| AMERİKANIN YUMUŞAK GÜCÜNE NE OLDU ? | ![]() |
| ABD'nin Yumuşak Gücüne Ne Oldu? | ||
NPQ YAYIN KURULU ÜYELERI; SABAH GAZETESI KÖSE YAZARI EMRE AKÖZ, YENI SAFAK GAZETESI KÖSE YAZARI DÜCANE CÜNDIOGLU, IKTISATÇI YAZAR MEHMET ALI KILIÇBAY, ILETISIM UZMANI ALI SAYDAM, SABAH GAZETESI BASYAZARI ERDAL SAFAK VE HUKUKÇU MEHMET KENAN TEKDAG, “ABD’NIN YUMUSAK GÜCÜNÜN (SOFT POWER) YÜKSELIS VE DÜSÜSÜ”NÜ TARTISTI. |
||
|
MEHMET KENAN TEKDAĞ | Orijinal NPQ’daki kapak konusu olan “Amerika’nın
Yumuşak Gücü”nün Yükselişi ve Düşüşü’nü değerlendirirken meseleye
Amerika cephesinden bakmak yerine o güce maruz kalan ülkelerdeki
duyguların hizasından bakabilmek gerekir. Bu tartışmamıza Türkiye’de
gerçek anlamıyla yaygın bir anti-Amerikanizm’in tezahür edip etmediğini
değerlendirerek başlayabiliriz. Örneğin ben, Amerika’ya karşı
Türkiye’de Irak savaşından sonra ortaya çıkan hoşnutsuzluğun derin bir
karşı dalga olduğunu sanmıyorum.
MEHMET ALİ KILIÇBAY | Amerika karşıtlığından çok, Bush karşıtlığından
söz edebiliriz.
ALİ SAYDAM | Tartışmayı Amerikan karşıtlığı boyutunda ele alırken,
Nathan Gardels’ın makalesinde altını özel bir tonla çizdiği “yumuşak
güç”ün de, “sert güç”ün de uygulamalarına bakmak gerekecek. Türkiye
bulunduğu bölgede gücün bu iki türüne de de tanık oluyor. Asistanımın
dün Marketing Türkiye’nin web sitesinden bulup bana mail’lediği bir
habere dikkatinizi çekmek isterim. Amerikan Stratejik Karargâhı (United
States Strategic Command), Irak savaşının dünyadaki medyada nasıl
yansıdığının analizini yapabilmek için bir halkla ilişkiler ajansı
arayışına girmiş. 90 milyon dolarlık bir konkur açılmış. Bu konkuru
kazanacak olan ajans beş yıl boyunca bu işi yapacak. Amerika yabancı
televizyon, basın ve elektronik medyada nasıl algılandığını istatiksel
analizlerle görmek istiyor. 1 milyon, 2 milyon dolara hallolabilecek
bir şeye 90 milyon para ayırıyor. Bu, şu demek: Bir örnek vererek
açmaya çalışayım; çünkü daha dar biçimde de olsa mesleğimiz
çerçevesinde yaptığımız bir danışmanlık hizmeti bu. Koçbank ile
sonradan ortaklık yapmış olan UniCredito, Türkiye’ye daha adımını atar
atmaz, henüz kararını vermemişken Bersay İletişim Danışmanlık’a geldi
ve dedi ki: Türkiye’deki finans dünyasındaki gelişmelerin basın
yansımalarını bizim için izleyin. Bunun anlamı şuydu: Kupür kesip
yollamıyorsunuz. Gazetede, televizyonda çıkan finans sektörüyle ilgili
haberleri tarıyorsunuz. Günlük raporlarınızla Türkiye’nin ekonomik
yapısı, finans dünyası ile ilgili çıkan yorum, analiz ve önemli
haberleri onlar için değerlendiriyorsunuz. Türkiye’deki ekonomik havayı
koklama, piyasaları yakından tanıma konusunda bu raporlar ciddi bir rol
oynuyor. Ticari bir kuruluş olan UniCredito’nun sadece Türkiye pazarı
için talep ettiği bu rutin hizmetin Amerika Stratejik Karargâhı
tarafından dünya çapında ve bu rakamlar boyutunda yapılıyor olması,
şaşırtıcı gelebilir. Böyle kapsamlı bir çalışmanın ilk defa askeri bir
kurum tarafından gündeme getirilmesini orijinal NPQ’daki makalelerde
dile getirilen görüşlerle birlikte değerlendirdiğimizde şöyle bir
yoruma varmak mümkün: Amerikalı düşünce adamları, kendi ülkelerinin
algılanmasında bir sallanma, bir gerileme olduğunu tespit ediyorlar.
Karargâh da Amerika’nın yıllardır yaratmaya çalıştığı demokrasinin
Kâbe’si, özgürlüklerin savunucusu ülke algısının geriye doğru adım
attığını hissetmiş ve bu durumdan paniğe kapılmış olmalı ki, dünya
çapında böyle bir izlemeye, ölçümlemeye gerek duyuyor. Ancak
Türkiye’nin gündem araştırmalarına bakılırsa, Amerikan aleyhtarlığı,
entelektüel çevreler dışında, halk nezdinde, kamuoyunda Türkiye’de
yükselen bir değer değil. KILIÇBAY | Şimdi ayırmak lazım; Amerikan
aleyhtarlığı mı, Bush yönetimi aleyhtarlığı mı?
TEKDAĞ I Bu noktada belki de sorgulanması gereken, Irak savaşı
nedeniyle Türkiye’de ortaya çıkan hoşnutsuzluğun yanı sıra İslam
dünyasındaki çok daha büyük boyutlarda ve büyüyerek artan
anti-Amerikanizm’dir. İsrail-Filistin ilişkileri, Amerikan karşıtı
dalgaları hangi oranda ve nasıl etkiliyor? Türkiye’de artan
anti-Amerikanizm’in ise ne kadarı Amerika’nın Kuzey Irak’ta bir Kürt
devleti kurmaya yönelik olarak müdahil olduğu politikalarla ilgilidir
de, ne kadarı başka nedenlerle ortaya çıkmıştır? Şahsen, ülkemizde
derin bir Amerika karşıtlığı yok derken şunu kastettim: Bugün bir
Amerikalı en muhafazakâr şehre gitse, diyelim Kayseri’de bir kahveye
veya Konya’ya gitse, karşısına kim çıkarsa çıksın, bir problem
yaşamayacaktır. Bizim milletimiz mekânını ziyaret eden bir Amerikalıyı
sempatiyle,
hatta empatiyle karşılayacak ve yine güleryüzle uğurlayacaktır. Yani
Amerikalı, milliyetinden ötürü ve dibimizdeki savaş nedeniyle de
antipatik bir durumla karşılaşmayacaktır. Misafire “welcome” derler.
Tıpkı daha önceleri Amerika’nın ürünlerine, yatırımlarına “welcome”
denildiği gibi. Amerika’nın ilimleri, bilimleri, kültür ürünleri en
ufak bir negatif reaksiyona maruz kalmadı ve kalmıyor. Türkiye
karşılaştığı bütün uluslararası meselelerde Amerika’dan yardım talep
etmedi mi? Anti-Amerikan cephede yer almak yerine, Amerika ile birlikte
hareket etme, desteğini arama yönünde çabaları yoğunlaşır. Türkiye’de
üniversite gençliği, İngilizceyi, Amerika’da okumayı, en önemli
ideallerinden biri olarak görür. Amerika’da yaygın trendler,
Türkiye’de, koşulsuz, online denebilecek bir hızda benimsenir.
Camilerinde hiçbir zaman anti-Amerikan bir konuşma yapılmaz. Bugüne
kadar dini topluluklarda Amerika’nın değerlerine karşı konuşmalar
yapıldığını hiç görmedim, Türkiye’de, Irak meselesiyle önce “din
kardeşlerimiz” duygusuyla başlayan, ama daha sonra buna ulusalcıların
katılmasıyla biraz daha yaygınlaşan, daha çok görüntüde kalan bir
Amerikan karşıtlığından söz edilebilir; ama onda da derinlikli bir
karşıtlık bulunduğunu düşünmüyorum. Yani Amerika Türk kamuoyu açısından
jest kabul edilen bir şey yapsa, hemen bahar havası oluşacağını ve
sempatik bir ortamın oluşacağını düşünüyorum. SAYDAM I Türkiye’de
Amerikan yumuşak gücünün bir düşüş trendi içinde olmadığını mı
söylüyorsunuz?
TEKDAĞ I Bir soft power başarısızlığından söz etmek mümkün olabilir.
Ama bu, düşünüldüğü gibi, Amerika’nın çıkarlarına karşıtlık veya ülke
ile Amerika’nın tercihlerini yan yana koyup, “Amerika bizi sömürüyor,
Amerika bizi istemediğimiz bir statüde tutuyor, dolayısıyla Amerika’ya
karşı bağımsız olalım” şeklinde, bağımsızlıkçı bir anti-Amerikanizm
değil, zaman zaman basında izlediğimiz; somut, konjonktürel,
uluslararası politikadaki bir çatışmanın ürünü olan “mesafeli bir
duruş” olduğunu düşünüyorum. Diplomasi gereği daha önceki yıllara
oranla Amerika’ya karşı çok yakın durulmadığı zamanlar oluyorsa, bunun
tamamen uluslararası denge ilişkilerinden kaynaklandığını
söyleyebilirim. Ortalıkta iki ülke arasında bir muhabbetten söz etmek
mümkün değilse bunun nedeni Türk halkının ABD’ye karşı yükselen
muhalefeti değil, belki “din kardeşlerimiz zulüm görüyor” duygusunun
yansımalarıdır ve işte tam da bu noktada yumuşak gücün etkin
işletilmediğinden söz edilebilir.
