fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
laleler güller günü 1 mayıs

BARACK HUSEYİN OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni

‘The Audacity of Hope’ UMUD'UN CÜRETKÂLIĞI BARACK OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni • Senatör Barack Obama’nın Federal Haber Servisi tarafından sağlanan Chicago’da yaptığı zafer konuşmasının tam metni: Eğer Amerika’nın her şeyin mümkün olduğu bir yer olduğunu, kurucularımızın rüyalarının hâlâ canlı, demokrasimizin hâlâ güçlü olup olmadığını sorgulayanlar varsa işte bu akşam onlara cevabınızdır. Bu cevap, oy vermek için okul ve kilise önlerinde bu ülkenin tarihinde görülmemiş uzunlukta kuyruklar oluşturan, saatlerce bu kuyruklarda bekleyen, pek çoğu belki de hayatlarında ilk kez, bu kez farklı olabileceğine, bu farkı kendi seslerinin yaratabileceğine inananların cevabıydı. Bu cevabı veren genç, yaşlı; zengin ve fakir; Demokrat ve Cumhuriyetçi; siyah ve beyaz; Latin, Asyalı, yerli, gay, özürlü; yani kısaca tüm Amerika dünyaya şu mesajı gönderdi: Biz hiçbir zaman sadece bir bireyler topluluğu değildik, biz hiçbir zaman sadece bir kırmızı ve mavi eyaletler topluğu olmadık. Biz her zaman Amerika Birleşik Devletleri olduk. Uzun bir geri dönüş oldu ve bu kritik anda, tanımlayıcı anda “değişim” Amerika’ya geri geldi. Biraz evvel Senatör McCain’den çok hoş bir mektup aldım. Bu kampanyada kendisi uzun süre uğraş verdi. Amerika için pek çok zorluğa katlandı. Teşekkür etmeliyiz bu cesur ve özverili lidere, tüm hizmetleri için. Kendisini ve Senatör Palin’i kutluyorum ve kendileriyle gelecek aylarda bu ulusun yeni “yeminini” oluşturmak ve kendileriyle çalışmak için sabırsızlanıyorum. BÜYÜKANNEM BENİ İZLİYOR • Bu yolculukta yardımcım Joe Biden’a teşekkür etmek ve kutlamak istiyorum, tüm kalbiyle bu süreçte destek verdi, ve işte karşınızda Amerikan Başkan yardımcısı Biden. Ve sıradaki “First Lady”, geçtiğimiz 16 seneki hayat arkadaşım, evimizin temel taşı, Michelle Obama. Ve Sasha ve Malia. Sizleri çok ama çok seviyorum. Evet, bugün belki bizlerle değil, ancak Büyükannem bizi biryerlerden seyrediyor, tüm ailemizi biraraya getiren büyüklerimi buradan özlemle anıyorum, onlara çok şey borçluyum. Kampanya sorumlusu David Plouffe ve baş stratejistim David Axelrod, siyaset tarihinin en etkili kampana takımıyla bana destek verdi, sizlerin sayesinde başardım ve sizlere müteşekkirim. Ama, her şeyin ötesinde bu zaferi sağlayanları asla unutmayacağım, yani sizleri. Bu görev için pek de “olası” lider değildim başlarda. Maddi ve manevi olarak güçlü bir destekle başlamadık. Kampanyamız Washington’un sokaklarında değil, Des Moines’in arka taraflarında, Concord’un oturma odalarında, Charleston’un verandalarında kabuklarını kırdı. Çalışan erkekler ve kadınların, az da olsa biriktirebildiklerinden ayırdıkları 5-10-20 dolarlarla filizlendi bu kampanya. Kendi nesillerinin “mit”lerine inanmayan gençlerin desteğiyle güçlendik, başka şehirlerde buldukları işler ve kazanç kapıları için evlerinden uzaklaşan, az kazanca ve uykuya tahammül eden, acı soğuk ve kavurucu sıcakta kapı kapı dolaşan ve gönüllü olarak çalışan milyonlarca Amerikalı, “insanların hükümeti, insanlar tarafından kurulmuş ve insanlar için çalışacak bir hükümet” fikrinin Dünya üzerinde varolduğunu gösterdiler. Bu sizin zaferiniz. Biliyorum sizler sadece seçim kazanmak için bunu yapmadınız ve biliyorum ki benim için de yapmadınız. Bunu ileriki görevimizin büyüklüğünü anladığınız için yaptınız. Şimdi bu geceyi kutlarken bile yarının bize hayatımızın en büyük sorunlarını getireceğini biliyoruz-iki savaş, tehlike altında olan bir gezegen, asrın en kötü mali krizi. Biz bu gece buradayken bile, Irak’ın çöllerinde ve Afganistan’ın dağlarında hayatlarını bizim için riske atan ve bu amaçla uyanan cesur Amerikalılar var. Çocukları uyuduktan sonra uyuyamayıp, mortgage’ı, doktor faturalarını nasıl ödeyeceklerini, çocuklarının üniversite masrafları için nasıl para biriktireceklerini düşünen anne babalar var. SİZE DÜRÜST OLACAĞIM • Kullanıma geçirmek için yeni enerji ve yaratmak için yeni iş kolları; inşa etmek için yeni okullar, göğüs gereceğimiz tehditler ve onarılması gereken ittifaklar var. Önümüzdeki yol uzun olacak. Yokuşumuz dik olacak. Oraya bir yılda ya da bir dönemde varamayabiliriz, ama Amerika, oraya varacağımıza dair hiçbir zaman bu gecekinden daha umutlu olmadım. Size söz veriyorum biz oraya varacağız. Aksilikler ve yanlış başlangıçlar olacak. Başkan olarak verdiğim karar ya da politika ile fikir birliği içinde olmayan çok kişi olacak ve biliyorum ki yönetim olarak her problemi çözemeyeceğimizi de biliyoruz. Ancak karşılaştığımız sorunlarla ilgili size hep dürüst olacağım. Sizi dinleyeceğim, özellikle aynı fikirde olmadığımız zaman sizi dinleyeceğim. Ve hepsinden önemlisi, bu milletin ABD’de 221 yıl boyunca, ev ev, tuğla tuğla ve nasır tutmuş elleriyle bu işi nasıl başardığını göstermek için katılımınızı isteyeceğim. Bundan 21 ay önce kışın soğuğunda başlattığımız iş bu sonbaharın sonunda bitmemeli. Tek başına bu zafer bulmaya çalıştığımız ‘değişim’ değil-Bu bizim değişimimizi hayata geçirmek için sadece bir şans. Ve bu işlerin eskisi gibi yürüdüğü duruma geri dönersek bunu başaramayız. Bu sizsiz de olmaz. Bu yüzden ele ele verip çok çalışmak için gerekli olan yurtseverliğin, hizmetin ve sorumluluğun yeni ruhunu, sadece kendimizin değil başkalarını da kollamak için hep birlikte çağıralım. Şunu hatırlayalım, sokaklar ısdırap çekerken, müreffeh bir Wall Street’e sahip olamayız- bu ülkede, millet olarak tek bir halk olarak düşeriz ya da yükseliriz. Gelin, politikamızı uzun yıllardan beri zehirleyen aynı yurtseverliğe, küçüklüğe, hamlığa düşmenin cazibesine direnelim. Hatırlayalım ki, kendine inanç, bireysel özgürlük ve milli birlik değerlerine dayanan parti; Cumhuriyetçi Parti’nin afişini Beyaz Saray’a taşıyan adam bu eyaletten çıktı. Bu değerler, hepimizin paylaştığı değerler ve Demokratik Parti bu gece büyük bir zafer kazandı, biz bunu alçakgönüllülük ve gelişimimizde karşılaştığımız bölünmeleri iyileştirmek için gösterdiğimiz azimle başardık. Lincoln’ın bizden daha fazla bölünmüş bir millete seslendiği gibi “Biz düşman değiliz, biz arkadaşız... Tutkumuz zarar görmüş olabilir ama bu duygusal yakınlık bağlarımızı kırmaya kadir olmamalı” Ve şimdiye kadar desteğini gördüğüm siz Amerikalılar- Sizin oyunuzu kazanmış olmayabilirim, ama sesinizi duyuyorum, sizin yardımınıza ihtiyacım var ve ben sizin de başkanınız olacağım. Ve siz... Bu akşam bizi, bizim kıyılarımızın ötesinden izleyenler, parlamentolardan ve saraylardan ve siz, dünyamızın unutulmuş köşelerinde radyo başına toplanıp bizi izleyenler...hikâyelerimiz tekil, ama kaderimiz paylaşılmış ve Amerikan liderliğinin yeni şafağı elimizde. Bu dünyayı alaşağı etmek isteyenler...biz sizi yeneceğiz. Barış ve güvenlik arayanlar...biz sizi destekliyoruz. Ve siz Amerika’nın fenerinin hâlâ eskisi kadar parlak olmadığını söyleyenler...bu akşam bir kez daha kanıtladık ki milletimizin gerçek kudreti askeri ya da ekonomik gücümüzden değil, demokrasi, özgürlük, fırsat ve asla boyun eğmeyen umudumuz olan ideallerimizden aldığımız dayanma gücünden geliyor. Bu yüzden Amerika’nın gerçek dahiliği Amerika’nın değişeceğine dair inancımızdır. Birliğimiz mükemmelleştirilebilir. Ve şimdiye kadar başardıklarımız yarın başarabileceklerimiz ve başarmamız gerekenlerle ilgili umut veriyor. Bu seçim içinde birçok ilki ve gelecek nesillere anlatılacak birçok hikâyeyi barındıran bir seçim oldu. ATLANTA’DAKİ 106 YAŞINDAKİ?KADIN • Ama bu gece aklımdaki şey, Atlanta’da oyunu kullanan kadın. O, aslında seslerinin duyulması için kuyrukta bekleyen milyonlarca insana benzerlik gösteriyordu, tek bir farkla, Ann Nixon 106 yaşında bir kadın. Köleliğin terk edildiği bir neslin hemen ertesinde doğmuş bir kadın; caddelerde arabalar, gökyüzünde uçakların olmadığı ve onun gibi bir insanın kadın ve siyah olduğu için oyunu kullanamadığı bir zamanda doğmuş bir kadın. Ve bu akşam, hayatının yüz yılını geçirdiği Amerika’yı düşünüyorum, kalp ağrısı ve umut; mücadele ve ilerleme; yapamayacağımızın söylendiği yıllar, ve Amerika’nın “Evet yapabiliriz” inancı. Kadınların susturulduğu ve umutlarının azledildiği bir zamanda yaşayan kadın, onların ayağa kalkıp seslerini duyurup oy pusulasına ulaşmayı bekledi. Evet yapabiliriz. Çölde çaresizlik toprakta depresyon hüküm sürerken Yeni Anlaşma ile birlikte korkulara galip gelinebileceğini, yeni görev, yeni ve ortak bir amaca ulaşılabileceğini gördü. Evet yapabiliriz. Limanlarımıza bombalar yağarken ve tiranlar dünyayı tehdit ederken, o kadın demokrasinin korunduğu ve yeni neslin yükseldiği ana tanıklık etmek için oradaydı. Evet yapabiliriz. Montgomery’deki otobüsler, Birmingham’daki hortumlar, Selma’daki köprü ve Atlanta’daki bir rahibin “Bunun üstesinden gelebiliriz” dediği zaman oradaydı. Evet yapabiliriz. Bir adam Ay’a ayak bastı, Berlin’deki duvar yıkıldı, bilimimiz ve hayal gücümüzle bir dünyayla iletişim kuruldu. Ve bu yıl, bu seçimde parmağını monitöre değdiren bu kadın Amerika’da geçirdiği en iyi zamanlar ve en kara saatleri geçirdiği 106 yıldan sonra oyunu kullandı, çünkü Amerika’nın nasıl değişeceğini biliyordu. Evet yapabiliriz. AN BİZİM ANIMIZDIR • Amerika, şimdiye kadar uzun yol aldık. Çok şey gördük. Ama yapmamız gereken çok şey de var. Bu yüzden bu gece, gelin kendimize bir soru soralım- eğer çocuklarımız diğer yüzyılı görecek kadar yaşarsa; eğer benim kızlarım Ann Nixon Cooper’ınki kadar uzun bir ömür geçirme şansına sahipse, ne tür bir değişim görecekler? Nasıl bir ilerleme kaydedeceğiz? Şimdi bu çağrıyı cevaplama zamanı. An bizim anımızdır. Zaman bizim zamanımız- insanları işleri geri göndermek, çocuklarımıza fırsat kapıları açmak; refah ortamını geri getirmek ve barışa katkıda bulunmak; Amerikan rüyasını geri çağırmak ve kökten gerçekliği tekrar doğrulamak ki bu kökten gerçeklik, hepimizin bir olduğu, nefes aldığımızda umut ettiğimizde, bize yapamayacağımızı söyleyen sinizm ve kuşkuyla karşılaştığımızda ruhlarımızı birleştiren bu ebedi öğretiyle cevap vereceğiz: Evet yapabiliriz. Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun, Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun. Taraf Gazetesi'nden alınmıştır.

