| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
laleler güller günü 1 mayıs

BARACK HUSEYİN OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni

‘The Audacity of Hope’ UMUD'UN CÜRETKÂLIĞI BARACK OBAMA’NIN ZAFER KONUŞMASI tam metni • Senatör Barack Obama’nın Federal Haber Servisi tarafından sağlanan Chicago’da yaptığı zafer konuşmasının tam metni: Eğer Amerika’nın her şeyin mümkün olduğu bir yer olduğunu, kurucularımızın rüyalarının hâlâ canlı, demokrasimizin hâlâ güçlü olup olmadığını sorgulayanlar varsa işte bu akşam onlara cevabınızdır. Bu cevap, oy vermek için okul ve kilise önlerinde bu ülkenin tarihinde görülmemiş uzunlukta kuyruklar oluşturan, saatlerce bu kuyruklarda bekleyen, pek çoğu belki de hayatlarında ilk kez, bu kez farklı olabileceğine, bu farkı kendi seslerinin yaratabileceğine inananların cevabıydı. Bu cevabı veren genç, yaşlı; zengin ve fakir; Demokrat ve Cumhuriyetçi; siyah ve beyaz; Latin, Asyalı, yerli, gay, özürlü; yani kısaca tüm Amerika dünyaya şu mesajı gönderdi: Biz hiçbir zaman sadece bir bireyler topluluğu değildik, biz hiçbir zaman sadece bir kırmızı ve mavi eyaletler topluğu olmadık. Biz her zaman Amerika Birleşik Devletleri olduk. Uzun bir geri dönüş oldu ve bu kritik anda, tanımlayıcı anda “değişim” Amerika’ya geri geldi. Biraz evvel Senatör McCain’den çok hoş bir mektup aldım. Bu kampanyada kendisi uzun süre uğraş verdi. Amerika için pek çok zorluğa katlandı. Teşekkür etmeliyiz bu cesur ve özverili lidere, tüm hizmetleri için. Kendisini ve Senatör Palin’i kutluyorum ve kendileriyle gelecek aylarda bu ulusun yeni “yeminini” oluşturmak ve kendileriyle çalışmak için sabırsızlanıyorum. BÜYÜKANNEM BENİ İZLİYOR • Bu yolculukta yardımcım Joe Biden’a teşekkür etmek ve kutlamak istiyorum, tüm kalbiyle bu süreçte destek verdi, ve işte karşınızda Amerikan Başkan yardımcısı Biden. Ve sıradaki “First Lady”, geçtiğimiz 16 seneki hayat arkadaşım, evimizin temel taşı, Michelle Obama. Ve Sasha ve Malia. Sizleri çok ama çok seviyorum. Evet, bugün belki bizlerle değil, ancak Büyükannem bizi biryerlerden seyrediyor, tüm ailemizi biraraya getiren büyüklerimi buradan özlemle anıyorum, onlara çok şey borçluyum. Kampanya sorumlusu David Plouffe ve baş stratejistim David Axelrod, siyaset tarihinin en etkili kampana takımıyla bana destek verdi, sizlerin sayesinde başardım ve sizlere müteşekkirim. Ama, her şeyin ötesinde bu zaferi sağlayanları asla unutmayacağım, yani sizleri. Bu görev için pek de “olası” lider değildim başlarda. Maddi ve manevi olarak güçlü bir destekle başlamadık. Kampanyamız Washington’un sokaklarında değil, Des Moines’in arka taraflarında, Concord’un oturma odalarında, Charleston’un verandalarında kabuklarını kırdı. Çalışan erkekler ve kadınların, az da olsa biriktirebildiklerinden ayırdıkları 5-10-20 dolarlarla filizlendi bu kampanya. Kendi nesillerinin “mit”lerine inanmayan gençlerin desteğiyle güçlendik, başka şehirlerde buldukları işler ve kazanç kapıları için evlerinden uzaklaşan, az kazanca ve uykuya tahammül eden, acı soğuk ve kavurucu sıcakta kapı kapı dolaşan ve gönüllü olarak çalışan milyonlarca Amerikalı, “insanların hükümeti, insanlar tarafından kurulmuş ve insanlar için çalışacak bir hükümet” fikrinin Dünya üzerinde varolduğunu gösterdiler. Bu sizin zaferiniz. Biliyorum sizler sadece seçim kazanmak için bunu yapmadınız ve biliyorum ki benim için de yapmadınız. Bunu ileriki görevimizin büyüklüğünü anladığınız için yaptınız. Şimdi bu geceyi kutlarken bile yarının bize hayatımızın en büyük sorunlarını getireceğini biliyoruz-iki savaş, tehlike altında olan bir gezegen, asrın en kötü mali krizi. Biz bu gece buradayken bile, Irak’ın çöllerinde ve Afganistan’ın dağlarında hayatlarını bizim için riske atan ve bu amaçla uyanan cesur Amerikalılar var. Çocukları uyuduktan sonra uyuyamayıp, mortgage’ı, doktor faturalarını nasıl ödeyeceklerini, çocuklarının üniversite masrafları için nasıl para biriktireceklerini düşünen anne babalar var. SİZE DÜRÜST OLACAĞIM • Kullanıma geçirmek için yeni enerji ve yaratmak için yeni iş kolları; inşa etmek için yeni okullar, göğüs gereceğimiz tehditler ve onarılması gereken ittifaklar var. Önümüzdeki yol uzun olacak. Yokuşumuz dik olacak. Oraya bir yılda ya da bir dönemde varamayabiliriz, ama Amerika, oraya varacağımıza dair hiçbir zaman bu gecekinden daha umutlu olmadım. Size söz veriyorum biz oraya varacağız. Aksilikler ve yanlış başlangıçlar olacak. Başkan olarak verdiğim karar ya da politika ile fikir birliği içinde olmayan çok kişi olacak ve biliyorum ki yönetim olarak her problemi çözemeyeceğimizi de biliyoruz. Ancak karşılaştığımız sorunlarla ilgili size hep dürüst olacağım. Sizi dinleyeceğim, özellikle aynı fikirde olmadığımız zaman sizi dinleyeceğim. Ve hepsinden önemlisi, bu milletin ABD’de 221 yıl boyunca, ev ev, tuğla tuğla ve nasır tutmuş elleriyle bu işi nasıl başardığını göstermek için katılımınızı isteyeceğim. Bundan 21 ay önce kışın soğuğunda başlattığımız iş bu sonbaharın sonunda bitmemeli. Tek başına bu zafer bulmaya çalıştığımız ‘değişim’ değil-Bu bizim değişimimizi hayata geçirmek için