KILIÇBAY I Şimdi aslında dünyada çok çeşitli anti-Amerikanizmler var.
Yani, kıta Avrupa’sının politikaya dayalı, felsefeye dayalı, özellikle
Fransa’nın başını çektiği, bir anti-Amerikanizm’i de var. Bu üstelik,
Amerikan soft power’ına da karşı olan bir şey. Mesela Paris’e ilk
McDonalds dükkânı açıldığı zaman Fransa ayağa kalkmıştı. Yani nasıl
böyle “haute cuisine” memleketine siz uyduruk Amerikan fast food’unu
sokuyorsunuz diye Fransa’da bayağı ciddi problemler olmuştu. Almanya da
keza öyle. İngiltere’yi Avrupa dışı tutuyorum tabii, İngiltere başka
bir şey. Ama Avrupa’da radikal bir anti-Amerikanizm var; bu, kendi
kültürüne karşı kovboy kültürünü bir tehdit olarak algılayan, yüksek
kültür yanılsaması demeyeceğim ama algılaması içinde Avrupa’nın
Amerika’yı düşük kültür olarak görmesi, özellikle entelektüel
çevrelerde söz konusu. Düşük, yaygın ve popüler kültür olarak görüyor
Avrupa, kendi üst, yüksek kültürünün karşısında; böyle de bir şey var.
Amerika’nın arka bahçesinin Amerika’ya karşıtlığı da var. Son
zamanlarda Güney Amerika’da bir sol kuşağın yavaş yavaş oluşmakta
olması. O da, uzun zamandan beri Amerika’nın yarattığı muz
cumhuriyetlerinin belki bir intikamı olarak ya da yeniden kimlik
oluşturma çabası olarak… Uluslarını kurdular ama kimliklerini
kuramadılar, şimdi belki o aşamaya gelindi. Orada da tabii Amerika iyi
durmuyor. Amerika iyi durmadığı için, yani Güney Amerika’nın geleneksel
bir Güney Amerikalı veya Brezilyalı, Arjantinli, Uruguaylı kimliği
oluşturulurken Amerika iyi durmuyor. Bu bir anti-Amerikanizm, üstelik
halka yansıyan bir anti-Amerikanizm. Tipik örneklerini zikretmeye değer
mi, değmez mi
bilmiyorum ama bir sokak çocuğu, suçlu olan Maradona’nın, gidip Fidel
ile beraber, tamamen Güney Amerika dayanışması içinde, solla hiç
alakası olmayan bir çocuğun, solun efsanevi lideri ile beraber bir
dayanışma içine girmesi bana çok ilginç geliyor. Yani bu,
anti-Amerikanizmin kazandığı boyutları gösteriyor. Maradona’nın Fidel
ile beraber durmasında ben başka bir neden göremiyorum. EMRE AKÖZ I Bir
soru sorabilir miyim? Burada analiz düzeyine dikkat etmemiz lazım.
Yani: Projektörü nereye çevireceğiz?
Mesela Fransa’da da böyle tartışmalar oluyor. Ama aynı Fransa’da,
oranın aydınları ya da oranın muhafazakârları da “kültürümüz Amerikan
istilası altında” diye yakınıyor. Bu konuda kitap da yazılmıştı,
“Parlez-vous Franglais?” diye. Yani Amerikan soft power’ına, yumuşak
gücüne direnmiş oluyorlar.
Öte yandan ne görüyoruz? Fransız halkı, yani sıradan insanlar,
Fransızcaya giren İngilizce kelimeleri (ki bu kelimeler İngiltere’den
değil, ABD’den gelir) kolaylıkla içselleştiriyor, kullanıyor.
Kendilerince belki bir “statü”, bir “hava” olarak görüyorlar o
kelimeleri kullanmayı. Ancak, üst kesim, yönetici sınıf, aydın tabaka,
bürokrasi, hükümet ise bu gelişmeye karşı çıkıyor. O halde kendimize
sormalıyız: Anti-Amerikanizm üzerine düşünürken nereye, hangi kesime
bakacağız? Mesela ben Tekdağ’ın dediğine katılıyorum: Türkiye’de halkın
çoğunluğu anti-Amerikancı değildir. Clinton’ı nasıl da sevmişlerdi! Ama
mesela aynı “sempatik” Clinton Yunanistan’da protestolara uğradı.
Tabii şu da bir gerçek: Türk halkı hiç memnun değil Irak’ta
yapılanlardan; çok kızıyorlar, ben ona da eminim. Bush yönetimini
istemiyorlar. Şöyle bir spekülasyon dahi yapabilirim: Irak’ı işgal
etmek yerine ABD bir suikast düzenleyip Saddam’ı öldürseydi bizim halk
memnun kalırdı. Ama böyle topla tüfekle işgal edip, ardından da
cezaevlerinde işkenceler filan yapılınca kabul edemiyorlar. Ancak derin
bir anti-Amerikancılık, böyle bir damarı Türk halkının genelinde
görmüyorum. O halde soru şu: Biz nereye bakacağız?
KILIÇBAY I Ben bir örnekle açıklamaya çalışayım mı? Anti-Amerikanizm,
Fransa’da halka inmiştir; şu şekilde inmiştir: Bir Fransız, şampanyanın
içine bira ya da soda katılarak içilmesi karşısında skandal duygusuna
kapılır ve Amerikalılar yapıyorlar bunu. Gazoz da katıyor, bilmem ne de
yapıyor. Amerikalıdan burada nefret etmeye başlıyor. Amerikalıdan
hoşlanmıyor. Amerikalıyı düşük düzeyde görüyor. Köylü görüyor.
Fransızın şarabı çiğnemesi vardır, kırk saat çiğner. O onun bin senelik
kültürü içinde. Amerikalının su gibi içmesinden nefret eder.
Sinirlenir. Hatta servis yapmaz ona, sen şarap içemezsin, anlamazsın
bundan der. Avrupa’da çok radikal, yani halka intikal etmiş bir şey.
Biraz önce sen söyledin ya, “kamuoyu oluşturulan bir şeydir.” Ama
özellikle Fransa’da ve Almanya’da, kamuoyu oluşturulmadan, halkın kendi
gündelik tercihleri ve tecrübeleri içinde bir anti-Amerikanizm
oluşuyor. Üstelik 1945’te Amerikalılara hayrandılar. Amerika kurtardığı
zaman hayrandılar, Normandiya Çıkarması’ndan sonra. Patton büyük
kahraman olarak karşılandı ama şimdi değil. AKÖZ I Şarap örneğinin
arkasında şunu görüyor muyuz acaba? Şarap kültürü olan bir ülke Fransa.
Peki acaba Kaliforniya şaraplarının dünyada bu kadar tutulmasıyla
ilgili bir bağlantı olabilir mi? Çünkü böyle meseleler var. İnsanlar
orada bir rekabetle karşılaşıyor, mesela Fransız şarap kültürü,
üretimi, ciddi biçimde Kaliforniya şaraplarının karşısında pazar
kaybediyor. Pazar kaybederken sen onu düşünce düzeyinde, simge
düzeyinde, ideoloji düzeyinde bir şey olarak ifade ediyorsun.
KILIÇBAY I Bu saptama çok doğru. Fransız şarapları sadece Kaliforniya
şarabı değil, Avustralya şarabı, Yeni Zelanda şarabı, Güney Afrika
şarabı karşısında da pazar kaybediyor. Çünkü Kaliforniya şarabı
Avrupa’ya girdiği zaman, o sene hasat kötüydü. Onlar pazara doldular,
onları tekrar atmakta zorlanıyorlar… Ben analizimi tamamlayabilirsem,
belki tatmin olacaksınız. Şimdi, Avrupa’ya böyle bakabiliriz diyorum,
Güney Amerika’ya böyle bakabiliriz, ama bir de Rusya’nın
anti-Amerikanizm’i var. Bu bir nomenklatura anti-Amerikanizm’i. Yani
halkın Amerika’nın lehinde ya da aleyhinde bir düşüncesi olduğunu
sanmıyorum. Sovyet rejiminin tasfiyesinden sonra, bir bocalama
devresinden sonra, Rusya, Putin ile beraber tekrar Sovyet
imparatorluğuna oynamaya başladı. Tekrar iki kutuplu bir dünya inşa
edilir mi, edilmez mi, onu bilmiyorum ama böyle bir iki kutuplu dünya
inşa süreci olsun olmasın, bu süreç içinde Rusya bir varlık olarak
kendisini ileri sürecektir. Onun için nomenklaturanın
anti-Amerikanizm’i söz konusudur. Dördüncü bir tip anti-Amerikanizm
var: Çin anti-Amerikanizm’i. Çin anti-Amerikanizm’ini, ne nomenklatura
anti-Amerikanizm’i, ne ideolojik anti-Amerikanizm, ne de halkın
Anti-Amerikanizm’iyle ilgisi var. Sadece dünya piyasalarının
paylaşılması. Ona yeniden paylaşım savaşları adı verilmişti emperyalizm
teorilerinde. Bu teori artık geçerli değil ama laf geçerli. Yeniden
paylaşım savaşları içinde Çin ile Amerika, dünyanın dört bir kıtasında
karşı karşıya gelmeye başladılar, gelecekler. Bu, ister istemez
friksiyonlar (sürtüşmeler) yaratacaktır, ister istemez iki taraf
arasında da bir antileşme meydana gelecektir. Bunlar, politikaya ve
halka nasıl yansır, onları bilemem. Şu aşamada onları söyleyebilecek
durumda değilim. ERDAL ŞAFAK I O da, Bush’un son Avrupa gezisindeki en
büyük anlaşmazlık konusuydu. Çin’e nükleer enerji teknolojisinin ve
silah satışının ambargosunun kaldırılması.
