| Çöküş Kapıya Dayandı |
İnsanlığın ve bütün can varlığının karanlık bir dönemece girdiği gerçeği ilk defa 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen, “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda dünya kamuoyuna açıklanmıştı. Bu zirveden sonra, varlıklı ülkelerdeki çılgın tüketimin yanı sıra, yoksul nüfusun önlenemeyen artışı, bunun ortaya çıkardığı doğal dengesizlikler, endüstriyel atıkların yol açtığı çevre kirlenmesi, fosil yakıtların sera etkisi, ısının artması, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, yaşanabilir ve ekilebilir alanların sular altında kalması ve ormanların tahrip olmasıyla iklim değişmeleri, can varlığının tedricen yok olması gibi korkutucu konular Rio’dan beri gündemden düşmez oldu. (...) Amerika bu toplantılara katılmadığı gibi, alınan kararlara uymayacağını da açıkça bildirdi. |
| Diamond, çöküş sürecinde bulunan dünyanın kurtuluş umudunun ormanların korunmasına bağlı olduğunu örneklerle anlatmaya çalışıyor. Verdiği başarısızlık örneği Mayalar Amerika’da; başarı örneği Japonya ise Asya’da. Özetlersek umudun kaynağı Amerika’da değil Asya’da. Amerika ancak, Montana örneğinde olduğu gibi, Asya’nın ormanı koruma geleneklerini benimseyebildiği ölçüde kurtulma şansına sahip. (…) Görülüyor ki, Amerika’da günün konusu olan “çöküş”e karşı orman bilinci ve ağaçlandırma eylemi, Jared Diamond’un kitabından ve NPQ’nun bu konuyu işlemesinden çok daha önce Türkiye’de zaten uygulanır durumdaydı. Kendimizi hiç de çok geride kalmış saymayalım. Parayı temel değer haline getiren kapitalist ekonomik sistemin karşısında doğanın hali nicedir? Bu sadece Amerika’nın değil dünyanın sorunu. Daha da korkutucu olan büyük bir ekonomik gelişme gerçekleştiren Çin’in Amerika’nın yaşam seviyesine yetişmeye çalışması. Dünyadaki doğal kaynakların bunu karşılamaya yetmeyeceği, bilgi çağını yakalamış her topluluğun görebildiği bir tehlike. Bu durumda dünyanın toptan bir “çöküş” sürecine girdiği söylenebilir mi? Evet, Diamond böyle bir tehlikenin çok ciddi olduğunu ifade ediyor.Diamond’a göre çöküşün baş sorumlusu Amerika için kurtuluş modeli Montana’da. Montana Amerika’nın en yoğun orman bölgesi. (...) Çin için kurtuluş umudu ise, Diamond’a göre, sıkı toplumsal disipline dayanan Konfüçyen geleneklerde. NPQ/Türkiye’nin bazı sayılarına yazılarıyla katkıda bulunan Amerikalı emekli diplomat dostum David Grimland geçenlerde İstanbul’u ziyareti sırasında bana çok ilgi çekici bir kitap getirmişti. Jared Diamond’un Amerika’da yeni yayınlanan “Collapse – How Societies Choose to Fail or Succeed / Çöküş – Toplumlar Başarı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer?” adlı kitabının çok ilgi uyandırdığını söylüyor, okumamı tavsiye ediyordu. Derken NPQ’nun son sayısı geldi. Büyük bir bölümü bu kitabın ileri sürdüğü görüşlere ayrılmış, Nathan Gardels de yazar Jared Diamond ile geniş kapsamlı bir konuşma yapmış. Gerçekten de hem Jared Diamond’un kitabı, hem de NPQ’nun son sayısı, Amerika’nın da, dünyanın da son derece ciddi bir dönemeçte olduğunu ortaya koyuyor. “Çöküş