sadece bir şans. Ve bu işlerin eskisi gibi yürüdüğü duruma geri dönersek bunu başaramayız. Bu sizsiz de olmaz. Bu yüzden ele ele verip çok çalışmak için gerekli olan yurtseverliğin, hizmetin ve sorumluluğun yeni ruhunu, sadece kendimizin değil başkalarını da kollamak için hep birlikte çağıralım. Şunu hatırlayalım, sokaklar ısdırap çekerken, müreffeh bir Wall Street’e sahip olamayız- bu ülkede, millet olarak tek bir halk olarak düşeriz ya da yükseliriz. Gelin, politikamızı uzun yıllardan beri zehirleyen aynı yurtseverliğe, küçüklüğe, hamlığa düşmenin cazibesine direnelim. Hatırlayalım ki, kendine inanç, bireysel özgürlük ve milli birlik değerlerine dayanan parti; Cumhuriyetçi Parti’nin afişini Beyaz Saray’a taşıyan adam bu eyaletten çıktı. Bu değerler, hepimizin paylaştığı değerler ve Demokratik Parti bu gece büyük bir zafer kazandı, biz bunu alçakgönüllülük ve gelişimimizde karşılaştığımız bölünmeleri iyileştirmek için gösterdiğimiz azimle başardık. Lincoln’ın bizden daha fazla bölünmüş bir millete seslendiği gibi “Biz düşman değiliz, biz arkadaşız... Tutkumuz zarar görmüş olabilir ama bu duygusal yakınlık bağlarımızı kırmaya kadir olmamalı” Ve şimdiye kadar desteğini gördüğüm siz Amerikalılar- Sizin oyunuzu kazanmış olmayabilirim, ama sesinizi duyuyorum, sizin yardımınıza ihtiyacım var ve ben sizin de başkanınız olacağım. Ve siz... Bu akşam bizi, bizim kıyılarımızın ötesinden izleyenler, parlamentolardan ve saraylardan ve siz, dünyamızın unutulmuş köşelerinde radyo başına toplanıp bizi izleyenler...hikâyelerimiz tekil, ama kaderimiz paylaşılmış ve Amerikan liderliğinin yeni şafağı elimizde. Bu dünyayı alaşağı etmek isteyenler...biz sizi yeneceğiz. Barış ve güvenlik arayanlar...biz sizi destekliyoruz. Ve siz Amerika’nın fenerinin hâlâ eskisi kadar parlak olmadığını söyleyenler...bu akşam bir kez daha kanıtladık ki milletimizin gerçek kudreti askeri ya da ekonomik gücümüzden değil, demokrasi, özgürlük, fırsat ve asla boyun eğmeyen umudumuz olan ideallerimizden aldığımız dayanma gücünden geliyor. Bu yüzden Amerika’nın gerçek dahiliği Amerika’nın değişeceğine dair inancımızdır. Birliğimiz mükemmelleştirilebilir. Ve şimdiye kadar başardıklarımız yarın başarabileceklerimiz ve başarmamız gerekenlerle ilgili umut veriyor. Bu seçim içinde birçok ilki ve gelecek nesillere anlatılacak birçok hikâyeyi barındıran bir seçim oldu. ATLANTA’DAKİ 106 YAŞINDAKİ?KADIN • Ama bu gece aklımdaki şey, Atlanta’da oyunu kullanan kadın. O, aslında seslerinin duyulması için kuyrukta bekleyen milyonlarca insana benzerlik gösteriyordu, tek bir farkla, Ann Nixon 106 yaşında bir kadın. Köleliğin terk edildiği bir neslin hemen ertesinde doğmuş bir kadın; caddelerde arabalar, gökyüzünde uçakların olmadığı ve onun gibi bir insanın kadın ve siyah olduğu için oyunu kullanamadığı bir zamanda doğmuş bir kadın. Ve bu akşam, hayatının yüz yılını geçirdiği Amerika’yı düşünüyorum, kalp ağrısı ve umut; mücadele ve ilerleme; yapamayacağımızın söylendiği yıllar, ve Amerika’nın “Evet yapabiliriz” inancı. Kadınların susturulduğu ve umutlarının azledildiği bir zamanda yaşayan kadın, onların ayağa kalkıp seslerini duyurup oy pusulasına ulaşmayı bekledi. Evet yapabiliriz. Çölde çaresizlik toprakta depresyon hüküm sürerken Yeni Anlaşma ile birlikte korkulara galip gelinebileceğini, yeni görev, yeni ve ortak bir amaca ulaşılabileceğini gördü. Evet yapabiliriz. Limanlarımıza bombalar yağarken ve tiranlar dünyayı tehdit ederken, o kadın demokrasinin korunduğu ve yeni neslin yükseldiği ana tanıklık etmek için oradaydı. Evet yapabiliriz. Montgomery’deki otobüsler, Birmingham’daki hortumlar, Selma’daki köprü ve Atlanta’daki bir rahibin “Bunun üstesinden gelebiliriz” dediği zaman oradaydı. Evet yapabiliriz. Bir adam Ay’a ayak bastı, Berlin’deki duvar yıkıldı, bilimimiz ve hayal gücümüzle bir dünyayla iletişim kuruldu. Ve bu yıl, bu seçimde parmağını monitöre değdiren bu kadın Amerika’da geçirdiği en iyi zamanlar ve en kara saatleri geçirdiği 106 yıldan sonra oyunu kullandı, çünkü Amerika’nın nasıl değişeceğini biliyordu. Evet yapabiliriz. AN BİZİM ANIMIZDIR • Amerika, şimdiye kadar uzun yol aldık. Çok şey gördük. Ama yapmamız gereken çok şey de var. Bu yüzden bu gece, gelin kendimize bir soru soralım- eğer çocuklarımız diğer yüzyılı görecek kadar yaşarsa; eğer benim kızlarım Ann Nixon Cooper’ınki kadar uzun bir ömür geçirme şansına sahipse, ne tür bir değişim görecekler? Nasıl bir ilerleme kaydedeceğiz? Şimdi bu çağrıyı cevaplama zamanı. An bizim anımızdır. Zaman bizim zamanımız- insanları işleri geri göndermek, çocuklarımıza fırsat kapıları açmak; refah ortamını geri getirmek ve barışa katkıda bulunmak; Amerikan rüyasını geri çağırmak ve kökten gerçekliği tekrar doğrulamak ki bu kökten gerçeklik, hepimizin bir olduğu, nefes aldığımızda umut ettiğimizde, bize yapamayacağımızı söyleyen sinizm ve kuşkuyla karşılaştığımızda ruhlarımızı birleştiren bu ebedi öğretiyle cevap vereceğiz: Evet yapabiliriz. Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun, Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun. Taraf Gazetesi'nden alınmıştır.