www.blogmedya.deriz.biz

bezmi alemThe Audacity of Hope Barack Huseyin Obama kitabını dinle
 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:25 | 0 fav | etiket:  

 

 

AMERİKANIN YUMUŞAK GÜCÜNE NE OLDU ?

 

ABD'nin Yumuşak Gücüne Ne Oldu?

NPQ YAYIN KURULU ÜYELERI; SABAH GAZETESI KÖSE YAZARI EMRE AKÖZ, YENI SAFAK GAZETESI KÖSE YAZARI DÜCANE CÜNDIOGLU, IKTISATÇI YAZAR MEHMET ALI KILIÇBAY, ILETISIM UZMANI ALI SAYDAM, SABAH GAZETESI BASYAZARI ERDAL SAFAK VE HUKUKÇU MEHMET KENAN TEKDAG, “ABD’NIN YUMUSAK GÜCÜNÜN (SOFT POWER) YÜKSELIS VE DÜSÜSÜ”NÜ TARTISTI.
MEHMET KENAN TEKDAĞ | Orijinal NPQ’daki kapak konusu olan “Amerika’nın Yumuşak Gücü”nün Yükselişi ve Düşüşü’nü değerlendirirken meseleye Amerika cephesinden bakmak yerine o güce maruz kalan ülkelerdeki duyguların hizasından bakabilmek gerekir. Bu tartışmamıza Türkiye’de gerçek anlamıyla yaygın bir anti-Amerikanizm’in tezahür edip etmediğini değerlendirerek başlayabiliriz. Örneğin ben, Amerika’ya karşı Türkiye’de Irak savaşından sonra ortaya çıkan hoşnutsuzluğun derin bir karşı dalga olduğunu sanmıyorum. MEHMET ALİ KILIÇBAY | Amerika karşıtlığından çok, Bush karşıtlığından söz edebiliriz. ALİ SAYDAM | Tartışmayı Amerikan karşıtlığı boyutunda ele alırken, Nathan Gardels’ın makalesinde altını özel bir tonla çizdiği “yumuşak güç”ün de, “sert güç”ün de uygulamalarına bakmak gerekecek. Türkiye bulunduğu bölgede gücün bu iki türüne de de tanık oluyor. Asistanımın dün Marketing Türkiye’nin web sitesinden bulup bana mail’lediği bir habere dikkatinizi çekmek isterim. Amerikan Stratejik Karargâhı (United States Strategic Command), Irak savaşının dünyadaki medyada nasıl yansıdığının analizini yapabilmek için bir halkla ilişkiler ajansı arayışına girmiş. 90 milyon dolarlık bir konkur açılmış. Bu konkuru kazanacak olan ajans beş yıl boyunca bu işi yapacak. Amerika yabancı televizyon, basın ve elektronik medyada nasıl algılandığını istatiksel analizlerle görmek istiyor. 1 milyon, 2 milyon dolara hallolabilecek bir şeye 90 milyon para ayırıyor. Bu, şu demek: Bir örnek vererek açmaya çalışayım; çünkü daha dar biçimde de olsa mesleğimiz çerçevesinde yaptığımız bir danışmanlık hizmeti bu. Koçbank ile sonradan ortaklık yapmış olan UniCredito, Türkiye’ye daha adımını atar atmaz, henüz kararını vermemişken Bersay İletişim Danışmanlık’a geldi ve dedi ki: Türkiye’deki finans dünyasındaki gelişmelerin basın yansımalarını bizim için izleyin. Bunun anlamı şuydu: Kupür kesip yollamıyorsunuz. Gazetede, televizyonda çıkan finans sektörüyle ilgili haberleri tarıyorsunuz. Günlük raporlarınızla Türkiye’nin ekonomik yapısı, finans dünyası ile ilgili çıkan yorum, analiz ve önemli haberleri onlar için değerlendiriyorsunuz. Türkiye’deki ekonomik havayı koklama, piyasaları yakından tanıma konusunda bu raporlar ciddi bir rol oynuyor. Ticari bir kuruluş olan UniCredito’nun sadece Türkiye pazarı için talep ettiği bu rutin hizmetin Amerika Stratejik Karargâhı tarafından dünya çapında ve bu rakamlar boyutunda yapılıyor olması, şaşırtıcı gelebilir. Böyle kapsamlı bir çalışmanın ilk defa askeri bir kurum tarafından gündeme getirilmesini orijinal NPQ’daki makalelerde dile getirilen görüşlerle birlikte değerlendirdiğimizde şöyle bir yoruma varmak mümkün: Amerikalı düşünce adamları, kendi ülkelerinin algılanmasında bir sallanma, bir gerileme olduğunu tespit ediyorlar. Karargâh da Amerika’nın yıllardır yaratmaya çalıştığı demokrasinin Kâbe’si, özgürlüklerin savunucusu ülke algısının geriye doğru adım attığını hissetmiş ve bu durumdan paniğe kapılmış olmalı ki, dünya çapında böyle bir izlemeye, ölçümlemeye gerek duyuyor. Ancak Türkiye’nin gündem araştırmalarına bakılırsa, Amerikan aleyhtarlığı, entelektüel çevreler dışında, halk nezdinde, kamuoyunda Türkiye’de yükselen bir değer değil. KILIÇBAY | Şimdi ayırmak lazım; Amerikan aleyhtarlığı mı, Bush yönetimi aleyhtarlığı mı? TEKDAĞ I Bu noktada belki de sorgulanması gereken, Irak savaşı nedeniyle Türkiye’de ortaya çıkan hoşnutsuzluğun yanı sıra İslam dünyasındaki çok daha büyük boyutlarda ve büyüyerek artan anti-Amerikanizm’dir. İsrail-Filistin ilişkileri, Amerikan karşıtı dalgaları hangi oranda ve nasıl etkiliyor? Türkiye’de artan anti-Amerikanizm’in ise ne kadarı Amerika’nın Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurmaya yönelik olarak müdahil olduğu politikalarla ilgilidir de, ne kadarı başka nedenlerle ortaya çıkmıştır? Şahsen, ülkemizde derin bir Amerika karşıtlığı yok derken şunu kastettim: Bugün bir Amerikalı en muhafazakâr şehre gitse, diyelim Kayseri’de bir kahveye veya Konya’ya gitse, karşısına kim çıkarsa çıksın, bir problem yaşamayacaktır. Bizim milletimiz mekânını ziyaret eden bir Amerikalıyı sempatiyle, hatta empatiyle karşılayacak ve yine güleryüzle uğurlayacaktır. Yani Amerikalı, milliyetinden ötürü ve dibimizdeki savaş nedeniyle de antipatik bir durumla karşılaşmayacaktır. Misafire “welcome” derler. Tıpkı daha önceleri Amerika’nın ürünlerine, yatırımlarına “welcome” denildiği gibi. Amerika’nın ilimleri, bilimleri, kültür ürünleri en ufak bir negatif reaksiyona maruz kalmadı ve kalmıyor. Türkiye karşılaştığı bütün uluslararası meselelerde Amerika’dan yardım talep etmedi mi? Anti-Amerikan cephede yer almak yerine, Amerika ile birlikte hareket etme, desteğini arama yönünde çabaları yoğunlaşır. Türkiye’de üniversite gençliği, İngilizceyi, Amerika’da okumayı, en önemli ideallerinden biri olarak görür. Amerika’da yaygın trendler, Türkiye’de, koşulsuz, online denebilecek bir hızda benimsenir. Camilerinde hiçbir zaman anti-Amerikan bir konuşma yapılmaz. Bugüne kadar dini topluluklarda Amerika’nın değerlerine karşı konuşmalar yapıldığını hiç görmedim, Türkiye’de, Irak meselesiyle önce “din kardeşlerimiz” duygusuyla başlayan, ama daha sonra buna ulusalcıların katılmasıyla biraz daha yaygınlaşan, daha çok görüntüde kalan bir Amerikan karşıtlığından söz edilebilir; ama onda da derinlikli bir karşıtlık bulunduğunu düşünmüyorum. Yani Amerika Türk kamuoyu açısından jest kabul edilen bir şey yapsa, hemen bahar havası oluşacağını ve sempatik bir ortamın oluşacağını düşünüyorum. SAYDAM I Türkiye’de Amerikan yumuşak gücünün bir düşüş trendi içinde olmadığını mı söylüyorsunuz? TEKDAĞ I Bir soft power başarısızlığından söz etmek mümkün olabilir. Ama bu, düşünüldüğü gibi, Amerika’nın çıkarlarına karşıtlık veya ülke ile Amerika’nın tercihlerini yan yana koyup, “Amerika bizi sömürüyor, Amerika bizi istemediğimiz bir statüde tutuyor, dolayısıyla Amerika’ya karşı bağımsız olalım” şeklinde, bağımsızlıkçı bir anti-Amerikanizm değil, zaman zaman basında izlediğimiz; somut, konjonktürel, uluslararası politikadaki bir çatışmanın ürünü olan “mesafeli bir duruş” olduğunu düşünüyorum. Diplomasi gereği daha önceki yıllara oranla Amerika’ya karşı çok yakın durulmadığı zamanlar oluyorsa, bunun tamamen uluslararası denge ilişkilerinden kaynaklandığını söyleyebilirim. Ortalıkta iki ülke arasında bir muhabbetten söz etmek mümkün değilse bunun nedeni Türk halkının ABD’ye karşı yükselen muhalefeti değil, belki “din kardeşlerimiz zulüm görüyor” duygusunun yansımalarıdır ve işte tam da bu noktada yumuşak gücün etkin işletilmediğinden söz edilebilir. KILIÇBAY I Şimdi aslında dünyada çok çeşitli anti-Amerikanizmler var. Yani, kıta Avrupa’sının politikaya dayalı, felsefeye dayalı, özellikle Fransa’nın başını çektiği, bir anti-Amerikanizm’i de var. Bu üstelik, Amerikan soft power’ına da karşı olan bir şey. Mesela Paris’e ilk McDonalds dükkânı açıldığı zaman Fransa ayağa kalkmıştı. Yani nasıl böyle “haute cuisine” memleketine siz uyduruk Amerikan fast food’unu sokuyorsunuz diye Fransa’da bayağı ciddi problemler olmuştu. Almanya da keza öyle. İngiltere’yi Avrupa dışı tutuyorum tabii, İngiltere başka bir şey. Ama Avrupa’da radikal bir anti-Amerikanizm var; bu, kendi kültürüne karşı kovboy kültürünü bir tehdit olarak algılayan, yüksek kültür yanılsaması demeyeceğim ama algılaması içinde Avrupa’nın Amerika’yı düşük kültür olarak görmesi, özellikle entelektüel çevrelerde söz konusu. Düşük, yaygın