mü Yoksa Büyük Değişim mi?” ana konu başlığı da zaten bu durumu açıkça ifade etmekte. İnsanlığın ve bütün can varlığının karanlık bir dönemece girdiği gerçeği ilk defa 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen, “Yeryüzü Zirvesi” olarak kabul edilen, en üst seviyede ve en geniş katılımlı “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda dünya kamuoyuna açıklanmıştı. Bu zirveden sonra, varlıklı ülkelerdeki çılgın tüketimin yanı sıra, yoksul nüfusun önlenemeyen artışı, bunun ortaya çıkardığı doğal dengesizlikler, endüstriyel atıkların yol açtığı çevre kirlenmesi, fosil yakıtların sera etkisi, ısının artması, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, yaşanabilir ve ekilebilir alanların sular altında kalması ve ormanların tahrip olmasıyla iklim değişmeleri, can varlığının tedricen yok olması gibi korkutucu konular Rio’dan beri gündemden düşmez oldu. Yeryüzünün ve insanlığın içinde bulunduğu hayati sorunlar, Rio’dan sonra Kahire, Kyoto ve Johannesburg’da yapılan toplantılarda da tartışıldı. Fakat Amerika bu toplantılara katılmadığı gibi, alınan kararlara uymayacağını da açıkça bildirdi. Böylece dünyanın saplanıp kaldığı karanlık geleceğin, tek değilse de başlıca sorumlusunun Amerika olduğu iyice ortaya çıktı. Jared Diamond kitabında insanlığın “çöküş” tehlikesiyle ilk defa bugün karşılaşmadığına, tarihte de bunun benzerleri olduğuna, yok olmaktan kurtulamayan bazı toplumların yanı sıra kurtulmayı başaranların da bulunduğuna işaret ediyor. Geçmişten örneklerle, “çöküş” tehdidini aşmanın insanlığın kendi elinde olduğunu anlatıyor. Diamond’a göre toplumların kaderini tayin eden temel etken ormanlar. Yeryüzü ormanlarının yarısından fazlası kötü kullanımlar yüzünden bugün yok olmuş durumda. Bu gidişle gelecek 50 yıl içinde kalan ormanların da en az yarısının tahrip olma ihtimali yüksek. Geçmişte birçok toplum ormanları yok ettikleri için çöküp kaybolmuşlar. Çöküşün en tipik örneklerinden biri Meksika’daki Maya medeniyeti. Meğerse Mayalar ormanları tahrip ettikleri için istilacı İspanyollara karşı koyamamışlar. Ruanda’da Hutular ile Tutsilerin kapışmasına ve bir milyondan fazla Afrikalının ölümüne yol açan da, beslenmesi imkânsız hale gelen nüfus artışı, kabilelere Batı’dan sağlanan silahlar değil, orman kesimi, erozyon ile ekilebilir toprakların kaybı imiş. Eski Mezopotamya ve Ege uygarlıkları da benzer sebeblerden çöküp gitmişler. Buna karşılık hep tehlikeli bölgelere komşu olan Anadolu toprakları ise felaketin kıyıcığından sıyrılmayı becerebilmiş. Diamond Anadolu’da başlayan tarım uygarlıklarının Yunanistan yoluyla Avrupa’ya geçtiğini, bu sayede Avrupalıların, eski Vikingler gibi ormanlarını kesmeden, varlıklarını sürdürebilmeyi öğrendiklerini yazıyor. Diamond’a göre ormanlarını koruyarak yaşamını sağlayan toplumların en başarılı örneği Japonya. Tokugawa hanedanının 1697 yılında “Nogyo zensho” adıyla çıkardığı toprak kanunları orman tahribine kesin yasaklar getirmiş. Çağımızın en önemli Japon düşünürü saydığım Takeshi Umehara’nın “Japon uygarlığı orman