www.blogmedya.deriz.biz

bezmi alemThe Audacity of Hope Barack Huseyin Obama kitabını dinle
 
Apr
07
    

 

Obama'ya takıldım

Obama'ya takıldım

 

05 Ağustos 2004 / Perşembe  




washington

Kaybolabilmeyi sevdiğimden olacak, pek kervan kuşu değilimdir. Çok satan romanları okumaktan korkarım mesela. Yükselen yıldızları, popüler filmleri, gözde mekanları en son öğrenenlerdenimdir. Herkesin gittiği partilerden kaçarım.
Yıllardır kendi med-cezirini sessizce yaşayan ama hiçbir zaman tam tükenmeyen bu yabaniliğimin, acar gazetecilikle uyuşmaması bir yana, kervan korkusu yüzünden gecikerek keşfettiğim bir kitabı, bir insanı, bir yeri sonradan çok sevdiğim de olmuştur.
Ne var ki kaybolabilmek, bilmemeyi göze almakla mümkün. Gecikerek bulmak, her zaman, her yerde, her arayanca bulunabilmekten daha iyi.
Yalnızlık, iflah olmaz bir dürtü. Hele kalabalıklara tutkun bir insanın içine yuva yaptığı zaman.
Demokrat Parti kurultayını izlemek için Boston'dayım. Bu şehir, zor bir şehir benim için. Tarihi ile, limanı ile, binaları ve parkları ile, Amerikan standardında bir İngilizceyi, çoğu hâlâ İrlandalı kalmış genizlerinden konuşan insanları ile fazla çekici.
Daha beteri, sabıkam var bu şehirde. Tam 13 yaz önce, Boston'ın yamacındaki Fletcher Hukuk ve Diplomasi Okulu'nda birkaç aylık bir seminere katılmıştım. O seminerin dostlukları zamana ve uzaklıklara yenilmedi, derinleşti. Şimdi Haymarket'ta, Cambridge'de, Medford'da dolaşırken her sokağın, her kitapçının, her barın yalnızlığı imkansız kılan anıları da benimle.
Madem, kendimi kurultay salonundaki keşmekeşin ve salonu çevreleyen polis kordonunun dışına attığımda bile kalabalığım, bari içeride kalayım.
Ne de olsa, bu yeni bir kalabalık. Yeni olan, bileşenlerini, kocamda, komşularımda, bazı haber kaynaklarımda ve birçok arkadaşımda yaşadığım "Demokrat" hal ve tavır değil ama. Demokratların kurultaylarına da alışığım hem; 1996'da, Chicago'da, Clinton'ı dört yıl daha Beyaz Saray'da tutmaya, 2000'de, Los Angeles'ta, Gore'u başkan seçmeye ant içtikleri son iki buluşmalarını izlemiştim.
Boston'daki Demokrat kalabalığın yeniliği, yeni simalarda.
Bunlardan birinin, aylardır reklamı o kadar çok yapıldı, her tanıyan hakkında öyle övgüler yağdırdı ve onu sevmek, desteklemek "Demokrat" çevremde öylesine farz addedilir oldu ki, ben birkaç bucak uzağında duruyordum. Hakkında çıkan uzun yazıları es geçmiştim. Melez bir cazibe yansıtan fotoğraflarına dikkatli bakmamıştım. Adının bile, bir tek sıradışı ritmi yerleşmişti aklıma, sesleri değil.
Kurultayın ikinci gününde, televizyonların en çok izlenen akşam kuşağına denk düşen bir saatte konuşma yapacağını duyunca şaşırmadım. Bu kez kaçmadım da. Gazeteci refleksi ve "Bakalım kimmiş bu harika çocuk" züppeliğiyle başladım dinlemeye. 20 dakika sonunda, bu yükselen yıldızın benim de gözlerimi kamaştırabileceğini bilmeden, düşünmeden.
Şimdi artık, hayat hikayesinin ışık görmüş bütün köşelerinden dünya güzeli karısının profiline kadar her şeyine dikkat ettiğim bir adam bu. Kervanındayım.
Adı Barack Obama; benim gibi yabani değilseniz eğer, bu adı bir kenara yazın. Yarın öbür gün, Amerika ilk siyah başkanını seçecek kadar olgunlaştığında, yeniden karşınıza çıkarsa bu ad, şaşırmayın.
Biliyorum; ajitasyondan ve aceleden mağdur bu son söylediğim. Ama kervan psikolojisi böyle bir şey. Kapılınca kapılıyorsunuz.
Kendimi tutacağım. Size uzun uzun anlatmayacağım Barack Obama'yı. Adının, baba dili Swahilide "hayır duası" anlamına geldiğini; babasının Kenya'dan göçmüş bir siyah, annesinin Amerika'nın bağrı Kansas'tan bir beyaz olduğunu; Pasifik ortasındaki Hawaii'de büyüdüğünü; Harvard'da hukuk okuduğunu; dünyanın en prestijli hukuk dergisi Harvard Law Review'un -burada kullanılan unvana sadık kalarak söylersem- "başkanlığına" getirilen ilk siyah olduğunu; kariyerini nice akranı gibi şirketler hukuku yerine, yurttaşlık hukuna adadığını; halen Illinois eyalet meclisine üye olduğunu; kasım seçimlerinde Illinois'den ABD Senatosu'na girebilmek için yarıştığını ve siyahları, beyazları, Hispanikleri, kent içi ile periferiyi birleştiren kampanyasındaki başarısı üzerine, Cumhuriyetçilerin karşısına şu ana dek rakip çıkaramadığını; seçilince ABD'nin gelmiş geçmiş ilk Demokrat erkek siyah senatörü olacağını; konuşurken insanın gözünün içine baktığını söylemekle yetineceğim.
Henüz 43 yaşındaki, kendi deyimiyle "komik adlı bu cılız adam"ın zekasını, siyasi görüşlerini ve hitabet yeteneğini övmeyeceğim.
İçinize kurt düşürdüğümü umarak, kurultay salonundan çıkacağım. Medford'da bir zamanlar yaşadığım yurt binasının önünde çimlere uzanıp müzik dinleyeceğim. Kaybolmayı deneyeceğim.