SAYDAM I Bu arada Emre diyor ki, biz tartışmada nereye odaklanacağız?
TEKDAĞ I Dünya ölçeğinde aldığımız zaman, Avrupa’nın anti-Amerikanizm’i
ayrı, Latin Amerika’nın ayrı, Çin’in, Japonya’nın ayrı ve elbette bir
de İslam dünyası var. İslam dünyasının içindeki anti-Amerikanizm
çeşitlerini de saymakla bitiremeyebiliriz. İran bir yanda, Sünni dünya
diğer yanda. Petrol zengini Arap ülkelerinin Amerika’ya bakışı bir
başka bahis... Benim gözlemime göre, İslam dünyasının önemli bir
kesiminde, İsrail-Filistin meselesi, anti-Amerikanizm açısından çok
önemli bir unsur. İslam dünyasındaki anti-Amerikanizm tahlil
edildiğinde İsrail-Filistin meselesine özel bir parantez açmak
gerekecektir. Amerika’nın İsrail yanlısı bir politika izlemesi,
anti-Amerikan duyguların oluşmasında çok önemli bir faktör. Türkiye
açısından, İsrail-Filistin meselesi ne ölçüde halkın duygularını
belirleyen bir unsurdur; bakın bu konuda elimizde veriler yok.
Gözlemlerimiz var ve bu gözlemlerden yola çıkarak Filistinlilerin
duygularıyla Türk halkının empati kurabildiğini kim iddia edebilir?
KILIÇBAY I Şimdi müsaade ederseniz, ben analizimi tamamlayıp susacağım.
Ortadoğu bölgesine geldikten sonra, senin de söylediğin gibi, aslında
çeşit çeşit karşıt İslamiyetler görüyoruz. Daha doğrusu, İslam
referanslı karşıtlıklar görüyoruz. İran’ın karşıtlığı, kendi rejiminin
konsolidasyonunu sağlamak içindir. İsrail-Filistin çatışması bir odak
noktasıdır. Fakat benim çok önemsediğim bir başka şey var.
İsrail-Filistin çatışmasını “cihat” bahanesi olarak kullanan, gerici
Arap rejimlerinin Amerika tarafından uzun zamandan beri tasfiye
edilme sürecine girmiş olmasıdır. Mesela Suudi Arabistan’ın karşıtlığı
böyledir, Libya’nın karşıtlığı böyledir, bunlara başkaları eklenebilir,
Suriye’nin karşıtlığı böyledir. ŞAFAK I İran’ınki din kılıfına
sokulmuş, aslında bölgesel güç rekabetinden kaynaklanan bir
karşıtlıktır.
KILIÇBAY I Aynen öyle. Ama Filistin-İsrail çatışması, çoğu Arap rejimi
tarafından, aslında göstermelik olarak kullanılmaktadır. Arkasında
onların otokratik yönetimlerine karşı olan Amerikan rejimine doğrudan
doğruya fetiş hale getirilmiş bir direnme mücadelesiyle karşı çıkma
derdidir. Şimdi Türkiye burada bir aykırılık meydana getiriyor. Çünkü
Türkiye, halkın ilgisi bağlamında Amerika’ya yürekten bağlı.
Televizyonlarınızı açtığınız zaman Amerikan dizileri ya da Amerikan
dizilerinin yerli versiyonları. Okullarımız, biraz önce sen çok güzel
söyledin, neredeyse Amerikan okulları gibi çalışıyor. İngilizce
bilmemek adeta ikinci sınıf bir insanlık haline dönüşmeye başladı. Yani
bizim halk düzeyinde, insanlar düzeyinde Amerika ile hiçbir problemimiz
yok. Anglosakson dünyasıyla da hiçbir problemimiz yok. Ben Türkiye
örneğini, saydığım beş tane anti-Amerikanizm örneği dışında,
anti-Bushizm olarak görüyorum. Yani Türkiye’nin, Bush yerine Clinton
olsaydı, Amerika ile hiçbir problemi olmayacaktı. AKÖZ I Türkiye derken
hangi Türkiye’yi kastediyoruz?
KILIÇBAY I Bütün Türkiye’yi kastediyorum ben.
ŞAFAK I İslami akımların yeniden kavramlaştırılmasıyla birlikte
güçlenmesinden ve dinin toplumda yeniden önemli bir öğe haline
gelmesinden kaynaklanan bir karşıtlıktan da söz etmek mümkün. TEKDAĞ I
Sormak gerekiyor. Türkiye’de dinsel anlamda canlanmanın otomatik olarak
Amerikan karşıtlığına yol açmasının sebebi ne? Türkiye’de ciddi anlamda
bir köktendinci canlanmaya ihtiyaç olmadığı için yine bu kesimlere
sempati besleyenler tarafından da anti-Amerikan bir tepkinin var
olduğuna inanmıyorum.
ŞAFAK I İki tane, aynı iddiayı taşıyan akım karşı karşıya gelmiş
oluyor. Yani, Amerikan Hıristiyanlığı, köktendinciliği, Evangelizm
diyelim; ve Arap dünyasında Usame bin Ladin... Türkiye’de de ciddi bir
meşruiyet ardında bu tür köktendinci arayışlar var. TEKDAĞ I Türkiye’de
var mı? Ben Türkiye’de köktendincilerin ciddi bir meşruiyet tabanı
olduğunu düşünmüyorum. Bu tür arayış ve çıkışlar için gerekli koşul
olan baskının yokluğu, radikal islamın işini zorlaştırdığı için...
ŞAFAK I En azından hayranlık var. TEKDAĞ I Yani, gençlerde vardır ama
halkın bu konularla çok fazla ilgili olduğunu düşünmüyorum.
Filistin’le, Çeçenlerle haber alma düzeyinde ilgili olan halkın, o
bölgelerin insanlarıyla aynı duygu frekansı içinde olduğuna inanır
mısınız? Bu nedenle Evangelistlere prim veren Amerikan halkıyla çok
benzeştiğimizi düşünmüyorum. Türk halkının siyasi anlamda Amerika’ya
bir tepkisi yok. (M. Kenan Tekdağ, bu sözlerinden sonra uzunca bir süre
toplantıdan ayrıldı ve finalde tekrar katıldı –y.n.)
KILIÇBAY I Kenan Tekdağ’ın söylediğine aynen katılıyorum. Türk halkının
Amerika ile hiçbir problemi yok; ne Amerikan halkıyla, ne Amerikan
kültürüyle ne de Amerikan way of life’ıyla. Sadece Bush ile problemi
var. Bu konuda iddialıyım. DÜCANE CÜNDİOĞLU I Sorun, aslında
sanıldığından çok daha ciddi görünüyor. Bu durumda “Oh ne kadar iyi!”
mi demeliyiz, sırf ortadaki derin sorunlar yeterince fark edilmiyor
diye?
KILIÇBAY I Hayır, öyle bir şey demiyorum.
CÜNDİOĞLU I Gerçekçi bir analizin öncelikli görevi, olguların
varlığından şikayet etmek değildir; bilakis varlığı tespit edilen
olguların nedenlerini ortaya koymaktır. O halde Türkiye’de Amerikan
aleyhtarlığı varsa, “Niçin var?” diye sormalı, şayet yoksa, bu sefer
analiz “Niçin yok?” sorusunu ciddiye almalı. Cevabını aramamız gereken
soru, Türkiye'de Amerikan aleyhtarlığının var olup olmamasından çok,
niçin var olup olmadığıdır.
KILIÇBAY I Diyorum ki: Amerikan aleyhtarlığı yok, Bush aleyhtarlığı
var.
CÜNDİOĞLU I Ben de diyorum ki: Türkiye’de, su yüzüne çıkmamış çok ciddi
bir Amerikan aleyhtarlığı olduğu konusunda görüş birliği içindeysek
önce bu aleyhtarlığın nedenleri üzerinde konuşmamız gerekmiyor mu? Eğer
olmadığına inanıyorsak -ki bence diğeri
gibi tek başına bu tespitin de bir değeri yok!- veya bir diğer tabirle
Türkiye’de hem devlet düzeyinde, hem de halk düzeyinde siyasi, iktisadi
ya da kültürel anlamda kendisine işaret edilecek önemde bir Amerikan
aleyhtarlığı olmadığını düşünüyorsak, bu takdirde sormamız gerekmez mi:
“İyi ama niçin yok?”
KILIÇBAY I Olmalı mı?
CÜNDİOĞLU I Burası tartışmaya açık bir konu. Bilirsiniz, bir hikâye
vardır: Köprünün üzerinde iki tane keçi birbirine toslarlar ve
inatçılıklarından dolayı bir türlü maksatlarına ulaşamazlar. Niye bu
çatışma olur? Her ikisi de aksi istikametlerde köprüden geçmeyi
istediklerinden... Sonuçta birbirlerine yol vermedikleri için ikisi de
yuvarlanıp dereye düşerler. Fakat keçilerden biri diğerine yol
verirse...
KILIÇBAY I Ama keçilerin ebadı aynı değil. CÜNDİOĞLU I Evet, keçilerden
biri diğerine yol verirse, hatta karşıdan gelen keçiyle birlikte yön
değiştirip geriye dönerse veya sizin de işaret ettiğiniz gibi cesametli
olanı gücünü gösterip diğerini köprüden düşürmeyi başarırsa pek tabii
ki ortada ne çatışma kalır, ne de didişme. Fakat kabul etmeli ki
uluslararası siyasette tek taraflı güç kullanımı sonuç alıcı (kalıcı)
bir çözüm değildir.