uygarlığıdır” demesi boşuna değil. Bu yüzden çok büyük nüfus yoğunluğuna sahip Japon adalarının yüzölçümlerinin %70’ten fazlası ormanla kaplı. (Bu arada onu da işaret edelim, Japonya’nın ağaç ihtiyacını karşıladığı Filipinler ve Endonezya adaları ciddi doğal felaketlerle karşı karşıya.) Diamond geçmişteki eşzamanlı başarısız Maya örneği ile başarılı Japon örneklerinden sonra günümüzdeki durumu ele alıyor. Tabii sorunun ağırlık merkezi Amerika. Parayı temel değer haline getiren kapitalist ekonomik sistemin karşısında doğanın hali nicedir? Bu sadece Amerika’nın değil dünyanın sorunu. Daha da korkutucu olan büyük bir ekonomik gelişme gerçekleştiren Çin’in Amerika’nın yaşam seviyesine yetişmeye çalışması. Dünyadaki doğal kaynakların bunu karşılamaya yetmeyeceği, bilgi çağını yakalamış her topluluğun görebildiği bir tehlike. Bu durumda dünyanın toptan bir “çöküş” sürecine girdiği söylenebilir mi? DÜNYA TOPTAN BİR ÇÖKÜŞ SÜRECİNE Mİ GİRDİ? l Evet, Diamond böyle bir tehlikenin çok ciddi olduğunu ifade ediyor. Ama geçmişten alınacak derslerle bu tehdidin üstesinden gelinebileceği umudunu da taşıyor. Diamond’a göre çöküşün baş sorumlusu Amerika için kurtuluş modeli Montana’da. Montana Amerika’nın en yoğun orman bölgesi. Aynı zamanda zengin yeraltı kaynaklarına da sahip. Bu yeraltı kaynaklarını değerlendirmek isterken büyük bir orman tahribi ve çevre kirlenmesine yol açan madencilere karşı, Montanalı çiftçiler bir mücadele başlatmış. Montanalı çiftçiler doğanın paraya karşı bu mücadelesini kazandıkları takdirde, Amerika için bir kurtuluş modeli oluşturabilirlermiş. (Bizim David Grimland de Montana’da yaşıyor. Diamond’un kitabına ilgi duymaması imkânsız.) Amerika’nın refah seviyesini yakalamaya çalışıp, kendi ülkesinde ürkütücü çevre kirlenmesine yol açan Çin için kurtuluş umudu ise, Diamond’a göre, sıkı toplumsal disipline dayanan Konfüçyen geleneklerde. Merkezi devletin çıkaracağı bazı kanunlar ile Çin halkının ekonomik yarışmadan, yaşanan çevrenin korunması seferberliğine geçebileceğini söylüyor. Çinlilerin bu tarihi disiplin geleneği içinde, doğum kontrolü yoluyla nüfus artışını örnek bir biçimde önlemeyi başardıklarını hatırlarsak, akıllarını başlarına topladıklarında, bu tehlikenin de üstesinden gelebilmeleri hiç de imkânsız sayılmamalı. Diamond Hindistan’ın da geleneksel yapısıyla ilgili önemli tespitler yapıyor. Hindistan’ın toplumsal yapılanmasında “kast sistemi” varlığını korumakta. Ayrı kasta, yani sınıfa ya da zümreye bağlı topluluklar aralarında evlilik yapmıyorlar, birbirlerine karışmıyorlar. Ama çok önemli bir ortak noktaları var. O da ellerindeki kaynakları çocuklarına devretmeyi bir zorunluluk olarak kabul etmeleri. Bu da Hint toplumunun genelinde, tarihi yaşam şartlarından kaynaklanan doğal bir çevre korumacılığı geleneğine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç itibariyle Diamond çöküş sürecinde bulunan dünyanın kurtuluş umudunun ormanların korunmasına bağlı olduğunu örneklerle anlatmaya çalışıyor. Verdiği başarısızlık örneği Mayalar Amerika’da; başarı örneği