ycongar@erols.com

PAZAR
"Ben hem Ecevit'ten hem de örgütten torpilliyim"
Cihangir'in yeni gözdesi
Boğaz'ın en romantik oteli
Homer ve Marge'ın aşkının üstüne yok
Kolla kendini sinema, Türk akını sürüyor
Sting "Mobilyalarım organik olsun" dedi Jamiroquai kendi masörünü getirdi Moby soya sütü ısmarladı
'Beni genel müdür yapmaları cesur bir karar'
Bronzlaşma tutkusu güzelliğin en büyük düşmanı
Şarap dünyası öksüz kaldı
İnsana ve çevreye dost üretim
Kırmızı mantolu kadın
Olimpik albümler
Yollardaki saklı kalmış lezzet durakları
Baba evi Bakırköy
Adada "Sinek"e uğrayın
Balkanlar hep aynı Balkanlar
Ekstrem tenakuzlar içinde...
Nereye gitti bu şehirler?
Üçgen'in gizemi çözüldü...
Obama'ya takıldım

 



 
Apr
07
    

 

Borsa operasyonunda 150 ünlünün hesabı mercek altında

Taraf - Istanbul - 06.04.2009
Borsa operasyonunda 150 ünlünün hesabı mercek altında
 
 

Borsa operasyonu gözaltına alınan kişilerin sorgularıyla daha da genişliyor. İddialara göre Orhan Gencebay’ın da aralarında bulunduğu 150 ünlü ismin hesabı incelemeye alındı. Ünlüler arasında iş dünyası ve medya çevrelerinden şok isimler de olduğu iddia ediliyor.

İMKB’de manipülasyon yaptıkları ileri sürülerek gözaltına alınan kişilerin, Orhan Gencebay’ın aralarında bulunduğu 30 sanatçıyı hisse almaları konusunda yönlendirdikleri iddia edildi. Mali polis 30’u sanatçı toplam 150 ünlü kişinin hesaplarını mercek altına aldı. Borsa yasaklısı Bekir Sani Karayal’ın yönlendirdiği aralarında Metro Turizm’in sahibi Galip Öztürk’ün de bulunduğu manipülasyon çetesine yönelik operasyon medya ve iş dünyasının ünlü isimlerine de sıçradı. Polis yaptığı incelemelerde çetenin yönlendirdiği hisselerde alım yapan 150 ünlü isim belirlendi. Mali poliste sorgulanan ve çete üyesi olduğu iddia edilen kişilerin hedefi polisin iddialarına göre sadece küçük yatırımcıyı değildi. Manipülasyon grubunun işlem yaptığı hisse senetlerinden alım-satım yaptığı iddia edilen 150 ünlü isim belirlendi. Bu ünlülerin hesapları da Mali Polis ve MASAK tarafından mercek altına alındı. Bu isimler arasında medya ve iş dünyasından ses getirecek bazı isimler olduğu iddiaları ortaya çıktı.

Gencebay yine potada

İddialara göre polis, aralarında Orhan Gencebay’ın da bulunduğu ünlülerin hisse senedi hareketlerini inceleyecek. Gencebay hakkında, daha önce Tek-Art Turizm’de 2005 yılında manipülasyon yaptığı iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmuş ve sermaye piyasalarında işlem yasağı getirilmişti. Gencebay’la birlikte aynı operasyon kapsamında ceza yiyen ve davalık olan 8 isim arasında Trabzonspor’un eski başkanı ve eski bakan Mehmet Ali Yılmaz, son operasyon kapsamında gözaltına alınan Hakan Avcı ve Murat Aksoy da vardı. Taraf’ın ulaştığı Gencebay bu davadan beraat ettiğini, hakkındaki spekülasyonların bu yüzden çıkmış olabileceğini söyleyerek, son iddiaları reddetti. Gencebay, “Ben dokuz yıldır borsada tek başıma yatırım ypıyorum ve hep kaybettim. Benim kimseyle bağlantım yok. Müstakil oyuncuyum” dedi. Ünlülerin çete ile bağlantısını belirlemek için hisse senedi alış ve satış tarihlerinin çete ile aynı olup olmadıklarına bakılacak. Aralarında kadın şarkıcıların da bulunduğu sanat ve magazin çevrelerinden 30, iş dünyasından ise 120 olmak üzere toplam 150 ünlü isim konuyla ilgili savcılığa ifade verecek. Bu kişilerin arasında medya ve iş dünyasından şok isimler de olduğu iddia ediliyor. Gözaltına alınanlardan 14’ü adliyeye gönderildi. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla gözaltına alınan 40 kişiden üçü kadın 14’ünün işlemleri, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde tamamlandı. 14 kişi, daha sonra Şişli Adliyesi’ne sevk edildi. Polisin yaptığı incelemelere göre yapılan vurgun sırasında küçük yatırımcı mağdur edildi. Bu nedenle polis, mağdur olan küçük yatırımcının şikayetçi olmalarını istedi. Böylece, suçun sabit olması halinde bu isimlerin daha çok ceza alma olasılığının ortaya çıkacağı belirtildi.

Beş hissede çöküş 120 milyon dolar
Bu arada manipülasyon yapıldığı iddia edilen hisse senetleri operasyon öncesi ve sonrasında tam bir çöküş yaşadı. Operasyonun merkezi olarak kabul edilen Van Et hisse senetleri 4.16 TL’den 2.80 TL’ye gerileyerek yüzde 32.69 değer kaybetti. Yönetim Kurulu Üyesi de operasyon kapsamında gözaltına alınan Merko Gıda hisselerinde yaşanan çöküş ise Van Et’ten daha da dramatikti. Merko’nun çöküşü yüzde 47.11 oldu.
Viking Kağıt hisseleri yüzde 34 gerilerken, Olmuksa’da kayıp yüzde 33.81 oldu. Tek-Art Turizm hisse senetleri yüzde 27 değer kaybetti. Sadece beş hisse senedinde operasyonun hemen öncesinde ve sonrasında gerçekleşen piyasa değeri kaybı tam 120 milyon doları buldu. Eğer savcının ve polisin iddiaları doğru ise borsada dayanağı kalmayan hisse senetlerinde yaşanan düşüş, manipülatörler tarafından yapılan vurgunun 25 milyon lirayla sınırlı kalmış olmasının mümkün olmadığının göstergesi olarak nitelendiriliyor.