Bu durumda en iyisi, parçadan bütüne gitmek yerine, bütünden parçaya
gitmek gibi daha farklı bir analiz yöntemini izlemek. Bu uzun süredir
üzerinde düşündüğüm bir mesele... Eğer siz de ilgiye değer bulursanız,
sanırım bu çerçeveden hareketle pozisyonlarımızı daha belirgin
kılabiliriz. Burada altının çizilmesi gereken temel sorun, aslında
“egemenlik” sorunu. “Egemenlik”, bizim siyaset geleneğimizde “mülk”
sözcüğüyle karşılanır. Gerçi “mülk” ve “mülkiyet” sözcükleri, Türkçede
genellikle “mal” (mal-mülk) anlamında kullanılıyorsa da tam karşılığı
“egemenlik”tir. Nitekim Kur’an'da yer alan “Mülk Allah’a aittir”
ifadesi, hiç tereddütsüz “Egemenlik Allah’a aittir” şeklinde Türkçeye
çevrilebilir. Egemenlik söz konusu olduğunda, “adalet” kavramının
önümüze çıkması ise adeta kaçınılmaz. Mesela “Adalet mülkün temelidir”
veya “Mülk küfr ile âbad olur, zulm ile âbad olmaz!” gibi deyişler
“egemenlik” ile “adalet” ve dolayısıyla karşıtı olan “zulüm” kavramları
arasındaki zorunlu ilişkiyi çok açık bir biçimde temsil ederler.
KILIÇBAY I Sol söylem içinde zulüm, sömürüdür.
CÜNDİOĞLU I “Sömürü” sözcüğü daha çok “iktisadi” nitelikte bir terim.
KILIÇBAY I Hayır! Her şeyi kapsar.
CÜNDİOĞLU I Bence sorun yok, zira sözcüğün anlamını genişletmek de
pekâlâ mümkün.
KILIÇBAY I Yani, hakkının teslim edilmemesi sömürüdür. CÜNDİOĞLU I
Burada uzun boylu karşılaştırmalar yapmak vaktimizi alabilir. Çünkü iki
farklı açıklama modelinden söz ediyoruz. Her analiz kendisini kendi
terimleriyle tanımlama ve temellendirme hakkını kullanmak ister.
O halde “adalet”ten söz açıldığına göre öncelikle şu sorunun cevabının
verilmesi gerekir: “Adalet nedir?”
John Rawls'un 1972'de yayımlanan “Theory of Justice” adlı kitabını
hatırlamanın tam da yeri. Kendisi çok ünlü bir hukukçu ve adalet
teorisyeni olarak bilinir. Batı'da hemen hemen son 30 yıldır kendisine
atıf yapılmadan bir şey yazılmıyor. Rawls diyor ki: “Ben adaletten söz
ederken sadece Amerikan halkı için anlamlı olabilecek bir adaletten söz
ediyorum, diğerleri beni ilgilendirmiyor. Mutlak bir adalet tanımı
yapılamaz. Adalet, çıkarlara göre değişebilen bir şeydir!” vs., vs.
Böylelikle “adalet” kavramının içi oyulmuş ve boşaltılmış oluyor.
Bu yaklaşımla Amerikan aleyhtarlığı arasında bir bağlantı kurmak
istersek, hiç kuşkusuz ki önümüze değişik bir tablo çıkacaktır. Nitekim
Aristoteles’ten bu yana klasik ahlak metinleri, insan davranışlarının
birbiriyle ilintili üç amaç taşıdığını yazar: haz, yarar ve iyilik.
İnsanoğlu eylem ve davranışlarında üç amacı gözetmek durumundadır; yani
yaptığı iş, kendisine haz vermeli, yarar sağlamalı ve her halukârda iyi
olmalıdır. Mesela eroin satan bir insan bundan yarar sağlar; eroin içen
kişi ise haz alır. Fakat haz ve yarar bir yana, “Eroin satmak ve içmek
iyi midir?” diye sorarsak, sanırım hepimizin cevabı da olumsuz
olacaktır. Keza bir fahişe ile müşterisi arasındaki ilişkide de aynı
durum geçerlidir. Çünkü biri haz alır,
diğeri yarar sağlar. Peki bu yaptıkları şey, özü gereği iyi midir?
Elbette hayır! Modern Batı toplumlarının ticari/iktisadi hayatlarında
öncelikli amaç yarar (kâr), bunun dışında kalan hayatlarında
gözettikleri temel amaç ise haz ve zevktir. Bilindiği gibi bunun sonucu
hedonizm ve pragmatizmdir; yani kısaca Amerikan ahlakı!
Artık kimse “Bu yaptığım iş iyi mi?” diye sormuyor, sadece sonuçta
kâr/yarar, haz/zevk var mı, bir tek buna bakıyor. Cevabı aranan iki
soru var: yararlı mı, haz veriyor mu? Dolayısıyla eğlence dünyasında
“haz” pazarlanıyor, iş dünyasında ise “yarar”. Peki iyi mi? İşte bunun
bir anlamı ve değeri yok. Çünkü “İyi mi?” sorusunu cevaplamak
kapitalizmin işine gelmez. Lütfen “muzır” (zarar verici) neşriyat
tartışmalarını hatırlayınız. İnsana, insanlara zararlı olan bir şey
satılabilir mi? İnsanın sağlığını (iyiliğini) düşünen bir aklın, akl-ı
selimin bu soruya, “Asla satılamaz!” diye cevap vermesi gerekir değil
mi? Oysa kapitalizm hem sigaraların üzerine “Sigara sağlığa zararlıdır”
diye yazıyor, hem de hiç gönenmeden zararlı olduğunu bildiği ve
bildirdiği bu şeyi —üstelik devlet güvencesiyle— satmaktan çekinmiyor.
Çünkü sigara, bu maddeyi içenler için haz verici ve fakat zararlı,
satanlar içinse kâr getirici, yani yararlı. Ahlâk bakımındansa her iki
taraf için de kötü. Hiçbir ciddi klasik ahlak öğretisinden bu anlayışa
onay almanız mümkün değil. Bu tamamen modern/yeni bir anlayış.
KILIÇBAY I Ama burada bir şeyi unutmamak lazım. Kapitalizm a-etiktir.
Yani etik problemi yoktur kapitalizmin. İyi ya da kötüyü tartışmaz
kapitalizm. Kapitalizmin temel kaygısı kârını maksimize etmektir, onun
dışında başka bir endişesi yoktur. İktisadın adeta yasa denilebilecek
bir kuralı gereği kâr hadleri düşme eğilimindedir, bu durum karşısında
sermaye her zaman daha yüksek kâr oranlarının olduğu yerlere gitme
eğilimindedir, kapitalizmin dünyasallaşmasına (globalleşme) yol açan
temel faktör budur.
CÜNDİOĞLU I Ben de zaten bu çirkin duruma işaret etmeye çalışıyorum.
Şayet “Türkiye’de Amerikan aleyhtarlığı yoktur!” denilirse veya “Niçin
Amerikan aleyhtarlığı var!” diye şikâyet edilirse, kimsenin kuşkusu
olmasın ki bu, iki şeyin (hazzın ve yararın) varlığından veya
yokluğundan dolayı olacaktır. Türk halkı Amerikan politikalarının yol
açtığı gelişmelerden ötürü hazlarının bir kısmından vazgeçmek durumunda
kalırsa, sözgelimi Türkiye'de saat 24.00'ten sonra “sokağa çıkma
yasağı” ilan edilirse, halk elde edeceği hazların ve hakların bir
kısmından mahrum kalacağı için ister istemez Amerikan politikalarına
muhalefet eder (=hedonizm). Menfaatlerini kaybetmeye başlarsa -ki bu da
bir bakıma “zarar etmek” demektir- kimsenin kuşkusu olmasın ki yine
Amerikan aleyhtarlığının başgöstermesi kaçınılmazdır (=pragmatizm).
Fakat Türk halkı bu politikalardan ötürü haz ve yarar konusunda bir
kayba uğradığını düşünmediği takdirde, Amerikan karşıtlığı konusunda
pek istekli olmayacaktır. Peki burada kaybedilen, atlanan, unutulan
nedir? Elbette “iyi” kavramı. Türkler kendileri için iyi olanı değil de
sadece haz verici ve yarar sağlayıcı olanı düşünürlerse, yandı gülüm
keten helva!
Aristoteles'in bir sözü vardır: “Çocuklar ve deliler mutlu olamazlar.”
Olamazlar, çünkü “mutluluk” zihni ve akli bir bir şeydir. Aklı olmayan
mutlu olamaz. Lolipop yediğini söyleyen bir çocuk, mutlu olduğunu
söyleyebilir veya yetişkinler herhangi bir filmi seyrettiklerinde,
herhangi bir yemeği yediklerinde ya da içki içtiklerinde mutlu
olduklarını ifade edebilirler, fakat bu tamamen gündelik dile ait
yanlış bir kullanımdan ibarettir. Gerçekte bu duygulara verilecek ad
“mutluluk” değil, “haz”dır. Çocuklar lolipop yediklerinde veya bisiklet
sahibi olduklarında haz alırlar, ama bu durumu “mutluluk” (saadet)
olarak tanımlarlar.Bugün aynı şekilde koca koca insanlar da ne yazık ki
haz ile mutluluk kavramlarını ayırt etmeyi bilmiyorlar. Mutluluğa
ulaşabilmek için, her şeyden önce “iyi” (=hayr) kavramının devrede
olması gerekir; yani uyuşturucu bağımlısı biri “Eroini aldım, şırıngayı
vurdum ve çok mutlu oldum” diyebilir. Fakat biz biliyoruz ki bir süre
sonra bu kişi ölecektir.