ve popüler kültür olarak görüyor Avrupa, kendi üst, yüksek kültürünün karşısında; böyle de bir şey var. Amerika’nın arka bahçesinin Amerika’ya karşıtlığı da var. Son zamanlarda Güney Amerika’da bir sol kuşağın yavaş yavaş oluşmakta olması. O da, uzun zamandan beri Amerika’nın yarattığı muz cumhuriyetlerinin belki bir intikamı olarak ya da yeniden kimlik oluşturma çabası olarak… Uluslarını kurdular ama kimliklerini kuramadılar, şimdi belki o aşamaya gelindi. Orada da tabii Amerika iyi durmuyor. Amerika iyi durmadığı için, yani Güney Amerika’nın geleneksel bir Güney Amerikalı veya Brezilyalı, Arjantinli, Uruguaylı kimliği oluşturulurken Amerika iyi durmuyor. Bu bir anti-Amerikanizm, üstelik halka yansıyan bir anti-Amerikanizm. Tipik örneklerini zikretmeye değer mi, değmez mi bilmiyorum ama bir sokak çocuğu, suçlu olan Maradona’nın, gidip Fidel ile beraber, tamamen Güney Amerika dayanışması içinde, solla hiç alakası olmayan bir çocuğun, solun efsanevi lideri ile beraber bir dayanışma içine girmesi bana çok ilginç geliyor. Yani bu, anti-Amerikanizmin kazandığı boyutları gösteriyor. Maradona’nın Fidel ile beraber durmasında ben başka bir neden göremiyorum. EMRE AKÖZ I Bir soru sorabilir miyim? Burada analiz düzeyine dikkat etmemiz lazım. Yani: Projektörü nereye çevireceğiz? Mesela Fransa’da da böyle tartışmalar oluyor. Ama aynı Fransa’da, oranın aydınları ya da oranın muhafazakârları da “kültürümüz Amerikan istilası altında” diye yakınıyor. Bu konuda kitap da yazılmıştı, “Parlez-vous Franglais?” diye. Yani Amerikan soft power’ına, yumuşak gücüne direnmiş oluyorlar. Öte yandan ne görüyoruz? Fransız halkı, yani sıradan insanlar, Fransızcaya giren İngilizce kelimeleri (ki bu kelimeler İngiltere’den değil, ABD’den gelir) kolaylıkla içselleştiriyor, kullanıyor. Kendilerince belki bir “statü”, bir “hava” olarak görüyorlar o kelimeleri kullanmayı. Ancak, üst kesim, yönetici sınıf, aydın tabaka, bürokrasi, hükümet ise bu gelişmeye karşı çıkıyor. O halde kendimize sormalıyız: Anti-Amerikanizm üzerine düşünürken nereye, hangi kesime bakacağız? Mesela ben Tekdağ’ın dediğine katılıyorum: Türkiye’de halkın çoğunluğu anti-Amerikancı değildir. Clinton’ı nasıl da sevmişlerdi! Ama mesela aynı “sempatik” Clinton Yunanistan’da protestolara uğradı. Tabii şu da bir gerçek: Türk halkı hiç memnun değil Irak’ta yapılanlardan; çok kızıyorlar, ben ona da eminim. Bush yönetimini istemiyorlar. Şöyle bir spekülasyon dahi yapabilirim: Irak’ı işgal etmek yerine ABD bir suikast düzenleyip Saddam’ı öldürseydi bizim halk memnun kalırdı. Ama böyle topla tüfekle işgal edip, ardından da cezaevlerinde işkenceler filan yapılınca kabul edemiyorlar. Ancak derin bir anti-Amerikancılık, böyle bir damarı Türk halkının genelinde görmüyorum. O halde soru şu: Biz nereye bakacağız? KILIÇBAY I Ben bir örnekle açıklamaya çalışayım mı? Anti-Amerikanizm, Fransa’da halka inmiştir; şu şekilde inmiştir: Bir Fransız, şampanyanın içine bira ya da soda katılarak içilmesi karşısında skandal duygusuna kapılır ve Amerikalılar yapıyorlar bunu. Gazoz da katıyor, bilmem ne de yapıyor. Amerikalıdan burada nefret etmeye başlıyor. Amerikalıdan hoşlanmıyor. Amerikalıyı düşük düzeyde görüyor. Köylü görüyor. Fransızın şarabı çiğnemesi vardır, kırk saat çiğner. O onun bin senelik kültürü içinde. Amerikalının su gibi içmesinden nefret eder. Sinirlenir. Hatta servis yapmaz ona, sen şarap içemezsin, anlamazsın bundan der. Avrupa’da çok radikal, yani halka intikal etmiş bir şey. Biraz önce sen söyledin ya, “kamuoyu oluşturulan bir şeydir.” Ama özellikle Fransa’da ve Almanya’da, kamuoyu oluşturulmadan, halkın kendi gündelik tercihleri ve tecrübeleri içinde bir anti-Amerikanizm oluşuyor. Üstelik 1945’te Amerikalılara hayrandılar. Amerika kurtardığı zaman hayrandılar, Normandiya Çıkarması’ndan sonra. Patton büyük kahraman olarak karşılandı ama şimdi değil. AKÖZ I Şarap örneğinin arkasında şunu görüyor muyuz acaba? Şarap kültürü olan bir ülke Fransa. Peki acaba Kaliforniya şaraplarının dünyada bu kadar tutulmasıyla ilgili bir bağlantı olabilir mi? Çünkü böyle meseleler var. İnsanlar orada bir rekabetle karşılaşıyor, mesela Fransız şarap kültürü, üretimi, ciddi biçimde Kaliforniya şaraplarının karşısında pazar kaybediyor. Pazar kaybederken sen onu düşünce düzeyinde, simge düzeyinde, ideoloji düzeyinde bir şey olarak ifade ediyorsun. KILIÇBAY I Bu saptama çok doğru. Fransız şarapları sadece Kaliforniya şarabı değil, Avustralya şarabı, Yeni Zelanda şarabı, Güney Afrika şarabı karşısında da pazar kaybediyor. Çünkü Kaliforniya şarabı Avrupa’ya girdiği zaman, o sene hasat kötüydü. Onlar pazara doldular, onları tekrar atmakta zorlanıyorlar… Ben analizimi tamamlayabilirsem, belki tatmin olacaksınız. Şimdi, Avrupa’ya böyle bakabiliriz diyorum, Güney Amerika’ya böyle bakabiliriz, ama bir de Rusya’nın anti-Amerikanizm’i var. Bu bir nomenklatura anti-Amerikanizm’i. Yani halkın Amerika’nın lehinde ya da aleyhinde bir düşüncesi olduğunu sanmıyorum. Sovyet rejiminin tasfiyesinden sonra, bir bocalama devresinden sonra, Rusya, Putin ile beraber tekrar Sovyet imparatorluğuna oynamaya başladı. Tekrar iki kutuplu bir dünya inşa edilir mi, edilmez mi, onu bilmiyorum ama böyle bir iki kutuplu dünya inşa süreci olsun olmasın, bu süreç içinde Rusya bir varlık olarak kendisini ileri sürecektir. Onun için nomenklaturanın anti-Amerikanizm’i söz konusudur. Dördüncü bir tip anti-Amerikanizm var: Çin anti-Amerikanizm’i. Çin anti-Amerikanizm’ini, ne nomenklatura anti-Amerikanizm’i, ne ideolojik anti-Amerikanizm, ne de halkın Anti-Amerikanizm’iyle ilgisi var. Sadece dünya piyasalarının paylaşılması. Ona yeniden paylaşım savaşları adı verilmişti emperyalizm teorilerinde. Bu teori artık geçerli değil ama laf geçerli. Yeniden paylaşım savaşları içinde Çin ile Amerika, dünyanın dört bir kıtasında karşı karşıya gelmeye başladılar, gelecekler. Bu, ister istemez friksiyonlar (sürtüşmeler) yaratacaktır, ister istemez iki taraf arasında da bir antileşme meydana gelecektir. Bunlar, politikaya ve halka nasıl yansır, onları bilemem. Şu aşamada onları söyleyebilecek durumda değilim. ERDAL ŞAFAK I O da, Bush’un son Avrupa gezisindeki en büyük anlaşmazlık konusuydu. Çin’e nükleer enerji teknolojisinin ve silah satışının ambargosunun kaldırılması. SAYDAM I Bu arada Emre diyor ki, biz tartışmada nereye odaklanacağız? TEKDAĞ I Dünya ölçeğinde aldığımız zaman, Avrupa’nın anti-Amerikanizm’i ayrı, Latin Amerika’nın ayrı, Çin’in, Japonya’nın ayrı ve elbette bir de İslam dünyası var. İslam dünyasının içindeki anti-Amerikanizm çeşitlerini de saymakla bitiremeyebiliriz. İran bir yanda, Sünni dünya diğer yanda. Petrol zengini Arap ülkelerinin Amerika’ya bakışı bir başka bahis... Benim gözlemime göre, İslam dünyasının önemli bir kesiminde, İsrail-Filistin meselesi, anti-Amerikanizm açısından çok önemli bir unsur. İslam dünyasındaki anti-Amerikanizm tahlil edildiğinde İsrail-Filistin meselesine özel bir parantez açmak gerekecektir. Amerika’nın İsrail yanlısı bir politika izlemesi, anti-Amerikan duyguların oluşmasında çok önemli bir faktör. Türkiye açısından, İsrail-Filistin meselesi ne ölçüde halkın duygularını belirleyen bir unsurdur; bakın bu konuda elimizde veriler yok. Gözlemlerimiz var ve bu gözlemlerden yola çıkarak Filistinlilerin duygularıyla Türk halkının empati kurabildiğini kim iddia edebilir? KILIÇBAY I Şimdi müsaade ederseniz, ben analizimi tamamlayıp susacağım. Ortadoğu bölgesine geldikten sonra, senin de söylediğin gibi, aslında çeşit çeşit karşıt İslamiyetler görüyoruz. Daha doğrusu, İslam referanslı karşıtlıklar görüyoruz. İran’ın karşıtlığı, kendi rejiminin konsolidasyonunu sağlamak içindir. İsrail-Filistin çatışması bir odak noktasıdır. Fakat benim çok önemsediğim bir başka şey var. İsrail-Filistin çatışmasını “cihat” bahanesi olarak kullanan, gerici Arap rejimlerinin Amerika tarafından uzun zamandan beri tasfiye edilme sürecine girmiş olmasıdır. Mesela Suudi Arabistan’ın karşıtlığı böyledir, Libya’nın karşıtlığı böyledir, bunlara başkaları