 
Apr
07
    

 

Barack Huseyin Obama ile 20 Soru

Yıldıray Oğur - 08.03.2009
 

 

Taraf, bir ay sonra Türkiye’ye geleceği açıklanan Barack Obama’ya ulaştı ve arka sayfalarında tiryakilik yaratan meşhur “20 Soru”sunu sordu.

İşte ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın 20 Soru’ya cevapları.

Yine ilk kez ve sadece Taraf’ta.

1 ► En sevdiğiniz kelime nedir?

Elhamdülillah (Babaannem sürekli söylerdi, anlamını bilmiyorum ama aklımda kalmış).

2 ► Nefret ettiğiniz kelime nedir?

One minute (Şimdiden söylüyorum ki Türkiye ziyaretim sırasında başıma herhangi bir kaza gelmesin).

3 ► Ne sizi heyecanlandırır?

Wall Street’te yeni bir bankanın batması .

4 ► Heyecanınızı ne öldürür?

O bankayı kurtarmak zorunda kalmak.

5 ► En sevdiğiniz ses nedir?

“Yes, Mr. President”, “Sen mutlu ol yeter.”

6 ► Nefret ettiğiniz ses nedir?

“Olmaz Başkanım, ödenek çıkmadı” ya da “Ulusal Güvenliğe aykırı.”

7 ► Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

BM Genel Sekreterliği ya da patronun gözünün içine bakmam gereken başka bir iş.

8 ► Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?

“Beyaz olmak” deermişim.

9 ► Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

David Palmer (24 dizisindeki ABD’nin ilk siyah başkanı. O iktidara gelince ABD’nin başına gelmedik kalmadı aslında. Ama Tanrı sonumuzu benzetmesin).

10 ► Nerede yaşamak isterdiniz?

Kabil, Bağdat, Gazze...

11 ► En önemli kusurunuz nedir?

Halen Irak’ı işgal etmekte olan bir ülkenin başkanı olmak...

12 ► Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Çok sevimli olmam. Herkesin yanağımı sıkmak istemesinden hoşlanıyorum ama ABD başkanlığının da bir şerefi var kardeşim...

13 ► Kahramanınız kim?

Danışmanlarım bu soruya “Atatürk” dersem Türkiye’deki anti-Amerikancılığın anında biteceğini, Hürriyet gazetesinin logosuna resmimin

yerleştirileceğini, Cumhuriyet gazetesine manşet olacağımı, “Kenan Evren Liseleri”nin adının “Barack Obama Liseleri” olarak değiştirileceğini

söylediler.

Bu yüzden cevabım Mustafa Kemal Atatürk.

Modern Türkiye’nin kurucusu.

14 ► En çok kullandığınız küfür nedir?

Lanet olsun, kahretsin (ABD filmlerindeki bilumum diğer sinkaflı küfürler gibi Türkçeye çevrilmiştir).

15 ► Şu anki ruh haliniz nasıl?

ABD başkanından hallice.

16 ► Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

“Yes We Can” diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Hatta bir daha “Yes We Can” diyen birini duyduğumda onu kapatılmadan Guantanamo’ya

göndereceğim.

Yeni sloganım “Everyway That I Can”.

17 ► Mutluluk rüyanız nedir?

Büyük Ortadoğu Projesi birkaç seneye daha yetişmezse Acun Ilıcalı’nın programında Bill’in burnunu sıkan “Erkan Bebeğin” Harvard masrafları için kutuma yürümek.

18 ► Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?

Cumhuriyetçi Parti’nin başına Deniz Baykal’ın gelmesi, Bush’un Pentagon’daki genç subaylarla darbeye teşebbüs etmesi.

Bir Türk ulusalcısını ülkesindeki her kötü şeyin arkasında ABD olmadığı konusunda ikna etmeye çalışmak.

19 ► Nasıl ölmek istersiniz?

24 Nisan’da “Soykırım” dedikten hemen sonra...

20 ► Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın size kapıda ne söylemesini istersiniz?

Cennete giren ilk ABD başkanısın, ne düşünüyorsun?




 
Apr
07
    

 

AKP Batı’dan vurulur mu?

Yıldıray Oğur - 05.03.2009
 

Başlıktaki soruya geçmeden önce gelin hep birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra tek başına iktidara geldiği günlere bir geri dönelim.

“Asker seçim sonuçlarına ne diyecek?”, “Cumhurbaşkanı Sezer hükümeti kurma görevini kime verecek?” diye Ankara’da gergin bir bekleyişin sürdüğü günlere.

Türkiye’nin 28 Şubat sürecinden çıkmaya çalıştığı o günlerde, dünya 11 Eylül 2001 saldırılarıyla küresel bir 28 Şubat sürecine girmişti. Siyasal İslam, Batı’nın korku listesinde bir numaradaydı. Güvenlik kaygıları özgürlük ideallerinin pabucunu dama atmak üzereydi.

Adı Batı medyasında “Siyasal İslamcı köklere sahip” olarak geçen AKP işte böyle bir dünyada iktidar oldu. Küresel 28 Şubat ateşi, içeride sönmekte olan 28 Şubat’ı küllerinden diriltebilir, yerel 28 Şubatçılar küresel 28 Şubatçılarla “Ortadoğu’nun laik Türkiyesi”ni korumak için ittifak yapabilirdi.

İşte o günlerde siyasi yasaklı, seçimlere girmesine bile izin verilmeyen Tayyip Erdoğan Ankara’daki güç dengelerini altüst eden, statükonun blokajını kıracak stratejik bir adım attı. Türkiye’de henüz bir hükümet bile kurulmamışken AKP Genel Başkanı sıfatıyla bir ABD ve AB turuna çıktı.

Beyaz Saray’da, AB başkentlerinde en üst düzeyde kabul edilen, hürmet gören bir Tayyip Erdoğan’a, yıllardır büyük kararlarını (darbelerini bile) Batı’ya bakarak veren bir ülkede kapılar kolayca kapatılamazdı. Öyle de oldu. Batı kartı Ankara oligarşisinin kilidini açtı.

Batılılaşmak için Türk müziğini bile radyolarda yasaklatmış Türkiye’nin geleneksel Batıcıları bu ihanete ulusalcı dalgasıyla karşılık verdi. Bu dalga 2003-2004’de iki darbe denedi.