Sözün özü, bir Amerikan İdeolojisi'nden söz edeceksek, bu ideolojinin,
sanayileşme sonrasında kapitalizmle birlikte ahlakı yeniden
tanımladığını ve hedonizm ile pragmatizmde karar kılıp insanın üç
amacından en yücesini, yani iyi'yi saf dışı bıraktığını dikkate almamız
gerekir. Bentham'ın izinden gidip Amerikalılar da iyi'yi haz verici ve
yarar sağlayıcı olan şeylerin toplamına indirgemiştir. Artık bir
davranışın özü itibariyle iyi olup olmadığı değil, yararlı olup
olmadığı, haz verip vermediği soruluyor. Çünkü haz veriyor ve yarar
sağlıyorsa, o davranışın “iyi” olduğu düşünülüyor. Nitekim Amerikan
psikolojisinde de psikolojik kanaat önderlerinin yapısalcılık
(structuralism, Edward B. Titchener) ile işlevselcilikten (functualism,
William James) sonra davranışçılıkta (behaviorism, John B. Watson)
karar kılması hiç de tesadüf değildir. Bütün bunlar Amerikancı düşünme
ve yaşama tarzının teorik arka planını açıklıyor bize. Oysa eğlence
dünyasında ne zaman yasaklamalar söz konusu olsa, yasaklayıcılar haklı
olarak bir “iyilik” öğesinden hareket ederler, haz ve yarar öğelerinden
değil; yani görüşlerini, “Bu şey çocuklar için veya aileler için iyi
değildir” demek suretiyle temellendirirler. Karşı taraf ise
pozisyonlarına “özgürlük” kavramıyla meşruiyet kazandırmaya çalışırlar.
Takdir edersiniz ki burada özgürlükten kastedilen, haz alma ve yarar
sağlama özgürlüğünden ibarettir.
AKÖZ I Hemen bir soru... Sizin ortaya attığınız bu kavramlar
çerçevesinde düşünerek diyorum ki... Genel olarak Amerikan ideolojisi
diyebileceğimiz fikir öbeği, “demokrasi iyidir” diyor. “Demokrasiyi
getirmek için Ortadoğu’ya müdahale edeceğim”, diyor. Doğru yapıyor,
yanlış yapıyor, o ayrı. Ama dikkat ederseniz orada bir “iyi” tanımı var
adamın. Ve bu “iyi” tanımı, kapitalizmin anavatanından geliyor. Şimdi
diyebilirsiniz ki, adamlar demokrat değil, o ayrı konu. Ama kapitalist
ülkelerde ve bunun baş ülkesinden bir “iyi eşittir demokrasi” tanımı
geliyor. Demokrasi iyidir, diyor. İnsan hakları iyidir, diyor. Yani
kapitalizm içinde ortaya atılmış, faydanın ve hazzın ötesinde, bir
“iyi” kavramı, “iyi” anlayışı ile karşı karşıyayız. Öyle değil mi?
CÜNDİOĞLU I Aslında “adildir” demek istiyorlar. Adil olan şey “iyi”
olmak zorunda. Neden? Çünkü siyasi haklar eşit olarak dağıtılıyor
demokraside. İddia bu. Bu İsabet oldu, ben de zaten sözümü siyasi
bağlama getirerek noktalamak istiyordum. İkide bir sözü edilen yeni
muhafazakârlık niçin durup dururken ortaya çıkıverdi?
Hıristiyanlaştırma tartışmaları niçin birdenbire gün yüzüne çıktı?
Acaba bütün bunlar İslam dünyasına ilişkin “Büyük Ortadoğu Projesi”yle
ilgili bir askeri meşrulaştırma meselesi mi? Bir kavramsal çerçeve
üretme ihtiyacı mı? Hayır!
Benim kanaatim şu. Muhafazakârlık konseptinin yükseltilmesinin temel
nedeni, bu stratejinin toplumun “iyi” ihtiyacını karşılık geliyor
olmasıdır. Bir Amerikalı için iyi olan nedir? Haz veren ve yarar veren
şey. Bu durumda “iyi” öğesi ortadan kalktığı için, muhafazakârlık, yani
yaygın geleneksel değerlere bağlılık, genelde Batı için, özelde ABD
için, “iyi” ilkesinin yerini alıyor. Bence tam da burada ciddi bir
sorun doğuyor. Çünkü bu iyi, “Amerikalılar için olan iyi” veya
“Iraklılar için iyi”, “Filistinliler için iyi”; yani subjektiv/relativ
bir “iyi” tanımı yapıldığı takdirde, bir siyasi sistemin
muhafazakârlığı tercih etmesi çok anlaşılır bir durum. Zira
muhafazakârlık konsepti, ister istemez iyi ilkesi o ülkenin yarar ve
haz ihtiyaçlarına göre tanımlanmış oluyor.
Sonuç itibariyle “Türkiye’de Amerikan aleyhtarlığı vardır veya yoktur”
tespitleri, aslında “Türkiye’nin kendine ait bir iyi tanımı var mıdır,
yok mudur?” sorusunun cevaplarıyla aynı kapıya çıkıyor. Eğer halk
Amerikan filmlerini seyrediyorsa, McDonald’s kültürüne kolay adapte
olabiliyorsa, Akademi Ödülleri’nin dağıtım programı en az Amerika’daki
kadar Türkiye’de de ilgi çekiyorsa, bu, en azından dünyayı ve eşyayı
Amerikalılarla aynı ilkelerden hareketle yorumluyoruz demektir; yani
Türk halkının hayatı ve dünyayı yorumlama biçimiyle Amerikalıların
yorumlama biçimi özü itibariyle örtüşmüş oluyor. Bu örtüşmenin “iyi”
olup olmadığını
soran var mı acaba?
ŞAFAK I İyi ama, o saydığınız yahut da verdiğiniz McDonald’s örneği,
Coca-Cola örneği, Amerikan dizilerinin izlenme oranları... Türkiye’deki
kadar Arap dünyasında da bu talepler var. Belli bir kalıba oturtmak çok
zor bunu. O zaman felsefi boyuttan çıkarıyorsunuz, güncel koşullara
getiriyorsunuz.
CÜNDİOĞLU I Sanırım düşüncelerimi yeterince ifade edemedim. Ben bir
eylemin üç amaçla, haz, yarar ve iyi ilkelerine göre yapıldığına işaret
ediyorum. Bir genç, meslek seçerken hangi amaçla hareket eder? Bir,
geçimini temin etmek amacıyla bir meslek seçiyordur ve bu yararlıdır.
İki; eğer sevdiği branşta okuyacaksa bundan haz da alır. Üç, bu meslek
seçimi iyidir. Fakat bu genç mafya babası olmaya çalışıyorsa, seçiminde
yarar ve kâr var mı, var; Eh, haz da alıyor, zira yaptıklarından
hoşnut. Ne var ki bu seçimi özü itibariyle iyi değil. Buna mukabil
insanlar davranışlarında zaman zaman haz almaktan yarar adına, yarardan
da haz adına vazgeçebilirler. Lakin burada kökensel soru şudur:
İnsanlar haz ve yarar adına “iyi” ilkesinden vazgeçebilirler mi,
vazgeçmeliler mi?
Erdal Bey’in işaret ettiği husus bir yönüyle söylediklerimi doğruluyor.
İslam dünyasının yeterince modernleştiği, İslam dünyasında da artık
yarar ve hazzın ölçü olarak alındığı ve iyinin ihmal edildiği
noktasında ben de kendisiyle hemfikirim. Bu nedenledir ki ABD
politikalarına yönelik muhalefet, bu kavrayış zaafı devam ettiği sürece
muhtemelen ilk iki ilkeye istinaden kendini ifade edecektir; “iyi”
ilkesine istinaden değil.
Olup bitenlere ABD açısından bakıldığında, Amerika “iyi” ilkesini
tamamlayamazsa, “iyi” öğesine riayet etmezse, -elbette bu benim
kanaatim- asla ve kat‘a egemenliği uzun süre elinde bulunduramaz. Çünkü
egemenlik, “iyi” ilkesi yoksanarak sürdürülemez. Adalet mülkün
(egemenliğin) temeliyse, iyi de adaletin temelinde yer almak
zorundaysa, iyi olmadan adaletten, adalet olmadan da egemenliğin
sürekliliğinden söz edilemez. Hiçbir mafya grubu ya da eroin şebekesi
varlığını ilelebed sürdüremez. Çünkü bu yönetimlerin varlık sebebi
“iyi” ilkesine dayanmaz. Bu bakımdan zeval kaçınılmazdır. Nasıl ki haz
ve yararın kesilmesi, elem ve zararın ortaya çıkması demekse, iyi'nin
yok olması da kötü'nün varlık bulması demektir ki kötünün sürekliliği
insanın ve hayatın doğasına aykırıdır. Amerikalıların asıl hesabını
yaptıkları şey, Amerikan egemenliğini sürdürebilmek için, bu “iyi”
öğesinin nasıl ikame edilebileceği yönündedir. Bu ikame de demokrasi,
özgürlük gibi biraz yumuşatılmış muhafazakârlıkla sağlanmaya
çalışılıyor ki tek kelimeyle beyhudedir.