Japonya ise Asya’da. Özetlersek umudun kaynağı Amerika’da değil Asya’da. Amerika ancak, Montana örneğinde olduğu gibi, Asya’nın ormanı koruma geleneklerini benimseyebildiği ölçüde kurtulma şansına sahip. Bu durumda Türkiye’nin yeri nerde derseniz, Diamond’a göre Türkiye’nin kendisi ormanları açısından çok ciddi bir tehdit karşısında değilse de, dünyanın en önemli kriz merkezinin, yani Irak’ın yanı başında. Bundan etkilenmemesi düşünülemez. Türkiye’nin elindeki su kaynakları da komşularının husumetini çekmekte. Tesadüfe bakın ki, “Collapse/Çöküş” adlı kitap yüzünden Türkiye’nin çevre ve orman meseleleri üzerine düşünmeye takılmışken, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’den bir davet aldım. Bazı sinemacıları orman konusunda uyarmak için, Maslak Parkorman’da bir toplantı düzenlemiş. Bu toplantıda bir araya geldiğimizde ona Jared Diamond’un kitabından söz ettim. Sayın Bakan Pepe’nin de Türkiye ormanları hakkında söyledikleri Diamond’un görüşlerini doğrulamaktaydı. Çok ciddi ve kasıtlı orman yangınlarına rağmen, geniş bir ağaçlandırma faaliyeti sayesinde orman alanları bir ölçüde sürdürülebiliyordu. Gerçekten de ÇEKÜL ve TEMA gibi kuruluşlar düşünüldüğünde, ağaçlandırma bilincinin Türkiye’de Rio öncesi var olduğu görülebilir. Sayın Bakan Pepe sinemacıları işledikleri konularda orman bilinci vermeye davet ettiğinde, ben büyük ustamız Lütfi Akad’ın 1964 yılında yaptığı “Tanrının Bağışı Orman” adlı belgeseli hatırlattım. Benim gördüklerim arasında ve bildiğim kadarınca, Lütfi Akad’ın bu belgeseli ormanın toplumların yaşamındaki önemini çok çarpıcı bir ifadeyle görüntüleyen ilk filmdi. Akad’dan önce doğa üzerine yapılan belgesellerin en ünlüleri Walt Disney grubunun 1954 yılında yaptığı “Living Desert/Yaşayan Çöl” ile Jacques Yves Cousteau’nun l963 yılında yaptığı, okyanus derinliklerindeki yaşamı anlatan “Le Monde du Silence/Sessiz Dünya” adlı filmlerdi. Yani Türk sinemasında orman bilinci Batı sinemasının çok öncesinde meydana gelmişti. Kurosawa’nın Japon sinemasını dünyaya açan “Rashomon” adlı filmi, çok anlamlı olarak, ormanda geçen bir konuyu anlatmaktaydı. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe ile daha önce de bir yakınlaşmamız olmuştu. 2003 yılında Burgazada’daki feci orman yangınından sonra girişilen yeniden ağaçlandırmada, kendisinin daveti üzerine ilk fidanları birlikte dikmiştik. Ona bir haberim daha oldu. Bir hafta önce Sapanca ve Adalar kaymakamlıklarının işbirliğiyle, bizim Sapanca’daki evimizin bahçesinden alınan 100 kadar kestane fidanı, Sapanca bahçelerinden başka fidanların da eklenmesiyle Burgazada’ya dikilmişti. Bu ağaçlandırma eyleminde Sapanca Kaymakamı Hasan Duruer’in en yakın yardımcısı, NPQ/Türkiye’nin Sapancalı abone okurlarından Mustafa Bilgin idi. Görülüyor ki, Amerika’da günün konusu olan “çöküş”e karşı orman bilinci ve ağaçlandırma eylemi, Jared Diamond’un kitabından ve NPQ’nun bu konuyu işlemesinden çok daha önce Türkiye’de zaten uygulanır durumdaydı. Kendimizi hiç de çok geride kalmış saymayalım |
laleler güller günü 1 mayıs