Batı cephesini güvence altına alan AKP ise içeride savunmadan taarruz pozisyonuna geçti. İlk açıklamasında “Önceliğimiz AB” diyen Erdoğan’ın hamlesi statükoyu ikileme düşürdü.

Bir tarafta uğruna bir 28 Şubat yapılan’Cumhuriyet’in batılılaşma idealleri’ vardı. Öteki tarafta ise bu yüzden açıkça karşı çıkılamayan AB’nin Türkiye’den istediği demokratikleşme programı uygulanırsa bu statükonun sona erme ihtimali. AKP böylece kontrpiyede kalmış statükoya AB reformlarıyla gol üstüne gol attı.

Gerisini biliyorsunuz.

İşte son yedi yılın kısa bir hikâyesini anlatmaya çalıştığım bu Türkiye’de, 2009 yılında ulusalcı dalganın bayraktarlığını yapan Cumhuriyet gazetesi şöyle bir başyazıyla çıktı:

“Üst üste iki seçim kazanmış bulunan AKP’nin tutumu içeride ve dışarıdaki laik demokratik, aklı başında ve sağduyusunu yitirmemiş kesimlerin kabul edebileceği sınırları çoktan aşmıştır. Nitekim AKP’nin iktidara geçmesindeki işlevi artık herkesçe bilinen ‘müttefikimiz Amerika’nın son olarak yayımladığı ‘Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları Raporu’nda bu gerçekler açıkça dile getirilmektedir.”

Bu satırlar “AKP basını susturuyor” demek için Pazar günü beyaz çıkan Cumhuriyet’in başyazısından. “Tehlikenin Farkında mısınız” reklamlarıyla Türkiye orta sınıfını sokaklara döküp, 27 Nisan sürecini başlatan Cumhuriyet’in bu kampanyasının hedefi, anlaşılan bu kez içerisi değil dışarısı.

Bunu, özenle yazılmış başyazının sadece içerideki değil, ‘dışarıdaki’ “laik demokratik, aklı başında ve sağduyusunu yitirmemiş kesimlere” seslendiğinin vurgulandığı satırlarından anlıyoruz. Aynı başyazıda, ABD Dışişleri’nin İnsan Hakları Raporu’nda AKP’ye dönük eleştirilerine yapılan atıf da yine bunun delili. Aynı Cumhuriyet bir süre önce de “AKP’nin Gazze politikalarının Türkiye’deki İslamcılığı tırmandırdığını” başka bir başyazı ile Obama’ya şikâyet etmişti.

Dikkatli olanlar, bir süredir Milliyet gazetesinin bir tür ‘Kemalist AB’cilikle AKP’yi AB üzerinden sıkıştırmaya çalışan, AKP’yi Batı’ya şikâyet eden, AB’yi de AKP’ye karşı göreve çağıran manşetlerini de yakından izliyordur.

Batı basınında AKP’nin İslamcılığını her fırsatta ‘teşhir etmekten” büyük haz aldığı anlaşılan (tabii meslekleri bu değilse) Soner Çağaptay, Zeyno Baran ve onların ABD’li neo-con dostlarının iştiyaklı çabalarını da bu listeye ekleyebiliriz.

Soru şu:

Peki, tüm bunlar Türkiye’deki statükocu çevrelerin AKP ile mücadelelerinde bir strateji ve dil değişikliğine gittiklerinin işareti olarak okunabilir mi?

Bugüne kadar AKP ile ulusalcılığın Batı karşıtı diliyle mücadele eden çevreler, acaba bunun işe yaramadığını, aksine bunun AKP-Batı ittifakını güçlendirdiğini gördüler ve AKP’yi laiklik, demokrasi ve özgürlük gibi Batı’nın hassas olduğu değerler üzerinden mi vurmayı akıl ettiler?

Seçimlerle AKP’yi deviremeyeceğini anlayanlar, iktidarının yarısını borçlu olduğu uluslararası alandaki meşruiyetinin altını oyarak mı AKP’yi devirmeye çalışıyor?

Batı bu oyuna gelir mi? AKP buna karşı ne yapmalı?

Ve bu kadar laftan sonra vaadimi tutup başlıkta soruya geldim.

Peki, AKP Batı’dan vurulur mu?

Bu sorunun cevabını AKP’nin demokratikleşme heyecanından, Batı’nın AİHM başörtüsü kararı gibi oryantalizm tuzağına düşüp düşmeyeceğine kadar pek çok başka parametre belirleyecek. Tek söyleyebileceğim AKP’yi Batı’dan vurmak isteyenlerin işinin hiç kolay olmayacağı.

Gerisini bu 13. sayfayı bana verseler anlatırdım ama...


 



 
Apr
07
    

 

Huseyin Obama : ABD İslam'la savaşmadı, asla savaşmayacak'

07.04.2009 00:44:00

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama TBMM'de yaptığı konuşmada, ülkesinin İslam'la

savaşmadığını, asla da savaşmayacağını söyledi.

ABD Başkanı, Türkiye'nin çok önemli bir müttefik ve

Avrupa'nın da önemli bir parçası olduğunu belirtti.

Türkiye, Avrupa'ya, Boğaz üzerindeki iki köprüden

fazlasıyla bağlıdır.

Farklı etnik gruplar, gelenekler, inançlar Avrupa'nın kazancıdır; tüm bunlar Avrupa'yı

zayıflatmaz.

Türkiye'nin AB üyeliği de bir kez daha Avrupa'yı genişletecek ve Avrupa'nı temellerini

güçlendirecektir' dedi.




 

 

 

 

 

 

 

Barack Obama; G-20, NATO ve AB-ABD zirveleri sonrası, Türkiye'ye giderek bir mesaj verdiğini belirtti. Kendisine, gezisini Ankara ve İstanbul'da sürdürmeyi bir mesaj vermek için yapıp yapmadığını soranların olduğunu belirten Obama, ''Buna cevabım çok kolay; Evet...'' dedi.

ABD Başkanı, ABD ve İslam dünyası arasında daha fazla işbirliği çağrısı yaptı, El Kaide'nin yenilgiye uğratılmasının yolunun bu olduğunu söyledi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Barack Obama, 26 dakika süren konuşmasında, ülkesinin Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine tam ve güçlü desteğini yineledi. Barack Obama, Türkiye'de ifade özgürlüğü konusunda ilerleme sağlandığını söyledi ancak Ankara'ya reformları hızlandırma çağrısı yaptı.