eklenebilir, Suriye’nin karşıtlığı böyledir. ŞAFAK I İran’ınki din kılıfına sokulmuş, aslında bölgesel güç rekabetinden kaynaklanan bir karşıtlıktır. KILIÇBAY I Aynen öyle. Ama Filistin-İsrail çatışması, çoğu Arap rejimi tarafından, aslında göstermelik olarak kullanılmaktadır. Arkasında onların otokratik yönetimlerine karşı olan Amerikan rejimine doğrudan doğruya fetiş hale getirilmiş bir direnme mücadelesiyle karşı çıkma derdidir. Şimdi Türkiye burada bir aykırılık meydana getiriyor. Çünkü Türkiye, halkın ilgisi bağlamında Amerika’ya yürekten bağlı. Televizyonlarınızı açtığınız zaman Amerikan dizileri ya da Amerikan dizilerinin yerli versiyonları. Okullarımız, biraz önce sen çok güzel söyledin, neredeyse Amerikan okulları gibi çalışıyor. İngilizce bilmemek adeta ikinci sınıf bir insanlık haline dönüşmeye başladı. Yani bizim halk düzeyinde, insanlar düzeyinde Amerika ile hiçbir problemimiz yok. Anglosakson dünyasıyla da hiçbir problemimiz yok. Ben Türkiye örneğini, saydığım beş tane anti-Amerikanizm örneği dışında, anti-Bushizm olarak görüyorum. Yani Türkiye’nin, Bush yerine Clinton olsaydı, Amerika ile hiçbir problemi olmayacaktı. AKÖZ I Türkiye derken hangi Türkiye’yi kastediyoruz? KILIÇBAY I Bütün Türkiye’yi kastediyorum ben. ŞAFAK I İslami akımların yeniden kavramlaştırılmasıyla birlikte güçlenmesinden ve dinin toplumda yeniden önemli bir öğe haline gelmesinden kaynaklanan bir karşıtlıktan da söz etmek mümkün. TEKDAĞ I Sormak gerekiyor. Türkiye’de dinsel anlamda canlanmanın otomatik olarak Amerikan karşıtlığına yol açmasının sebebi ne? Türkiye’de ciddi anlamda bir köktendinci canlanmaya ihtiyaç olmadığı için yine bu kesimlere sempati besleyenler tarafından da anti-Amerikan bir tepkinin var olduğuna inanmıyorum. ŞAFAK I İki tane, aynı iddiayı taşıyan akım karşı karşıya gelmiş oluyor. Yani, Amerikan Hıristiyanlığı, köktendinciliği, Evangelizm diyelim; ve Arap dünyasında Usame bin Ladin... Türkiye’de de ciddi bir meşruiyet ardında bu tür köktendinci arayışlar var. TEKDAĞ I Türkiye’de var mı? Ben Türkiye’de köktendincilerin ciddi bir meşruiyet tabanı olduğunu düşünmüyorum. Bu tür arayış ve çıkışlar için gerekli koşul olan baskının yokluğu, radikal islamın işini zorlaştırdığı için... ŞAFAK I En azından hayranlık var. TEKDAĞ I Yani, gençlerde vardır ama halkın bu konularla çok fazla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Filistin’le, Çeçenlerle haber alma düzeyinde ilgili olan halkın, o bölgelerin insanlarıyla aynı duygu frekansı içinde olduğuna inanır mısınız? Bu nedenle Evangelistlere prim veren Amerikan halkıyla çok benzeştiğimizi düşünmüyorum. Türk halkının siyasi anlamda Amerika’ya bir tepkisi yok. (M. Kenan Tekdağ, bu sözlerinden sonra uzunca bir süre toplantıdan ayrıldı ve finalde tekrar katıldı –y.n.) KILIÇBAY I Kenan Tekdağ’ın söylediğine aynen katılıyorum. Türk halkının Amerika ile hiçbir problemi yok; ne Amerikan halkıyla, ne Amerikan kültürüyle ne de Amerikan way of life’ıyla. Sadece Bush ile problemi var. Bu konuda iddialıyım. DÜCANE CÜNDİOĞLU I Sorun, aslında sanıldığından çok daha ciddi görünüyor. Bu durumda “Oh ne kadar iyi!” mi demeliyiz, sırf ortadaki derin sorunlar yeterince fark edilmiyor diye? KILIÇBAY I Hayır, öyle bir şey demiyorum. CÜNDİOĞLU I Gerçekçi bir analizin öncelikli görevi, olguların varlığından şikayet etmek değildir; bilakis varlığı tespit edilen olguların nedenlerini ortaya koymaktır. O halde Türkiye’de Amerikan aleyhtarlığı varsa, “Niçin var?” diye sormalı, şayet yoksa, bu sefer analiz “Niçin yok?” sorusunu ciddiye almalı. Cevabını aramamız gereken soru, Türkiye'de Amerikan aleyhtarlığının var olup olmamasından çok, niçin var olup olmadığıdır. KILIÇBAY I Diyorum ki: Amerikan aleyhtarlığı yok, Bush aleyhtarlığı var. CÜNDİOĞLU I Ben de diyorum ki: Türkiye’de, su yüzüne çıkmamış çok ciddi bir Amerikan aleyhtarlığı olduğu konusunda görüş birliği içindeysek önce bu aleyhtarlığın nedenleri üzerinde konuşmamız gerekmiyor mu? Eğer olmadığına inanıyorsak -ki bence diğeri gibi tek başına bu tespitin de bir değeri yok!- veya bir diğer tabirle Türkiye’de hem devlet düzeyinde, hem de halk düzeyinde siyasi, iktisadi ya da kültürel anlamda kendisine işaret edilecek önemde bir Amerikan aleyhtarlığı olmadığını düşünüyorsak, bu takdirde sormamız gerekmez mi: “İyi ama niçin yok?” KILIÇBAY I Olmalı mı? CÜNDİOĞLU I Burası tartışmaya açık bir konu. Bilirsiniz, bir hikâye vardır: Köprünün üzerinde iki tane keçi birbirine toslarlar ve inatçılıklarından dolayı bir türlü maksatlarına ulaşamazlar. Niye bu çatışma olur? Her ikisi de aksi istikametlerde köprüden geçmeyi istediklerinden... Sonuçta birbirlerine yol vermedikleri için ikisi de yuvarlanıp dereye düşerler. Fakat keçilerden biri diğerine yol verirse... KILIÇBAY I Ama keçilerin ebadı aynı değil. CÜNDİOĞLU I Evet, keçilerden biri diğerine yol verirse, hatta karşıdan gelen keçiyle birlikte yön değiştirip geriye dönerse veya sizin de işaret ettiğiniz gibi cesametli olanı gücünü gösterip diğerini köprüden düşürmeyi başarırsa pek tabii ki ortada ne çatışma kalır, ne de didişme. Fakat kabul etmeli ki uluslararası siyasette tek taraflı güç kullanımı sonuç alıcı (kalıcı) bir çözüm değildir. Bu durumda en iyisi, parçadan bütüne gitmek yerine, bütünden parçaya gitmek gibi daha farklı bir analiz yöntemini izlemek. Bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir mesele... Eğer siz de ilgiye değer bulursanız, sanırım bu çerçeveden hareketle pozisyonlarımızı daha belirgin kılabiliriz. Burada altının çizilmesi gereken temel sorun, aslında “egemenlik” sorunu. “Egemenlik”, bizim siyaset geleneğimizde “mülk” sözcüğüyle karşılanır. Gerçi “mülk” ve “mülkiyet” sözcükleri, Türkçede genellikle “mal” (mal-mülk) anlamında kullanılıyorsa da tam karşılığı “egemenlik”tir. Nitekim Kur’an'da yer alan “Mülk Allah’a aittir” ifadesi, hiç tereddütsüz “Egemenlik Allah’a aittir” şeklinde Türkçeye çevrilebilir. Egemenlik söz konusu olduğunda, “adalet” kavramının önümüze çıkması ise adeta kaçınılmaz. Mesela “Adalet mülkün temelidir” veya “Mülk küfr ile âbad olur, zulm ile âbad olmaz!” gibi deyişler “egemenlik” ile “adalet” ve dolayısıyla karşıtı olan “zulüm” kavramları arasındaki zorunlu ilişkiyi çok açık bir biçimde temsil ederler. KILIÇBAY I Sol söylem içinde zulüm, sömürüdür. CÜNDİOĞLU I “Sömürü” sözcüğü daha çok “iktisadi” nitelikte bir terim. KILIÇBAY I Hayır! Her şeyi kapsar. CÜNDİOĞLU I Bence sorun yok, zira sözcüğün anlamını genişletmek de pekâlâ mümkün. KILIÇBAY I Yani, hakkının teslim edilmemesi sömürüdür. CÜNDİOĞLU I Burada uzun boylu karşılaştırmalar yapmak vaktimizi alabilir. Çünkü iki farklı açıklama modelinden söz ediyoruz. Her analiz kendisini kendi terimleriyle tanımlama ve temellendirme hakkını kullanmak ister. O halde “adalet”ten söz açıldığına göre öncelikle şu sorunun cevabının verilmesi gerekir: “Adalet nedir?” John Rawls'un 1972'de yayımlanan “Theory of Justice” adlı kitabını hatırlamanın tam da yeri. Kendisi çok ünlü bir hukukçu ve adalet teorisyeni olarak bilinir. Batı'da hemen hemen son 30 yıldır kendisine atıf yapılmadan bir şey yazılmıyor. Rawls diyor ki: “Ben adaletten söz ederken sadece Amerikan halkı için anlamlı olabilecek bir adaletten söz ediyorum, diğerleri beni ilgilendirmiyor. Mutlak bir adalet tanımı yapılamaz. Adalet, çıkarlara göre değişebilen bir şeydir!” vs., vs. Böylelikle “adalet” kavramının içi oyulmuş ve boşaltılmış oluyor. Bu yaklaşımla Amerikan aleyhtarlığı arasında bir bağlantı kurmak istersek, hiç kuşkusuz ki önümüze değişik bir tablo çıkacaktır. Nitekim Aristoteles’ten bu yana klasik ahlak metinleri, insan davranışlarının birbiriyle ilintili üç amaç taşıdığını yazar: haz, yarar ve iyilik. İnsanoğlu eylem ve davranışlarında üç amacı gözetmek durumundadır; yani yaptığı iş, kendisine haz vermeli, yarar sağlamalı ve her halukârda iyi olmalıdır. Mesela eroin satan bir insan bundan yarar sağlar; eroin içen kişi ise haz alır. Fakat haz ve yarar bir yana, “Eroin satmak ve içmek iyi midir?” diye sorarsak, sanırım hepimizin cevabı da olumsuz