KILIÇBAY I Bir çıkmaz sokağa girdik gibime geliyor. Sizin
söylediğinizin mefhum-i muhalifinden iyi olan bir şeyin de ilelebet
sürmesi gerekir.
CÜNDİOĞLU I Fakat Aristo’ya göre durum böyle değil. “Bu üç öğeye niçin
uygun davranmak gerekir?” denirse, bunun amacı mutluluktur; yani üç
ilke de bir arada olursa insan mutlu olabilir ancak. Buna mukabil
Platoncular, sadece iyi'nin varlığını yeterli görüyorlar. Bir insan aç
da olabilir, fakir de; fakat iyi'ye (iyi idesine) uygun davranıyorsa,
bu onun mutlu olmasını engellemez. KILIÇBAY I Bütün görüşlerin
ötesinde, ben sadece matematik bir mantıkla bakıyorum. Eğer kötü olan
sürmezse, iyi olanın da sürmemesi gerekir. Bu bir gerekirliliktir.
Çünkü aksi halde bunları zıt hale getiremezsin. Zıtlaşma haline
getirebilmen için, onun temel öğesinin bunda olmaması lazım, onun zıttı
olması lazım. Bu açıdan baktığımız zaman insanlık tarihinde süregiden
hiçbir şey olmadığı için hiç iyi olmadığı sonucunu da üretebiliriz. Ama
Amerika’ya bu açıdan bakılmasını çok uygun bulmuyorum. Kapitalizmin
çerçevesi içinden baktığım zaman Amerika’ya iyi veya kötü diyemem.
Çünkü kapitalizmin temel varoluş nedeni kâr maksimizasyonudur.
CÜNDİOĞLU I “Adil mi, değil mi?” diye sormak niçin aklınıza gelmiyor?
KILIÇBAY I O beni hiç ilgilendirmiyor. Ben kapitalizme dıştan
bakıyorum. Mars’tan geldim ve bakıyorum kapitalizme. Kapitalizmin temel
yönelişi nedir, diyorum. Kâr maksimizasyonu ve kâr kitlesinin düşmesini
önlemek. Kâr kitlesinin düşmesini önlemek için de kâr hadlerinin azalma
eğilimi karşısında,
sermayenin globalleşmesi, bu, kapitalizmin kaçınılmazı. Sermaye
globalleşecektir. Sermayenin en yoğunlaştığı yer neresidir? ABD’dir.
ABD’de sermaye yoğunlaştığı için, kaçınılmaz olarak, ABD sermayesi
öncelikle globalleşecektir. Globalleşirken de friksiyonlar
yaratacaktır. Çünkü mevcut sistemle çatışmalı hale geliyorsun. Mesela
zanaatı ortadan kaldırıyor. Mutlaka friksiyon yaratıyorsun. Bu
yarattığın friksiyonlar, Amerika veyahut da hangi ülkeden geldiyse, ona
karşı bir düşmanlık yarattığı gibi ama aynı zamanda ona yandaşlık da
yaratıyor. Çünkü yeni zevkler geliyor, hamburgerler geliyor, Amerikan
filmleri geliyor. Şimdi, ikili bir yol üzerinde ilerlerken, Amerika hem
çirkin Amerikalı, hem güzel Amerikalı. Ama bu, Amerikalının ne iyi
tarafı, ne de kötü tarafı. Bu, tamamen kapitalizmin bağlamında
tartışılması gereken bir şey. Kapitalizmin özüyle ilgili olarak
tartışılması gereken bir şey, şu anda kapitalizmin bayrağını Amerika
taşıdığı için, Amerikan doğrultusunda biz problemleri tartışıyoruz ama
meselenin özü Amerika değildir, meselenin özü kapitalizmdir. Eğer
kapitalizmin bayrağını Polonya taşıyor olsaydı veya Arjantin taşıyor
olsaydı, şu anda biz Arjantin’in düşmanı olanlardan söz ediyor
olacaktık.
CÜNDİOĞLU I Amerika’nın felsefi alanda yaslandığı temel görüşün
“pragmatizm” olması, iktisatta marketingi (pazarlamayı) yine
Amerikalılara borçlu olmamız, bütün bu söylenenlerin siyaset
felsefesiyle ilgisini kurmamız için yeterli olur sanırım. Pazarlamacı
pazarladığı şeyin iyi ya da kötü olup olmadığını önemsemez. Keza
pragmatizm, kavramları da, nesneleri de, insanları da sadece en iyi
biçimde kullanmayı, onlardan sadece yararlanmayı amaçlar. KILIÇBAY I
Ben de tam bunu söylüyorum. İyi veya kötü kavramı kapitalizme
yabancıdır. Yani kapitalizmi bu terimler içinde tartışırsak hiçbir yere
varamayız. Yani, bu problematik içinde bakmaz kapitalizm. Mesela,
kapitalizmin iktisadi teorisine baktığınız zaman, senin bir bireysel
tüketici olarak bir bütçen vardır, kayıtsızlık eğrilerin vardır, bir de
bütçe doğrun vardır. Bu kayıtsızlık eğrileriyle bütçe doğrusunun
birbirine teğet olduğu noktada sen dengeye gelirsin. Kapitalizmin
bakışı bundan ibarettir. Bunların kümülasyonunu yaptığın zaman da
ulusal dengelere ulaşırsın. CÜNDİOĞLU I Ben de buradaki tartışmayı,
iktisat-ahlak, hukuk-ahlak, siyaset-ahlak açısından yorumlamaya
çalışıyorum. Bunlar ABD'nin önemsediği çok ciddi sorunlar. Bu sorunlar
üzerinde ciddi bir biçimde kafa yoruyorlar. Fakat sonuç itibariyle bu
sorunları, sadece kendi çıkarları açısından yorumlayan teorisyenlerle
işi götürüyorlar. KILIÇBAY I Ahlak, kapitalizmin endişelerinden biri
haline getirirse, tıpkı yürürken adımlarını sayan adamın düşmesi gibi
olur ve düşer. Yani ahlak ile kapitalizm bağdaşabilir şeyler değildir.
Ahlaksız da diyemezsin kapitalizme, ahlaklı da diyemezsin. Böyle bir
problematik kapitalizm içinde yer almaz. Onun için, Amerika’yı
değerlendirirken, kapitalizme kendi duruşumuz açısından değil,
kapitalizmin bizatihi duruşu açısından bakmamız gerekir. SAYDAM I Senin
ve Dücane Bey’in söylediklerinden yola çıkarak şu değerlendirmeyi
yapmak istiyorum: Kamu vicdanıyla rasyonalizm arasındaki dengeyi
Amerika, yumuşak güçle tutturmaya çalıştı yıllar boyu. Bu benim şahsi
görüşüm. Yani, senin söylediğin gibi, “kapitalizmin bizatihi duruşu,
ahlakla ilgili değildir” veya Dücane Bey’in “fayda, haz, iyilik”
üçgeniyle temellendirmek istediği hadise, ABD’nin kendi
rasyonalitelerini kamu vicdanında onaylatmak arzusundan başka bir şey
değil. Mehmet Ali Bey, rasyonalitenin, Dücane Bey de kamu vicdanının
altını çiziyor. Rasyonel alanı halletmeye çalışırlarken kamu vicdanını
da halletmek zorundalar. Bu da “yumuşak güç” dediğimiz şeyin durup
dururken icat edilmediğini gösteriyor. Amerika, kamu vicdanının
yönetilmesinde problem yaşıyor. Amerikalıların algılamayı yönetme
süreçlerinde dünya tarafından nasıl değerlendirildiklerini
belirleyebilmek için dev bütçeler ayırmasının sebebi, oradaki
“kapitalist gelişmeyi daha etkin işleteyim de daha çok Coca-Cola
satılsın, hamburger satılsın, tüketim daha da artsın ve refah oluşsun,
demokrasi oluşsun”dan ziyade, o kamu vicdanını daha çok yukarı çekeyim,
“kendimin de sistemin de iyi olduğunu kanıtlayayım, sürekliliğini
sağlayayım,” diyen mantığa dayanıyor. Oysa sen diyorsun ki, “bunun
iyisi kötüsü olmaz, bu sadece bir fayda yarar meselesidir”.
KILIÇBAY I Kâr maksimizasyonu meselesidir.
SAYDAM I Anladım. Maksimizasyon sistemin zaten kendisi. Fakat,
aleyhtarlığı engellemek ve kendini tutundurmak için ne yapması lazım?
Kaçınılmaz olan bir şey var ki, işin emosyonel tarafını ve kamu vicdanı
tarafını da çözmesi lazım. Nasıl çözüyor onu? Okuluna gidiyor, öğretmen
gönderiyor, barış gönüllüsü yolluyor. Yani kamu vicdanını, kamuoyunu
harekete geçiriyor. Neden duygulara seslenmesi gerektiğini biliyor.
Şimdi bu çerçeveden baktığımız zaman Amerikan aleyhtarlığını sadece
kapitalizmin iç yasasıyla izah edemeyiz. Söylemek istediğim bu.
KILIÇBAY I Tamam. Bunu izah edemezsin. Ama ben sorunun temeline
Amerika’ya bakışlar açısından yaklaşmaya çalışıyorum. Yani Amerika’nın
kendi durumu bir; bir de Amerika’ya bakışlar açısından, iki farklı
koridorda ilerlemeye çalışıyorum. Dünyada alınan iktisat Nobellerinin
çoğunu Amerika almıştır, biliyorsunuz. Amerika Nobellerinin en çoğunu
da Chicago Üniversitesi almıştır. Amerikan kapitalizminin kalesidir
Chicago Üniversitesi. Kalelerinin en babalarından bir tanesidir.