'Atatürk'ün mirası, canlı ve laik demokrasi'

ABD Başkanı, Atatürk'ün bıraktığı en büyük mirasın, Türkiye'nin canlı ve laik demokrasisi olduğunu belirterek, ''Ve bu Meclis de bugün bunun devamını sağlamaktadır'' dedi. Anıtkabir'den çok etkilendiğini vurgulayan Obama, ''Atatürk, tarihin şeklini değiştiren bir liderdir. Ama Atatürk'ün yaşamına ait en büyük anıt, hiçbir şekilde taştan ya da mermerden inşa edilemez. Kendisinin bıraktığı en büyük miras, Türkiye'nin canlı, laik demokrasisidir. Ve bu Meclis de bugün bunun devamını sağlamaktadır.''

Barack Obama, Türkiye'yle her konuda aynı görüşü paylaşmadıklarını, bunun tüm ülkeler arasındaki tüm iki ilişkiler için geçerli olduğunu da belirten Barack Obama, 'Ancak son 60 yılda, birçok güçlük karşısında birlikte hareket ettik. İttifakımızın gücü ve dostluğumuzun sürmesi sayesinde, ABD ve Türkiye daha güçlüdür, dünya da daha güvenlidir.' diye konuştu. ABD Başkanı, TBMM'deki konuşmasında çeşitli uluslararası sorunlara da değindi.

Barack Obama, ülkesinin İsrail ve Filistin devletlerinin barış ve güvenlik içinde yanyana yaşamasına destek verdiğini söyledi. Obama, İran'ın da, nükleer silah sahibi olmakla, halkına daha iyi bir gelecek sunmak arasında tercih yapması gerektiğini belirtti.

Barack Obama, Türkiye'deki temasları kapsamında, Ankara'da Anıtkabir'i ziyareti ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüştü. Obama konuşmasından önce ise Meclis Başkanı Köksal Toptan ve Meclis'te grubu bulunan partilerin liderleriyle görüştü.

'İsrail-Suriye görüşmelerinin sürmesi faydalı'



 

 

 

 

 

 

 

 

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Ankara'daki temasları kapsamında son olarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la bir araya geldi. Barack Obama'nın görüşmede, ''İsrail ve Suriye arasındaki barış görüşmelerine yönelik çabaların devam etmesinin, Ortadoğu barışı için çok faydalı olacağını'' söylediği bildirildi. Obama ayrıca, Türkiye'ye, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'un NATO Genel Sekreter olmasını kabulü karşılığı verilen sözlerin gerçekleşmesi için özel olarak çaba sarf edeceğini söyledi. ABD Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan'la görüşmesi sonrası, Ankara'dan ayrılarak İstanbul'a gitti.







Ermenistan ve Türkiye bakanlarıyla üçlü görüşme

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Burada Ermenistan ve Türkiye dışişleri bakanlarıyla bir araya gelen Obama, Amerikalı yetkililere göre, taraflara ilişkilerin bir an evvel normalleştirilmesi mesajını verdi. Obama daha erken saatlerdeki açıklamalarda da yürütülen müzakerelerin uzun zamana dayanan sorunların çözümünde olumlu adımlar olduğunu ve sonuç getirebileceğine inandığını söylemişti. Obama burada ayrıca Medeniyetler İttifakı Forumu çerçevesinde verilecek resmi akşam yemeğine katılacak. Yarın çeşitli tarihi ve kültürel yerleri ziyaret edecek ABD Başkanı'nın yarın akşam ülkesine dönmek üzere İstanbul'dan ayrılması öngörülüyor.

Barack Obama'nın TBMM konuşması metni:

REMARKS BY PRESIDENT OBAMA
TO THE TURKISH PARLIAMENT
http://www.whitehouse.gov/the_

press_office/Remarks-By-President-Obama-To-The-Turkish-Parliament/

 



 
Apr
07
    

 

THE WHITE HOUSE

Office of the Press Secretary
__________________________________________________________________________
FOR IMMEDIATE RELEASE                                                    April 6, 2009

 
REMARKS BY PRESIDENT OBAMA
TO THE TURKISH PARLIAMENT


Turkish Grand National Assembly Complex
Ankara, Turkey

3:30 P.M. (Local)

PRESIDENT OBAMA: Mr. Speaker, Madam Deputy Speaker, distinguished members, I am honored to speak in this chamber, and I am committed to renewing the alliance between our nations and the friendship between our people.

This is my first trip overseas as President of the United States. I've been to the G20 summit in London, and the NATO summit in Strasbourg, and the European Union summit in Prague. Some people have asked me if I chose to continue my travels to Ankara and Istanbul to send a message to the world. And my answer is simple: Evet -- yes. (Applause.) Turkey is a critical ally. Turkey is an important part of Europe. And Turkey and the United States must stand together -- and work together -- to overcome the challenges of our time.

This morning I had the great privilege of visiting the tomb of your extraordinary founder of your republic. And I was deeply impressed by this beautiful memorial to a man who did so much to shape the course of history. But it is also clear that the greatest monument to Ataturk's life is not something that can be cast in stone and marble. His greatest legacy is Turkey's strong, vibrant, secular democracy, and that is the work that this assembly carries on today. (Applause.)

This future was not easily assured, it was not guaranteed. At the end of World War I, Turkey could have succumbed to the foreign powers that were trying to claim its territory, or sought to restore an ancient empire. But Turkey chose a different future. You freed yourself from foreign control, and you founded a republic that commands the respect of the United States and the wider world.

And there is a simple truth to this story: Turkey's democracy is your own achievement. It was not forced upon you by any outside power, nor did it come without struggle and sacrifice. Turkey draws strength from both the successes of the past, and from the efforts of each generation of Turks that makes new progress for your people.

Now, my country's democracy has its own story. The general who led America in revolution and governed as our first President was, as many of you know, George Washington. And like you, we built a grand monument to honor our founding father -- a towering obelisk that stands in the heart of the capital city that bears Washington's name. I can see the Washington Monument from the window of the White House every day.

It took decades to build. There were frequent delays. Over time, more and more people contributed to help make this monument the inspiring structure that still stands tall today. Among those who came to our aid were friends from all across the world who offered their own tributes to Washington and the country he helped to found.

And one of those tributes came from Istanbul. Ottoman Sultan Abdulmecid sent a marble plaque that helped to build the Washington Monument. Inscribed in the plaque was a poem that began with a few simple words: "So as to strengthen the friendship between the two countries." Over 150 years have passed since those words were carved into marble. Our nations have changed in many ways. But our friendship is strong, and our alliance endures.

