bilinmeyen bir yarış. Bana öyle geliyor ki, bu yarış kapanın elinde kalır. Bildiğimden emin olduğum tek şey, sürdürülemezlik bunalımının, biz çözmeyi seçersek çözülebileceğidir. Seçmezsek, bu uygarlığımız için ölümcül ya da neredeyse ölümcül olacaktır. Savaşma şansımız var. |
laleler güller günü 1 mayıs