Amerikan stratejilerini oluşturan çocuklara da Chicago Boys denir. Bu
Chicago Boys, olaya şöyle bakar. Büyük bir holdingin yönetimi gibi
bakar. Ve son tahlilde, bilançoda hangisi kârlıysa ona oynar. Şimdi,
son tahlilde, eğer soft power kârı daha çoklaştıracaksa soft power’dır,
eğer askerse, hard power’sa hard power’dır. Amerika’da iyi görünme,
“ugly american”ı “nice american” haline getirmek gibi bir derdi yok.
SAYDAM I Olmaz.
KILIÇBAY I Hayır, yok böyle bir şey. Öyle bir politika gerektiği zaman
onu yapar. Başka politika gerektiği zaman onu yapar. Yoksa, Irak
savaşını açıklayamazsın. Bütün dünyanın gözünün önünde çirkinleşmesine
rağmen bu işe girişmesini başka türlü açıklayamazsın. Amerika’nın iyi
veya güzel görünme gibi bir derdi asla yok. Amerika’nın, bilançoda kâr
hanesinin maksimize edilmesi gibi bir derdi var. Amerikan ekonomisi,
aslında son derece merkezi bir ekonomidir; planlanır. En azından
bilgisayarda planlanmış bir ekonomidir. Son tahlilde kâr meselesidir.
TEKDAĞ I Ben toplantıdan çıkarken anti-Amerikanizm’i konuşuyorduk.
Şimdi geldiğimiz noktada Amerika’yı tahlil ediyoruz galiba.
KILIÇBAY I Ama “niye anti oluyoruz?”a gelmeye çalışıyoruz. Niye anti
oluyoruz?
TEKDAĞ I Çünkü Türkiye’de iki ayrı kesim var. Bir; Amerika’yla uzun
vadede arayı bozmak istemeyen, Avrupa Birliği ile ilişkileri de göz
önünde bulundurarak dengeyi kurmaya çalışan iktidar çevresi. İki:
Amerika’ya karşıt olan, devlet içerisindeki ya da devleti etkileyebilen
yakın çevre içerisindeki anti-Amerikanizm’in beslendiği kaynak:
Ulusalcılık. Ulusalcı kadrolar neden anti-Amerikan? Daha önce, Soğuk
Savaş döneminde Amerika ile yakın ilişki içinde olan bu ulusalcı
çevreler, bugün anti-Amerikanizm’in şampiyonluğuna soyundular. Bunların
sebeplerinden bir tanesi, Amerika’nın AKP bağlamında, gene bölgeye
yönelik genel stratejisinin bir parçası olarak, ılımlı İslam’ı,
Türkiye’ye bir model olarak önerdiği yolundaki hassasiyetleri...
Buradaki hassasiyet, Amerika ile ittifak kurmuş ılımlı İslam
projesinin, Cumhuriyet’in laik ve ulusal değerlerini tahrip etmeye
yönelik, ulus-devlet dinamiklerini tahrip etmeye yönelik bir proje
olduğuna inanılmasından kaynaklanıyor. Bu, ulusalcı çevrelerin
anti-Amerikanizm’ini açıklar. Birinci sebep bu. İkinci sebepse, gene
bundan beslenmekle birlikte, biraz daha konjonktürel bir durum. O
konjonktürel durum da, Amerika’nın bölgedeki politikalarının bir sonucu
olarak, Irak’ta bir Kürt devleti oluşturulmasına yönelik gizli bir
ajandası olduğu duygusudur. Bu da Cumhuriyet’in başlangıçtan beri var
olan kırmızı çizgilerinden birisidir. Eğer yarın Amerika, nitekim son
günlerde sinyalleri de görüldüğü gibi, Türkiye’deki asıl partnerinin
AKP veya hükümet değil, modern Türkiye’nin güçleri olduğunu ilan etsin
ve bu doğrultuda, 28 Şubat’ta olduğu gibi, görünüre çıkan birtakım
fotoğraflar versin, karşılıklı sempati ya da antipati duruşları
sergilesin, bu ulusalcı kesimlerin önemli bir kısmının
anti-Amerikanizm’i ortadan kalkacaktır. Aynı 28 Şubat’ta olduğu gibi.
Eğer Talabani’nin bu son açıklamalarıyla Irak’ta ayrı bir Kürt devleti
oluşturulmasına yönelik olarak bir proje yürütülmediği, aksine Irak’ın
bütünlüğüne yönelik bir proje yürütüldüğü konusunda ikna edici bir
noktaya gelinsin, anti-Amerikanizm’in ikinci ayağı da gider. Ondan
sonra anti-Amerikanizm tümüyle ortadan kalkar mı? Hayır.
Anti-Amerikanizm, dünyanın her ülkesinde, marjinal düzeyde de olsa,
mutlaka varlığını sürdürecektir. Şu veya bu sebeple; güçlüye duyulan
tepki, güçlünün oyunu kurma biçimine, dağıttığı rollere ilişkin tepki,
bir kısmı da samimi, yurtseverce oluşan tepkiler...
Dolayısıyla, felsefi düzeyde bir karşı oluş yok. Kültürel düzeyde bir
karşı oluş yok. Türkiye’deki halk İslam’ının da Amerika ile bir sorunu
yok. Türkiye’deki halk İslamı, NATO düzeyinde, komünizme karşı, Amerika
ile son derece iyi bir ittifak duygusu oluşturmuştur. Yani halk İslam’ı
düzenden yanadır ve anti-Amerikan değil, anti-komünisttir. CÜNDİOĞLU I
Toynbee’nin bir yorumu vardır, bilirsiniz, herodyenler ve zelodyenler.
Kendisi bu terimler aracılığıyla egemenler ile üzerinde egemenlik
kurulmak istenen halk arasında ortaya çıkan iki temel tepki biçimine
işaret ediyor. Çünkü insanlar esas itibariyle güce eğilim gösterirler
ve güçlüyle çatışmak istemezler. Hele hele bir de iddiaları yoksa.
Gerek soft power meselesinde, gerekse Amerikan karşıtlığı meselesinde
Amerikalıların şöyle bir sorunu var: Bu egemenliği nasıl sürekli
kılabiliriz? ABD bu soruyu, bu sorunu ciddiye almadığı takdirde çok
büyük bir hata yapmış olur. Bu sürekliliği sağlayabilmeleri için
ürettikleri araçlar, hakikaten sürekliliklerini sağlar mı, sağlamaz mı?
Ben bu noktadan hareketle klasik ahlak teorilerine atıf yaparak
çözümlememi temellendirmeye çalıştım. Bu sürekliliğin gerçekleşebilmesi
için, içini nasıl doldurursanız doldurun, “adalet” kavramına başvurmak
zorundasınız. Adil olmadığı sürece hiçbir güç yerküre üzerinde ayakta
kalamaz. Bunu bir yasa gibi düşünmelisiniz. Amerikalıların üstesinden
gelmek zorunda oldukları temel sorun da bu adaleti nasıl tesis
edebilecekleri. Bunun tezahürleri, yani şiddeti örtmeleri, örtmemeleri
ise hiç önemli değildir. Adalet dediğiniz şey son tahlilde paylaşımdır.
Parsayı tek başına toplamaya çalışan her gücün ayaklarından biri
yıkılmış demektir. ABD'yi yönetenlerin ise bu sorunu ne kadar dikkate
aldıkları tartışılır. Sahip oldukları gücü sürekli kılmaları gerekir,
çünkü zaten hayatın da bütün amacı bu değil midir?
İzin verirseniz bir soru yöneltmek istiyorum: ABD'de Afro-Amerikanlarla
ilgili bir vurgu artışı görülüyor. Acaba benim gibi siz de Akademi
Ödülleri’nde zencilere yönelik özel bir alakanın gösterildiği
düşüncesine katılır mısınız? Malum, herhangi bir kriz anında, dış
dünyayla fazla yoğunlaştığı için bir ülkenin yöneticilerinin ilk
reflekslerinden biri de iç dinamikleri, ülke içi dominantları kontrol
altına almaktır. Acaba zencilerle ilgili bu gözle görülür iyileştirici
(!) tedbirler, sizce böyle bir refleksten kaynaklanıyor
olabilir mi?