olacaktır. Keza bir fahişe ile müşterisi arasındaki ilişkide de aynı durum geçerlidir. Çünkü biri haz alır, diğeri yarar sağlar. Peki bu yaptıkları şey, özü gereği iyi midir? Elbette hayır! Modern Batı toplumlarının ticari/iktisadi hayatlarında öncelikli amaç yarar (kâr), bunun dışında kalan hayatlarında gözettikleri temel amaç ise haz ve zevktir. Bilindiği gibi bunun sonucu hedonizm ve pragmatizmdir; yani kısaca Amerikan ahlakı! Artık kimse “Bu yaptığım iş iyi mi?” diye sormuyor, sadece sonuçta kâr/yarar, haz/zevk var mı, bir tek buna bakıyor. Cevabı aranan iki soru var: yararlı mı, haz veriyor mu? Dolayısıyla eğlence dünyasında “haz” pazarlanıyor, iş dünyasında ise “yarar”. Peki iyi mi? İşte bunun bir anlamı ve değeri yok. Çünkü “İyi mi?” sorusunu cevaplamak kapitalizmin işine gelmez. Lütfen “muzır” (zarar verici) neşriyat tartışmalarını hatırlayınız. İnsana, insanlara zararlı olan bir şey satılabilir mi? İnsanın sağlığını (iyiliğini) düşünen bir aklın, akl-ı selimin bu soruya, “Asla satılamaz!” diye cevap vermesi gerekir değil mi? Oysa kapitalizm hem sigaraların üzerine “Sigara sağlığa zararlıdır” diye yazıyor, hem de hiç gönenmeden zararlı olduğunu bildiği ve bildirdiği bu şeyi —üstelik devlet güvencesiyle— satmaktan çekinmiyor. Çünkü sigara, bu maddeyi içenler için haz verici ve fakat zararlı, satanlar içinse kâr getirici, yani yararlı. Ahlâk bakımındansa her iki taraf için de kötü. Hiçbir ciddi klasik ahlak öğretisinden bu anlayışa onay almanız mümkün değil. Bu tamamen modern/yeni bir anlayış. KILIÇBAY I Ama burada bir şeyi unutmamak lazım. Kapitalizm a-etiktir. Yani etik problemi yoktur kapitalizmin. İyi ya da kötüyü tartışmaz kapitalizm. Kapitalizmin temel kaygısı kârını maksimize etmektir, onun dışında başka bir endişesi yoktur. İktisadın adeta yasa denilebilecek bir kuralı gereği kâr hadleri düşme eğilimindedir, bu durum karşısında sermaye her zaman daha yüksek kâr oranlarının olduğu yerlere gitme eğilimindedir, kapitalizmin dünyasallaşmasına (globalleşme) yol açan temel faktör budur. CÜNDİOĞLU I Ben de zaten bu çirkin duruma işaret etmeye çalışıyorum. Şayet “Türkiye’de Amerikan aleyhtarlığı yoktur!” denilirse veya “Niçin Amerikan aleyhtarlığı var!” diye şikâyet edilirse, kimsenin kuşkusu olmasın ki bu, iki şeyin (hazzın ve yararın) varlığından veya yokluğundan dolayı olacaktır. Türk halkı Amerikan politikalarının yol açtığı gelişmelerden ötürü hazlarının bir kısmından vazgeçmek durumunda kalırsa, sözgelimi Türkiye'de saat 24.00'ten sonra “sokağa çıkma yasağı” ilan edilirse, halk elde edeceği hazların ve hakların bir kısmından mahrum kalacağı için ister istemez Amerikan politikalarına muhalefet eder (=hedonizm). Menfaatlerini kaybetmeye başlarsa -ki bu da bir bakıma “zarar etmek” demektir- kimsenin kuşkusu olmasın ki yine Amerikan aleyhtarlığının başgöstermesi kaçınılmazdır (=pragmatizm). Fakat Türk halkı bu politikalardan ötürü haz ve yarar konusunda bir kayba uğradığını düşünmediği takdirde, Amerikan karşıtlığı konusunda pek istekli olmayacaktır. Peki burada kaybedilen, atlanan, unutulan nedir? Elbette “iyi” kavramı. Türkler kendileri için iyi olanı değil de sadece haz verici ve yarar sağlayıcı olanı düşünürlerse, yandı gülüm keten helva! Aristoteles'in bir sözü vardır: “Çocuklar ve deliler mutlu olamazlar.” Olamazlar, çünkü “mutluluk” zihni ve akli bir bir şeydir. Aklı olmayan mutlu olamaz. Lolipop yediğini söyleyen bir çocuk, mutlu olduğunu söyleyebilir veya yetişkinler herhangi bir filmi seyrettiklerinde, herhangi bir yemeği yediklerinde ya da içki içtiklerinde mutlu olduklarını ifade edebilirler, fakat bu tamamen gündelik dile ait yanlış bir kullanımdan ibarettir. Gerçekte bu duygulara verilecek ad “mutluluk” değil, “haz”dır. Çocuklar lolipop yediklerinde veya bisiklet sahibi olduklarında haz alırlar, ama bu durumu “mutluluk” (saadet) olarak tanımlarlar.Bugün aynı şekilde koca koca insanlar da ne yazık ki haz ile mutluluk kavramlarını ayırt etmeyi bilmiyorlar. Mutluluğa ulaşabilmek için, her şeyden önce “iyi” (=hayr) kavramının devrede olması gerekir; yani uyuşturucu bağımlısı biri “Eroini aldım, şırıngayı vurdum ve çok mutlu oldum” diyebilir. Fakat biz biliyoruz ki bir süre sonra bu kişi ölecektir. Sözün özü, bir Amerikan İdeolojisi'nden söz edeceksek, bu ideolojinin, sanayileşme sonrasında kapitalizmle birlikte ahlakı yeniden tanımladığını ve hedonizm ile pragmatizmde karar kılıp insanın üç amacından en yücesini, yani iyi'yi saf dışı bıraktığını dikkate almamız gerekir. Bentham'ın izinden gidip Amerikalılar da iyi'yi haz verici ve yarar sağlayıcı olan şeylerin toplamına indirgemiştir. Artık bir davranışın özü itibariyle iyi olup olmadığı değil, yararlı olup olmadığı, haz verip vermediği soruluyor. Çünkü haz veriyor ve yarar sağlıyorsa, o davranışın “iyi” olduğu düşünülüyor. Nitekim Amerikan psikolojisinde de psikolojik kanaat önderlerinin yapısalcılık (structuralism, Edward B. Titchener) ile işlevselcilikten (functualism, William James) sonra davranışçılıkta (behaviorism, John B. Watson) karar kılması hiç de tesadüf değildir. Bütün bunlar Amerikancı düşünme ve yaşama tarzının teorik arka planını açıklıyor bize. Oysa eğlence dünyasında ne zaman yasaklamalar söz konusu olsa, yasaklayıcılar haklı olarak bir “iyilik” öğesinden hareket ederler, haz ve yarar öğelerinden değil; yani görüşlerini, “Bu şey çocuklar için veya aileler için iyi değildir” demek suretiyle temellendirirler. Karşı taraf ise pozisyonlarına “özgürlük” kavramıyla meşruiyet kazandırmaya çalışırlar. Takdir edersiniz ki burada özgürlükten kastedilen, haz alma ve yarar sağlama özgürlüğünden ibarettir. AKÖZ I Hemen bir soru... Sizin ortaya attığınız bu kavramlar çerçevesinde düşünerek diyorum ki... Genel olarak Amerikan ideolojisi diyebileceğimiz fikir öbeği, “demokrasi iyidir” diyor. “Demokrasiyi getirmek için Ortadoğu’ya müdahale edeceğim”, diyor. Doğru yapıyor, yanlış yapıyor, o ayrı. Ama dikkat ederseniz orada bir “iyi” tanımı var adamın. Ve bu “iyi” tanımı, kapitalizmin anavatanından geliyor. Şimdi diyebilirsiniz ki, adamlar demokrat değil, o ayrı konu. Ama kapitalist ülkelerde ve bunun baş ülkesinden bir “iyi eşittir demokrasi” tanımı geliyor. Demokrasi iyidir, diyor. İnsan hakları iyidir, diyor. Yani kapitalizm içinde ortaya atılmış, faydanın ve hazzın ötesinde, bir “iyi” kavramı, “iyi” anlayışı ile karşı karşıyayız. Öyle değil mi? CÜNDİOĞLU I Aslında “adildir” demek istiyorlar. Adil olan şey “iyi” olmak zorunda. Neden? Çünkü siyasi haklar eşit olarak dağıtılıyor demokraside. İddia bu. Bu İsabet oldu, ben de zaten sözümü siyasi bağlama getirerek noktalamak istiyordum. İkide bir sözü edilen yeni muhafazakârlık niçin durup dururken ortaya çıkıverdi? Hıristiyanlaştırma tartışmaları niçin birdenbire gün yüzüne çıktı? Acaba bütün bunlar İslam dünyasına ilişkin “Büyük Ortadoğu Projesi”yle ilgili bir askeri meşrulaştırma meselesi mi? Bir kavramsal çerçeve üretme ihtiyacı mı? Hayır! Benim kanaatim şu. Muhafazakârlık konseptinin yükseltilmesinin temel nedeni, bu stratejinin toplumun “iyi” ihtiyacını karşılık geliyor olmasıdır. Bir Amerikalı için iyi olan nedir? Haz veren ve yarar veren şey. Bu durumda “iyi” öğesi ortadan kalktığı için, muhafazakârlık, yani yaygın geleneksel değerlere bağlılık, genelde Batı için, özelde ABD için, “iyi” ilkesinin yerini alıyor. Bence tam da burada ciddi bir sorun doğuyor. Çünkü bu iyi, “Amerikalılar için olan iyi” veya “Iraklılar için iyi”, “Filistinliler için iyi”; yani subjektiv/relativ bir “iyi” tanımı yapıldığı takdirde, bir siyasi sistemin muhafazakârlığı tercih etmesi çok anlaşılır bir durum. Zira muhafazakârlık konsepti, ister istemez iyi ilkesi o ülkenin yarar ve haz ihtiyaçlarına göre tanımlanmış oluyor. Sonuç itibariyle “Türkiye’de Amerikan aleyhtarlığı vardır veya yoktur” tespitleri, aslında “Türkiye’nin kendine ait bir iyi tanımı var mıdır, yok mudur?” sorusunun cevaplarıyla aynı kapıya çıkıyor. Eğer halk Amerikan filmlerini seyrediyorsa, McDonald’s kültürüne kolay adapte olabiliyorsa, Akademi Ödülleri’nin dağıtım programı en az Amerika’daki kadar Türkiye’de de ilgi çekiyorsa, bu, en azından dünyayı ve eşyayı Amerikalılarla aynı ilkelerden hareketle yorumluyoruz demektir; yani Türk halkının hayatı ve dünyayı yorumlama biçimiyle Amerikalıların yorumlama biçimi özü itibariyle örtüşmüş oluyor. Bu örtüşmenin “iyi” olup olmadığını soran var mı acaba? ŞAFAK I İyi ama, o saydığınız yahut da verdiğiniz McDonald’s örneği, Coca-Cola örneği, Amerikan dizilerinin izlenme oranları... Türkiye’deki kadar Arap dünyasında da bu talepler var. Belli bir kalıba oturtmak çok zor bunu. O zaman felsefi boyuttan çıkarıyorsunuz, güncel koşullara getiriyorsunuz. CÜNDİOĞLU I Sanırım düşüncelerimi yeterince ifade edemedim. Ben bir eylemin üç amaçla, haz, yarar ve iyi ilkelerine göre yapıldığına işaret ediyorum. Bir genç, meslek seçerken hangi amaçla hareket eder? Bir, geçimini temin etmek amacıyla bir meslek seçiyordur ve bu yararlıdır. İki; eğer sevdiği branşta okuyacaksa bundan haz da alır. Üç, bu meslek seçimi iyidir. Fakat bu genç mafya babası olmaya çalışıyorsa, seçiminde yarar ve kâr var mı, var; Eh, haz da alıyor, zira yaptıklarından hoşnut. Ne var ki bu seçimi özü itibariyle iyi değil. Buna mukabil insanlar davranışlarında zaman zaman haz almaktan yarar adına, yarardan da haz adına vazgeçebilirler. Lakin burada kökensel soru şudur: İnsanlar haz ve yarar adına “iyi” ilkesinden vazgeçebilirler mi, vazgeçmeliler mi? Erdal Bey’in işaret ettiği husus bir yönüyle söylediklerimi doğruluyor. İslam dünyasının yeterince modernleştiği, İslam dünyasında da artık yarar ve hazzın ölçü olarak alındığı ve iyinin ihmal edildiği noktasında ben de kendisiyle hemfikirim. Bu nedenledir ki ABD politikalarına yönelik muhalefet, bu kavrayış zaafı devam ettiği sürece muhtemelen ilk iki ilkeye istinaden kendini ifade edecektir; “iyi” ilkesine istinaden değil. Olup bitenlere ABD açısından bakıldığında, Amerika “iyi” ilkesini tamamlayamazsa, “iyi” öğesine riayet etmezse, -elbette bu benim kanaatim- asla ve kat‘a egemenliği uzun süre elinde bulunduramaz. Çünkü egemenlik, “iyi” ilkesi yoksanarak sürdürülemez. Adalet mülkün (egemenliğin) temeliyse, iyi de adaletin temelinde yer almak zorundaysa, iyi olmadan adaletten, adalet olmadan da egemenliğin sürekliliğinden söz edilemez. Hiçbir mafya grubu ya da eroin şebekesi varlığını ilelebed sürdüremez. Çünkü bu yönetimlerin varlık sebebi “iyi” ilkesine dayanmaz. Bu bakımdan zeval kaçınılmazdır. Nasıl ki haz ve yararın kesilmesi, elem ve zararın ortaya çıkması demekse, iyi'nin yok olması da kötü'nün varlık bulması demektir ki kötünün sürekliliği insanın ve hayatın doğasına aykırıdır. Amerikalıların asıl hesabını yaptıkları şey, Amerikan egemenliğini sürdürebilmek için, bu “iyi” öğesinin nasıl ikame edilebileceği yönündedir. Bu ikame de demokrasi, özgürlük gibi biraz yumuşatılmış muhafazakârlıkla sağlanmaya çalışılıyor ki tek kelimeyle beyhudedir. KILIÇBAY I Bir çıkmaz sokağa girdik gibime geliyor. Sizin söylediğinizin mefhum-i muhalifinden iyi olan bir şeyin de ilelebet sürmesi gerekir. CÜNDİOĞLU I Fakat Aristo’ya göre durum böyle değil. “Bu üç öğeye niçin uygun davranmak gerekir?” denirse, bunun amacı mutluluktur; yani üç ilke de bir arada olursa insan mutlu olabilir ancak. Buna mukabil Platoncular, sadece iyi'nin varlığını yeterli görüyorlar. Bir insan aç da olabilir, fakir de; fakat iyi'ye (iyi idesine) uygun davranıyorsa, bu onun mutlu olmasını engellemez. KILIÇBAY I Bütün görüşlerin ötesinde, ben sadece matematik bir mantıkla bakıyorum. Eğer kötü olan sürmezse, iyi olanın da sürmemesi gerekir. Bu bir gerekirliliktir. Çünkü aksi halde bunları zıt hale getiremezsin. Zıtlaşma haline getirebilmen için, onun temel öğesinin bunda olmaması lazım, onun zıttı olması lazım. Bu açıdan baktığımız zaman insanlık tarihinde süregiden hiçbir şey olmadığı için hiç iyi olmadığı sonucunu da üretebiliriz. Ama Amerika’ya bu açıdan bakılmasını çok uygun bulmuyorum. Kapitalizmin çerçevesi içinden baktığım zaman Amerika’ya iyi veya kötü diyemem. Çünkü kapitalizmin temel varoluş nedeni kâr maksimizasyonudur. CÜNDİOĞLU I “Adil mi, değil mi?” diye sormak niçin aklınıza gelmiyor? KILIÇBAY I O beni hiç ilgilendirmiyor. Ben kapitalizme dıştan bakıyorum. Mars’tan geldim ve bakıyorum kapitalizme. Kapitalizmin temel yönelişi nedir, diyorum. Kâr maksimizasyonu ve kâr kitlesinin düşmesini önlemek. Kâr kitlesinin düşmesini önlemek için de kâr hadlerinin azalma eğilimi karşısında, sermayenin globalleşmesi, bu, kapitalizmin kaçınılmazı. Sermaye globalleşecektir. Sermayenin en yoğunlaştığı yer neresidir? ABD’dir. ABD’de sermaye yoğunlaştığı için, kaçınılmaz olarak, ABD sermayesi öncelikle globalleşecektir. Globalleşirken de friksiyonlar yaratacaktır. Çünkü mevcut sistemle çatışmalı hale geliyorsun. Mesela zanaatı ortadan kaldırıyor. Mutlaka friksiyon yaratıyorsun. Bu yarattığın friksiyonlar, Amerika veyahut da hangi ülkeden geldiyse, ona karşı bir düşmanlık yarattığı gibi ama aynı zamanda ona yandaşlık da yaratıyor. Çünkü yeni zevkler geliyor, hamburgerler geliyor, Amerikan filmleri geliyor. Şimdi, ikili bir yol üzerinde ilerlerken, Amerika hem çirkin Amerikalı, hem güzel Amerikalı. Ama bu, Amerikalının ne iyi tarafı, ne de kötü tarafı. Bu, tamamen kapitalizmin bağlamında tartışılması gereken bir şey. Kapitalizmin özüyle ilgili olarak tartışılması gereken bir şey, şu anda kapitalizmin bayrağını Amerika taşıdığı için, Amerikan doğrultusunda biz problemleri tartışıyoruz ama meselenin özü Amerika değildir, meselenin özü kapitalizmdir. Eğer kapitalizmin bayrağını Polonya taşıyor olsaydı veya Arjantin taşıyor olsaydı, şu anda biz Arjantin’in düşmanı olanlardan söz ediyor olacaktık. CÜNDİOĞLU I Amerika’nın felsefi alanda yaslandığı temel görüşün “pragmatizm” olması, iktisatta marketingi (pazarlamayı) yine Amerikalılara borçlu olmamız, bütün bu söylenenlerin siyaset felsefesiyle ilgisini kurmamız için yeterli olur sanırım. Pazarlamacı pazarladığı şeyin iyi ya da kötü olup olmadığını önemsemez. Keza pragmatizm, kavramları da, nesneleri de, insanları da sadece en iyi biçimde kullanmayı, onlardan sadece yararlanmayı amaçlar. KILIÇBAY I Ben de tam bunu söylüyorum. İyi veya kötü kavramı kapitalizme yabancıdır. Yani kapitalizmi bu terimler içinde tartışırsak hiçbir yere varamayız. Yani, bu problematik içinde bakmaz kapitalizm. Mesela, kapitalizmin iktisadi teorisine baktığınız zaman, senin bir bireysel tüketici olarak bir bütçen vardır, kayıtsızlık eğrilerin vardır, bir de bütçe doğrun vardır. Bu kayıtsızlık eğrileriyle bütçe doğrusunun birbirine teğet olduğu noktada sen dengeye gelirsin. Kapitalizmin bakışı bundan ibarettir. Bunların kümülasyonunu yaptığın zaman da ulusal dengelere ulaşırsın. CÜNDİOĞLU I Ben de buradaki tartışmayı, iktisat-ahlak, hukuk-ahlak, siyaset-ahlak açısından yorumlamaya çalışıyorum. Bunlar ABD'nin önemsediği çok ciddi sorunlar. Bu sorunlar üzerinde ciddi bir biçimde kafa yoruyorlar. Fakat sonuç itibariyle bu sorunları, sadece kendi çıkarları açısından yorumlayan teorisyenlerle işi götürüyorlar. KILIÇBAY I Ahlak, kapitalizmin endişelerinden biri haline getirirse, tıpkı yürürken adımlarını sayan adamın düşmesi gibi olur ve düşer. Yani ahlak ile kapitalizm bağdaşabilir şeyler değildir. Ahlaksız da diyemezsin kapitalizme, ahlaklı da diyemezsin. Böyle bir problematik kapitalizm içinde yer almaz. Onun için, Amerika’yı değerlendirirken, kapitalizme kendi duruşumuz açısından değil, kapitalizmin bizatihi duruşu açısından bakmamız gerekir. SAYDAM I Senin ve Dücane Bey’in söylediklerinden yola çıkarak şu değerlendirmeyi yapmak istiyorum: Kamu vicdanıyla rasyonalizm arasındaki dengeyi Amerika, yumuşak güçle tutturmaya çalıştı yıllar boyu. Bu benim şahsi görüşüm. Yani, senin söylediğin gibi, “kapitalizmin bizatihi duruşu, ahlakla ilgili değildir” veya Dücane Bey’in “fayda, haz, iyilik” üçgeniyle temellendirmek istediği hadise, ABD’nin kendi rasyonalitelerini kamu vicdanında onaylatmak arzusundan başka bir şey değil. Mehmet Ali Bey, rasyonalitenin, Dücane Bey de kamu vicdanının