TEKDAĞ I Bu soru bana bir ilham verdi. Belki o soruya hemen cevap
vermeyeceğim ama ilham verdi. Biz bazen büyük güçleri değerlendirirken,
büyük güçlerin de belki kendi içlerinde birtakım değer yargıları
olduğunu ve o değer yargılarına etik bir hassasiyetle yaklaştığını göz
ardı ediyor olabiliriz. Amerika, dışından değil de içinden baktığınız
zaman, “Amerikan değerleri” tabir edilen bir olgu var. Amerikan yaşam
biçimi, kurucu babalarının görüşleri, bu görüşlerin Amerikan
hücrelerine intikal ediş biçimi, “emperyalist Amerika” yaklaşımı ile
değerlendirdiğimiz için olsa gerek hep göz ardı ediliyor. Aslında
Amerika’nın kurucu değerleri saygın değerler ve Amerika’nın bazı
politikalarının bu değerlerle bağlantısı olduğunu da göz önüne almak
gerekir. Yani “özgürlük” teması Amerika’nın kurucu değerlerinde çok
önemli bir yer tutar. İnsana yapılan vurgu, insanın erdemlerine,
kapasitesine, haysiyetine yapılan vurguyu dünyadaki hiçbir ulusun
değerlerinde bulamazsınız. Belki dünyaya ilişkin tasavvurlarında bizim
göz ardı ettiğimiz noktalar da olabilir. Gene bundan da ilham alarak,
Brzezinski’nin bir yazısında söylediği gibi, “acaba Amerikasız bir
dünya daha mı iyi olurdu?” Yoksa Amerikasız bir dünya kaotik, anarşik
bir dünya mı olurdu? Bugün dünyanın neresine baksanız, bir sorun
olduğunda, insanlar Amerika’yı, o konuya ilişkin yaptığı ya da
yapmadığı şeylerle yargılıyor ve her halükârda yüzünü Amerika’ya
çeviriyor. Yani Amerika müdahale etmediği zaman da suçlu. Diyelim ki
Bosna’da, Yugoslavya’da bir sorun olup da müdahalede geciktiği zaman
suçlu oluyor. İnsanlar Amerika’nın Bosna’ya müdahale etmesini bir etik
görev, ahlaki görev olarak görüyorlar ve bir sorumluluk duygusu olarak
bunu Amerika’ya yüklüyorlar. Demek ki, bu belki biraz felsefi bir
yaklaşımla güce duyulan ihtiyaç ve adaletin sağlanabilmesi için güçlüye
duyulan özlem... Dikkat edilirse Amerika’yı yargıladığımız bütün
konular, müdahale gücünden ziyade, adil olup olmadığı noktasında
toplanıyor. Birleşmiş Milletler bir çözüm olarak geldi ama işliyor mu,
işlemiyor mu? Amerika realitesi karşısında Birleşmiş Milletler ne kadar
etkin? Bu adil müdahale gücünü denetlemesi gereken Birleşmiş Milletler
ne kadar işe yarıyor? Bir başka soru; dünya için iyi olan Amerika için
iyi olamaz mı? Kategorik olarak bunu ret mi edeceğiz?
ŞAFAK I Şimdi, Amerikasız dünya iyi mi olurdu, kötü mü olurdu, bir tane
somut örneğe dayalı yanıtı var. Roma’nın yıkılmasından sonra Avrupa’nın
içine düştüğü kaos ortamı var. KILIÇBAY I Ama o kaos olduğu için Roma
yıkıldı. Yani Roma yıkıldığı için kaos olmadı. O kaotik ortamda Roma da
gitti. Keza Osmanlı da öyle. Yani yıkıldığı için kaos olmadı, zaten bir
kaosun içinde yıkılıyordu. Osmanlı’nın son yıllarını hatırlasanıza.
Anadolu’da, Rumeli’de, devamlı isyan. 16. yüzyıldan beri devamlı
isyanlar. AKÖZ I Benim yaklaşımım biraz spekülatif tabii. Türkiye’de
devletin Fransız, halkın ise Amerikalı olduğunu düşünüyorum. Şu manada:
Bir laik devlet var Türkiye’de. Onun politikaları var, hepimiz
biliyoruz işte. Ama aşağıda da, hazza ve tüketime aç bir toplum var. Ve
bu toplumun içinde Kürt var, Laz var, Alevi var, Sünni var... Böyle
tuhaf, karmaşık bir toplumuz. Mozaik de deniyor. Bizim toplumun bu
çokluk hali, Amerikan toplumunu da andırıyor. Onlar da dindar. Bu
yüzden ben bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, Türkiye
toplumu Amerikan soft power’ına çok açık bir toplum. Gelelim ulusalcı
kadrolara... Bu kadroların canını sıkan önemli bir nokta daha var:
Özelleştirmelerle, liberalizmle birlikte statü kaybediyorlar ve bundan
çok rahatsızlar. Yani mesele sadece Kuzey Irak’taki Kürt devleti değil.
O bugünün, konjonktürün meselesi. Onun ötesinde üstünde durdukları bir
zemin var: Mesela kamu iktisadi teşebbüsleri. Mesela tasfiye edilmesi
düşünülen kimi devlet birimleri... Doların dalgalı hale gelmesi bile
bunların canını sıkıyor. Çünkü o kurumları filan kullanarak toplumu
etkiliyorlar. İşte o araçları yitiriyorlar. “Liberalizme karşıyız,
kapitalizme karşıyız” türü laflar etmeleri boşuna değil. Halbuki...
Sana ne? Sen memursun, sen bürokratsın, sen
subaysın... Sana ne liberalizmden? Sen devlet parçasısın, seni
ilgilendirmez ki! Liberalizm dediğin şey, öncelikle ekonomiye ve
dolayısıyla topluma has bir durumdur. Toplumla ilgili bir meseledir.
Ama mekanizme böyle işlemiyor Türkiye’de. Adam piyasalara müdahale
ediyor, şirketlere müdahale ediyor, şirket kurtarıyor, şirket batırıyor
vs. Ve bu açıdan da ulusalcı kadroların Amerika’nın yeni atılımından
rahatsız olduğunu düşünüyorum. Bir nokta daha: Bizim ulusalcılar,
demokrat değildir. Demokrasiyi bir oyun olarak oynuyorlar. Diyeceksiniz
ki, peki bunca yıldır nasıl oldu? Ee, tabii o zaman Sovyetler Birliği
tehdidi vardı, Amerikan yardımları vardı, askerin donuna kadar Amerika
veriyordu. O yüzden ittifak yaptılar. Kendilerine de çok yararlı
olduğunu gördüler. Ama şimdi, bu yeni dönemde, artık o altlarındaki
zeminin kaydığını düşünüyor olsalar gerek. Ankara’ya gidin ve koca
koca, hantal, çirkin, beton yığını devlet binalarına bir bakın. İşte
oralardan kaynaklanan gücü kaybetmekten korkuyorlar. Bu erozyonun simge
adı ABD’dir. ŞAFAK I Şimdi, Amerikan aleyhtarlığı var mı, yok mu, ne
kadar var? Sorun, Amerikan aleyhtarlığından çok, bugünkü Amerikan
yönetiminin politikalarına yönelik tepkilerin ne ölçüde yaygın olup
olmadığı. Bu konuda da Türkiye’den örnek veremeyeceğim ama Bush’un son
Avrupa ziyareti öncesi ve sonrası Avrupa ülkelerinde Amerikan
aleyhtarlığı üstüne, halkın tepkisini ölçmek için yapılmış kamuoyu
araştırmaları var. Ziyaret öncesinde, Almanya’da yüzde 73, Fransa’da
yüzde 68, İngiltere gibi Irak’ta aynı cephede savaştıkları bir ülkede
yüzde 60’ın üstünde bir aleyhtarlık vardı. Bush gezisinden sonra
yapılan anketlerde, bu oranların birçok ülkede yüzde 50 seviyelerine
indiğini gördük. Demek ki, Bush’a duyulan ya da Bush’un yönetiminin
politikalarına duyulan güvenin aşağıya veya yukarıya gidiş gelişine
göre değişen konjonktürel bir tepki bu. Ancak, şimdi, Bush’un ikinci
döneminin bir özelliği var. 1930’ların sonundaki Roosevelt ile
başlayan, çok uzun soluklu demokrat iktidar döneminin benzerini
yaratmak amacıyla, yani Bush kendinden sonra, yeni Bush’ların, yeni
cumhuriyetçi Bush’ların iktidarının devamını sağlamak amacıyla çok
köklü politikalar geliştiriyor. Bu köklü politikaların Türkiye’ye
yansıması ne olacak? Bu köklü politikalar sonucu Türkiye olumlu ya da
olumsuz ne değişimlere uğrayacak? Bu Amerikan veyahut da Beyaz Saray
aleyhtarlığının konjonktürel olmaktan çıkıp en azından uzunca bir süre
kalıcı olmasına sebebiyet verebilecek bir faktördür bence. Bunu görmek
gerekir. Bunun işaretlerini, -Kenan Bey’in de belirttiği gibi- Amerikan
yönetiminin Türkiye ile ilgili şablon değerlendirmesinde yaptığı
değişikliklerin ipuçlarını da görüyoruz. Artık Wolfowitz bile ılımlı
İslam’ın isabetli bir tercih olmadığını görmeye başladı. Bundan önceki
dönemde sadece Powell’ın seslendirdiği, “Türkiye laik ve demokratik
cumhuriyettir” cümlesini, Başkan Bush’un çevresindeki herkes de
söylemeye başladı. Bunun bir başka ipucunu, yani sadece Amerika’nın
mesajını göndermekle kalmadığını, buradan da algılandığını gösteren bir
işaret fişeği, Genelkurmay’ın aylık bilgilendirme toplantılarında satır
aralarında, Amerika ile bire bir örtüşen, Irak’tan tutun Atlantik’e,
Afganistan’a kadar, -ki Afganistan’da en büyük müttefikiyiz- olumlu
mesajlarını da görüyorsunuz. Eğer Türkiye’de nomenklaturada bir numara
Silahlı Kuvvetler ise, Silahlı Kuvvetler Amerika ile barışmış durumda.
İki numaralı odak ya da kutup Ankara’daki bürokrasi ise, bunların
getirdiklerinin üzerindeki bürokrasi, bunlara düşmanlıklarından ötürü
Amerika’ya yaklaşıyorlar. Bunu Dışişlerinde görüyorsunuz. Dışişleri
bürokrasisinde görüyorsunuz. Bunu Adalet bürokrasisinde görüyorsunuz.
İçişleri bürokrasisinde görüyorsunuz. Bu tür tercih değişiklikleri de,
kademe kademe... Halk dediğimiz, halk tepkisi dediğimiz olay ne; o
tepkiye yönlendiren kurumların, kişilerin etkin güçleri. Eğer o
kurumlar, kişiler görüş değişikliğine yönelirse, onun halka, tabana,
kamuoyuna yansımaması mümkün de |
laleler güller günü 1 mayıs