altını çiziyor. Rasyonel alanı halletmeye çalışırlarken kamu vicdanını da halletmek zorundalar. Bu da “yumuşak güç” dediğimiz şeyin durup dururken icat edilmediğini gösteriyor. Amerika, kamu vicdanının yönetilmesinde problem yaşıyor. Amerikalıların algılamayı yönetme süreçlerinde dünya tarafından nasıl değerlendirildiklerini belirleyebilmek için dev bütçeler ayırmasının sebebi, oradaki “kapitalist gelişmeyi daha etkin işleteyim de daha çok Coca-Cola satılsın, hamburger satılsın, tüketim daha da artsın ve refah oluşsun, demokrasi oluşsun”dan ziyade, o kamu vicdanını daha çok yukarı çekeyim, “kendimin de sistemin de iyi olduğunu kanıtlayayım, sürekliliğini sağlayayım,” diyen mantığa dayanıyor. Oysa sen diyorsun ki, “bunun iyisi kötüsü olmaz, bu sadece bir fayda yarar meselesidir”. KILIÇBAY I Kâr maksimizasyonu meselesidir. SAYDAM I Anladım. Maksimizasyon sistemin zaten kendisi. Fakat, aleyhtarlığı engellemek ve kendini tutundurmak için ne yapması lazım? Kaçınılmaz olan bir şey var ki, işin emosyonel tarafını ve kamu vicdanı tarafını da çözmesi lazım. Nasıl çözüyor onu? Okuluna gidiyor, öğretmen gönderiyor, barış gönüllüsü yolluyor. Yani kamu vicdanını, kamuoyunu harekete geçiriyor. Neden duygulara seslenmesi gerektiğini biliyor. Şimdi bu çerçeveden baktığımız zaman Amerikan aleyhtarlığını sadece kapitalizmin iç yasasıyla izah edemeyiz. Söylemek istediğim bu. KILIÇBAY I Tamam. Bunu izah edemezsin. Ama ben sorunun temeline Amerika’ya bakışlar açısından yaklaşmaya çalışıyorum. Yani Amerika’nın kendi durumu bir; bir de Amerika’ya bakışlar açısından, iki farklı koridorda ilerlemeye çalışıyorum. Dünyada alınan iktisat Nobellerinin çoğunu Amerika almıştır, biliyorsunuz. Amerika Nobellerinin en çoğunu da Chicago Üniversitesi almıştır. Amerikan kapitalizminin kalesidir Chicago Üniversitesi. Kalelerinin en babalarından bir tanesidir. Amerikan stratejilerini oluşturan çocuklara da Chicago Boys denir. Bu Chicago Boys, olaya şöyle bakar. Büyük bir holdingin yönetimi gibi bakar. Ve son tahlilde, bilançoda hangisi kârlıysa ona oynar. Şimdi, son tahlilde, eğer soft power kârı daha çoklaştıracaksa soft power’dır, eğer askerse, hard power’sa hard power’dır. Amerika’da iyi görünme, “ugly american”ı “nice american” haline getirmek gibi bir derdi yok. SAYDAM I Olmaz. KILIÇBAY I Hayır, yok böyle bir şey. Öyle bir politika gerektiği zaman onu yapar. Başka politika gerektiği zaman onu yapar. Yoksa, Irak savaşını açıklayamazsın. Bütün dünyanın gözünün önünde çirkinleşmesine rağmen bu işe girişmesini başka türlü açıklayamazsın. Amerika’nın iyi veya güzel görünme gibi bir derdi asla yok. Amerika’nın, bilançoda kâr hanesinin maksimize edilmesi gibi bir derdi var. Amerikan ekonomisi, aslında son derece merkezi bir ekonomidir; planlanır. En azından bilgisayarda planlanmış bir ekonomidir. Son tahlilde kâr meselesidir. TEKDAĞ I Ben toplantıdan çıkarken anti-Amerikanizm’i konuşuyorduk. Şimdi geldiğimiz noktada Amerika’yı tahlil ediyoruz galiba. KILIÇBAY I Ama “niye anti oluyoruz?”a gelmeye çalışıyoruz. Niye anti oluyoruz? TEKDAĞ I Çünkü Türkiye’de iki ayrı kesim var. Bir; Amerika’yla uzun vadede arayı bozmak istemeyen, Avrupa Birliği ile ilişkileri de göz önünde bulundurarak dengeyi kurmaya çalışan iktidar çevresi. İki: Amerika’ya karşıt olan, devlet içerisindeki ya da devleti etkileyebilen yakın çevre içerisindeki anti-Amerikanizm’in beslendiği kaynak: Ulusalcılık. Ulusalcı kadrolar neden anti-Amerikan? Daha önce, Soğuk Savaş döneminde Amerika ile yakın ilişki içinde olan bu ulusalcı çevreler, bugün anti-Amerikanizm’in şampiyonluğuna soyundular. Bunların sebeplerinden bir tanesi, Amerika’nın AKP bağlamında, gene bölgeye yönelik genel stratejisinin bir parçası olarak, ılımlı İslam’ı, Türkiye’ye bir model olarak önerdiği yolundaki hassasiyetleri... Buradaki hassasiyet, Amerika ile ittifak kurmuş ılımlı İslam projesinin, Cumhuriyet’in laik ve ulusal değerlerini tahrip etmeye yönelik, ulus-devlet dinamiklerini tahrip etmeye yönelik bir proje olduğuna inanılmasından kaynaklanıyor. Bu, ulusalcı çevrelerin anti-Amerikanizm’ini açıklar. Birinci sebep bu. İkinci sebepse, gene bundan beslenmekle birlikte, biraz daha konjonktürel bir durum. O konjonktürel durum da, Amerika’nın bölgedeki politikalarının bir sonucu olarak, Irak’ta bir Kürt devleti oluşturulmasına yönelik gizli bir ajandası olduğu duygusudur. Bu da Cumhuriyet’in başlangıçtan beri var olan kırmızı çizgilerinden birisidir. Eğer yarın Amerika, nitekim son günlerde sinyalleri de görüldüğü gibi, Türkiye’deki asıl partnerinin AKP veya hükümet değil, modern Türkiye’nin güçleri olduğunu ilan etsin ve bu doğrultuda, 28 Şubat’ta olduğu gibi, görünüre çıkan birtakım fotoğraflar versin, karşılıklı sempati ya da antipati duruşları sergilesin, bu ulusalcı kesimlerin önemli bir kısmının anti-Amerikanizm’i ortadan kalkacaktır. Aynı 28 Şubat’ta olduğu gibi. Eğer Talabani’nin bu son açıklamalarıyla Irak’ta ayrı bir Kürt devleti oluşturulmasına yönelik olarak bir proje yürütülmediği, aksine Irak’ın bütünlüğüne yönelik bir proje yürütüldüğü konusunda ikna edici bir noktaya gelinsin, anti-Amerikanizm’in ikinci ayağı da gider. Ondan sonra anti-Amerikanizm tümüyle ortadan kalkar mı? Hayır. Anti-Amerikanizm, dünyanın her ülkesinde, marjinal düzeyde de olsa, mutlaka varlığını sürdürecektir. Şu veya bu sebeple; güçlüye duyulan tepki, güçlünün oyunu kurma biçimine, dağıttığı rollere ilişkin tepki, bir kısmı da samimi, yurtseverce oluşan tepkiler... Dolayısıyla, felsefi düzeyde bir karşı oluş yok. Kültürel düzeyde bir karşı oluş yok. Türkiye’deki halk İslam’ının da Amerika ile bir sorunu yok. Türkiye’deki halk İslamı, NATO düzeyinde, komünizme karşı, Amerika ile son derece iyi bir ittifak duygusu oluşturmuştur. Yani halk İslam’ı düzenden yanadır ve anti-Amerikan değil, anti-komünisttir. CÜNDİOĞLU I Toynbee’nin bir yorumu vardır, bilirsiniz, herodyenler ve zelodyenler. Kendisi bu terimler aracılığıyla egemenler ile üzerinde egemenlik kurulmak istenen halk arasında ortaya çıkan iki temel tepki biçimine işaret ediyor. Çünkü insanlar esas itibariyle güce eğilim gösterirler ve güçlüyle çatışmak istemezler. Hele hele bir de iddiaları yoksa. Gerek soft power meselesinde, gerekse Amerikan karşıtlığı meselesinde Amerikalıların şöyle bir sorunu var: Bu egemenliği nasıl sürekli kılabiliriz? ABD bu soruyu, bu sorunu ciddiye almadığı takdirde çok büyük bir hata yapmış olur. Bu sürekliliği sağlayabilmeleri için ürettikleri araçlar, hakikaten sürekliliklerini sağlar mı, sağlamaz mı? Ben bu noktadan hareketle klasik ahlak teorilerine atıf yaparak çözümlememi temellendirmeye çalıştım. Bu sürekliliğin gerçekleşebilmesi için, içini nasıl doldurursanız doldurun, “adalet” kavramına başvurmak zorundasınız. Adil olmadığı sürece hiçbir güç yerküre üzerinde ayakta kalamaz. Bunu bir yasa gibi düşünmelisiniz. Amerikalıların üstesinden gelmek zorunda oldukları temel sorun da bu adaleti nasıl tesis edebilecekleri. Bunun tezahürleri, yani şiddeti örtmeleri, örtmemeleri ise hiç önemli değildir. Adalet dediğiniz şey son tahlilde paylaşımdır. Parsayı tek başına toplamaya çalışan her gücün ayaklarından biri yıkılmış demektir. ABD'yi yönetenlerin ise bu sorunu ne kadar dikkate aldıkları tartışılır. Sahip oldukları gücü sürekli kılmaları gerekir, çünkü zaten hayatın da bütün amacı bu değil midir? İzin verirseniz bir soru yöneltmek istiyorum: ABD'de Afro-Amerikanlarla ilgili bir vurgu artışı görülüyor. Acaba benim gibi siz de Akademi Ödülleri’nde zencilere yönelik özel bir alakanın gösterildiği düşüncesine katılır mısınız? Malum, herhangi bir kriz anında, dış dünyayla fazla yoğunlaştığı için bir ülkenin yöneticilerinin ilk reflekslerinden biri de iç dinamikleri, ülke içi dominantları kontrol altına almaktır. Acaba zencilerle ilgili bu gözle görülür iyileştirici (!) tedbirler, sizce böyle bir refleksten kaynaklanıyor olabilir mi? TEKDAĞ I Bu soru bana bir ilham verdi. Belki o soruya hemen cevap vermeyeceğim ama ilham verdi. Biz bazen büyük güçleri değerlendirirken, büyük güçlerin de belki kendi içlerinde birtakım değer yargıları olduğunu ve o değer yargılarına etik bir hassasiyetle yaklaştığını göz ardı ediyor olabiliriz. Amerika, dışından değil de içinden baktığınız zaman, “Amerikan değerleri” tabir edilen bir olgu var. Amerikan yaşam biçimi, kurucu babalarının görüşleri, bu görüşlerin Amerikan hücrelerine intikal ediş biçimi, “emperyalist Amerika” yaklaşımı ile değerlendirdiğimiz için olsa gerek hep göz ardı ediliyor. Aslında Amerika’nın kurucu değerleri saygın değerler ve Amerika’nın bazı politikalarının bu değerlerle bağlantısı olduğunu da göz önüne almak gerekir. Yani “özgürlük” teması Amerika’nın kurucu değerlerinde çok önemli bir yer tutar. İnsana yapılan vurgu, insanın erdemlerine, kapasitesine, haysiyetine yapılan vurguyu dünyadaki hiçbir ulusun değerlerinde bulamazsınız. Belki dünyaya ilişkin tasavvurlarında bizim göz ardı ettiğimiz noktalar da olabilir. Gene bundan da ilham alarak, Brzezinski’nin bir yazısında söylediği gibi, “acaba Amerikasız bir dünya daha mı iyi olurdu?” Yoksa Amerikasız bir dünya kaotik, anarşik bir dünya mı olurdu? Bugün dünyanın neresine baksanız, bir sorun olduğunda, insanlar Amerika’yı, o konuya ilişkin yaptığı ya da yapmadığı şeylerle yargılıyor ve her halükârda yüzünü Amerika’ya çeviriyor. Yani Amerika müdahale etmediği zaman da suçlu. Diyelim ki Bosna’da, Yugoslavya’da bir sorun olup da müdahalede geciktiği zaman suçlu oluyor. İnsanlar Amerika’nın Bosna’ya müdahale etmesini bir etik görev, ahlaki görev olarak görüyorlar ve bir sorumluluk duygusu olarak bunu Amerika’ya yüklüyorlar. Demek ki, bu belki biraz felsefi bir yaklaşımla güce duyulan ihtiyaç ve adaletin sağlanabilmesi için güçlüye duyulan özlem... Dikkat edilirse Amerika’yı yargıladığımız bütün konular, müdahale gücünden ziyade, adil olup olmadığı noktasında toplanıyor. Birleşmiş Milletler bir çözüm olarak geldi ama işliyor mu, işlemiyor mu? Amerika realitesi karşısında Birleşmiş Milletler ne kadar etkin? Bu adil müdahale gücünü denetlemesi gereken Birleşmiş Milletler ne kadar işe yarıyor? Bir başka soru; dünya için iyi olan Amerika için iyi olamaz mı? Kategorik olarak bunu ret mi edeceğiz? ŞAFAK I Şimdi, Amerikasız dünya iyi mi olurdu, kötü mü olurdu, bir tane somut örneğe dayalı yanıtı var. Roma’nın yıkılmasından sonra Avrupa’nın içine düştüğü kaos ortamı var. KILIÇBAY I Ama o kaos olduğu için Roma yıkıldı. Yani Roma yıkıldığı için kaos olmadı. O kaotik ortamda Roma da gitti. Keza Osmanlı da öyle. Yani yıkıldığı için kaos olmadı, zaten bir kaosun içinde yıkılıyordu. Osmanlı’nın son yıllarını hatırlasanıza. Anadolu’da, Rumeli’de, devamlı isyan. 16. yüzyıldan beri devamlı isyanlar. AKÖZ I Benim yaklaşımım biraz spekülatif tabii. Türkiye’de devletin Fransız, halkın ise Amerikalı olduğunu düşünüyorum. Şu manada: Bir laik devlet var Türkiye’de. Onun politikaları var, hepimiz biliyoruz işte. Ama aşağıda da, hazza ve tüketime aç bir toplum var. Ve bu toplumun içinde Kürt var, Laz var, Alevi var, Sünni var... Böyle tuhaf, karmaşık bir toplumuz. Mozaik de deniyor. Bizim toplumun bu çokluk hali, Amerikan toplumunu da andırıyor. Onlar da dindar. Bu yüzden ben bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, Türkiye toplumu Amerikan soft power’ına çok açık bir toplum. Gelelim ulusalcı kadrolara... Bu kadroların canını sıkan önemli bir nokta daha var: Özelleştirmelerle, liberalizmle birlikte statü kaybediyorlar ve bundan çok rahatsızlar. Yani mesele sadece Kuzey Irak’taki Kürt devleti değil. O bugünün, konjonktürün meselesi. Onun ötesinde üstünde durdukları bir zemin var: Mesela kamu iktisadi teşebbüsleri. Mesela tasfiye edilmesi düşünülen kimi devlet birimleri... Doların dalgalı hale gelmesi bile bunların canını sıkıyor. Çünkü o kurumları filan kullanarak toplumu etkiliyorlar. İşte o araçları yitiriyorlar. “Liberalizme karşıyız, kapitalizme karşıyız” türü laflar etmeleri boşuna değil. Halbuki... Sana ne? Sen memursun, sen bürokratsın, sen subaysın... Sana ne liberalizmden? Sen devlet parçasısın, seni ilgilendirmez ki! Liberalizm dediğin şey, öncelikle ekonomiye ve dolayısıyla topluma has bir durumdur. Toplumla ilgili bir meseledir. Ama mekanizme böyle işlemiyor Türkiye’de. Adam piyasalara müdahale ediyor, şirketlere müdahale ediyor, şirket kurtarıyor, şirket batırıyor vs. Ve bu açıdan da ulusalcı kadroların Amerika’nın yeni atılımından rahatsız olduğunu düşünüyorum. Bir nokta daha: Bizim ulusalcılar, demokrat değildir. Demokrasiyi bir oyun olarak oynuyorlar. Diyeceksiniz ki, peki bunca yıldır nasıl oldu? Ee, tabii o zaman Sovyetler Birliği tehdidi vardı, Amerikan yardımları vardı, askerin donuna kadar Amerika veriyordu. O yüzden ittifak yaptılar. Kendilerine de çok yararlı olduğunu gördüler. Ama şimdi, bu yeni dönemde, artık o altlarındaki zeminin kaydığını düşünüyor olsalar gerek. Ankara’ya gidin ve koca koca, hantal, çirkin, beton yığını devlet binalarına bir bakın. İşte oralardan kaynaklanan gücü kaybetmekten korkuyorlar. Bu erozyonun simge adı ABD’dir. ŞAFAK I Şimdi, Amerikan aleyhtarlığı var mı, yok mu, ne kadar var? Sorun, Amerikan aleyhtarlığından çok, bugünkü Amerikan yönetiminin politikalarına yönelik tepkilerin ne ölçüde yaygın olup olmadığı. Bu konuda da Türkiye’den örnek veremeyeceğim ama Bush’un son Avrupa ziyareti öncesi ve sonrası Avrupa ülkelerinde Amerikan aleyhtarlığı üstüne, halkın tepkisini ölçmek için yapılmış kamuoyu araştırmaları var. Ziyaret öncesinde, Almanya’da yüzde 73, Fransa’da yüzde 68, İngiltere gibi Irak’ta aynı cephede savaştıkları bir ülkede yüzde 60’ın üstünde bir aleyhtarlık vardı. Bush gezisinden sonra yapılan anketlerde, bu oranların birçok ülkede yüzde 50 seviyelerine indiğini gördük. Demek ki, Bush’a duyulan ya da Bush’un yönetiminin politikalarına duyulan güvenin aşağıya veya yukarıya gidiş gelişine göre değişen konjonktürel bir tepki bu. Ancak, şimdi, Bush’un ikinci döneminin bir özelliği var. 1930’ların sonundaki Roosevelt ile başlayan, çok uzun soluklu demokrat iktidar döneminin benzerini yaratmak amacıyla, yani Bush kendinden sonra, yeni Bush’ların, yeni cumhuriyetçi Bush’ların iktidarının devamını sağlamak amacıyla çok köklü politikalar geliştiriyor. Bu köklü politikaların Türkiye’ye yansıması ne olacak? Bu köklü politikalar sonucu Türkiye olumlu ya da olumsuz ne değişimlere uğrayacak? Bu Amerikan veyahut da Beyaz Saray aleyhtarlığının konjonktürel olmaktan çıkıp en azından uzunca bir süre kalıcı olmasına sebebiyet verebilecek bir faktördür bence. Bunu görmek gerekir. Bunun işaretlerini, -Kenan Bey’in de belirttiği gibi- Amerikan yönetiminin Türkiye ile ilgili şablon değerlendirmesinde yaptığı değişikliklerin ipuçlarını da görüyoruz. Artık Wolfowitz bile ılımlı İslam’ın isabetli bir tercih olmadığını görmeye başladı. Bundan önceki dönemde sadece Powell’ın seslendirdiği, “Türkiye laik ve demokratik cumhuriyettir” cümlesini, Başkan Bush’un çevresindeki herkes de söylemeye başladı. Bunun bir başka ipucunu, yani sadece Amerika’nın mesajını göndermekle kalmadığını, buradan da algılandığını gösteren bir işaret fişeği, Genelkurmay’ın aylık bilgilendirme toplantılarında satır aralarında, Amerika ile bire bir örtüşen, Irak’tan tutun Atlantik’e, Afganistan’a kadar, -ki Afganistan’da en büyük müttefikiyiz- olumlu mesajlarını da görüyorsunuz. Eğer Türkiye’de nomenklaturada bir numara Silahlı Kuvvetler ise, Silahlı Kuvvetler Amerika ile barışmış durumda. İki numaralı odak ya da kutup Ankara’daki bürokrasi ise, bunların getirdiklerinin üzerindeki bürokrasi, bunlara düşmanlıklarından ötürü Amerika’ya yaklaşıyorlar. Bunu Dışişlerinde görüyorsunuz. Dışişleri bürokrasisinde görüyorsunuz. Bunu Adalet bürokrasisinde görüyorsunuz. İçişleri bürokrasisinde görüyorsunuz. Bu tür tercih değişiklikleri de, kademe kademe... Halk dediğimiz, halk tepkisi dediğimiz olay ne; o tepkiye yönlendiren kurumların, kişilerin etkin güçleri. Eğer o kurumlar, kişiler görüş değişikliğine yönelirse, onun halka, tabana, kamuoyuna yansımaması mümkün de


" AMERİKANIN YUMUŞAK GÜCÜNE NE OLDU " 0 yorum yapılmış