It is a friendship that flourished in the years after World War II, when President Truman committed our nation to the defense of Turkey's freedom and sovereignty, and Turkey committed itself into the NATO Alliance. Turkish troops have served by our side from Korea to Kosovo to Kabul. Together, we withstood the great test of the Cold War. Trade between our nations has steadily advanced. So has cooperation in science and research.

The ties among our people have deepened, as well, and more and more Americans of Turkish origin live and work and succeed within our borders. And as a basketball fan, I've even noticed that Hedo Turkoglu and Mehmet Okur have got some pretty good basketball games. (Applause.)

The United States and Turkey have not always agreed on every issue, and that's to be expected -- no two nations do. But we have stood together through many challenges over the last 60 years. And because of the strength of our alliance and the endurance of our friendship, both America and Turkey are stronger and the world is more secure.

Now, our two democracies are confronted by an unprecedented set of challenges: An economic crisis that recognizes no borders; extremism that leads to the killing of innocent men and women and children; strains on our energy supply and a changing climate; the proliferation of the world's deadliest weapons; and the persistence of tragic conflict.

These are the great tests of our young century. And the choices that we make in the coming years will determine whether the future will be shaped by fear or by freedom; by poverty or by prosperity; by strife or by a just, secure and lasting peace.

This much is certain: No one nation can confront these challenges alone, and all nations have a stake in overcoming them. That is why we must listen to one another, and seek common ground. That is why we must build on our mutual interests, and rise above our differences. We are stronger when we act together. That is the message that I've carried with me throughout this trip to Europe. That is the message that I delivered when I had the privilege of meeting with your President and with your Prime Minister. That will be the approach of the United States of America going forward.

Already, America and Turkey are working with the G20 on an unprecedented response to an unprecedented economic crisis. Now, this past week, we came together to ensure that the world's largest economies take strong and coordinated action to stimulate growth and restore the flow of credit; to reject the pressures of protectionism, and to extend a hand to developing countries and the people hit hardest by this downturn; and to dramatically reform our regulatory system so that the world never faces a crisis like this again.

As we go forward, the United States and Turkey can pursue many opportunities to serve prosperity for our people. The President and I this morning talked about expanding the ties of commerce and trade. There's enormous opportunity when it comes to energy to create jobs. And we can increase new sources to not only free ourselves from dependence of other energies -- other countries' energy sources, but also to combat climate change. We should build on our Clean Technology Fund to leverage efficiency and renewable energy investments in Turkey. And to power markets in Turkey and Europe, the United States will continue to support your central role as an East-West corridor for oil and natural gas.

This economic cooperation only reinforces the common security that Europe and the United States share with Turkey as a NATO ally, and the common values that we share as democracies. So in meeting the challenges of the 21st century, we must seek the strength of a Europe that is truly united, peaceful and free.

So let me be clear: The United States strongly supports Turkey's bid to become a member of the European Union. (Applause.) We speak not as members of the EU, but as close friends of both Turkey and Europe. Turkey has been a resolute ally and a responsible partner in transatlantic and European institutions. Turkey is bound to Europe by more than the bridges over the Bosphorous. Centuries of shared history, culture, and commerce bring you together. Europe gains by the diversity of ethnicity, tradition and faith -- it is not diminished by it. And Turkish membership would broaden and strengthen Europe's foundation once more.

Now, of course, Turkey has its own responsibilities. And you've made important progress towards membership. But I also know that Turkey has pursued difficult political reforms not simply because it's good for EU membership, but because it's right for Turkey.

In the last several years, you've abolished state security courts, you've expanded the right to counsel. You've reformed the penal code and strengthened laws that govern the freedom of the press and assembly. You've lifted bans on teaching and broadcasting Kurdish, and the world noted with respect the important signal sent through a new state Kurdish television station.

These achievements have created new laws that must be implemented, and a momentum that should be sustained. For democracies cannot be static -- they must move forward. Freedom of religion and expression lead to a strong and vibrant civil society that only strengthens the state, which is why steps like reopening Halki Seminary will send such an important signal inside Turkey and beyond. An enduring commitment to the rule of law is the only way to achieve the security that comes from justice for all people. Robust minority rights let societies benefit from the full measure of contributions from all citizens.

I say this as the President of a country that not very long ago made it hard for somebody who looks like me to vote, much less be President of the United States. But it is precisely that capacity to change that enriches our countries. Every challenge that we face is more easily met if we tend to our own democratic foundation. This work is never over. That's why, in the United States, we recently ordered the prison at Guantanamo Bay closed. That's why we prohibited -- without exception or equivocation -- the use of torture. All of us have to change. And sometimes change is hard.

Another issue that confronts all democracies as they move to the future is how we deal with the past. The United States is still working through some of our own darker periods in our history. Facing the Washington Monument that I spoke of is a memorial of Abraham Lincoln, the man who freed those who were enslaved even after Washington led our Revolution. Our country still struggles with the legacies of slavery and segregation, the past treatment of Native Americans.

Human endeavor is by its nature imperfect. History is often tragic, but unresolved, it can be a heavy weight. Each country must work through its past. And reckoning with the past can help us seize a better future. I know there's strong views in this chamber about the terrible events of 1915. And while there's been a good deal of commentary about my views, it's really about how the Turkish and Armenian people deal with the past. And the best way forward for the Turkish and Armenian people is a process that works through the past in a way that is honest, open and constructive.

We've already seen historic and courageous steps taken by Turkish and Armenian leaders. These contacts hold out the promise of a new day. An open border would return the Turkish and Armenian people to a peaceful and prosperous coexistence that would serve both of your nations. So I want you to know that the United States strongly supports the full normalization of relations between Turkey and Armenia. It is a cause worth working towards.

It speaks to Turkey's leadership that you are poised to be the only country in the region to have normal and peaceful relations with all the South Caucasus nations. And to advance that peace, you can play a constructive role in helping to resolve the Nagorno-Karabakh conflict, which has continued for far too long.

Advancing peace also includes the disputes that persist in the Eastern Mediterranean. And here there's a cause for hope. The two Cypriot leaders have an opportunity through their commitment to negotiations under the United Nations Good Offices Mission. The United States is willing to offer all the help sought by the parties as they work towards a just and lasting settlement that reunifies Cyprus into a bizonal and bicommunal federation.

These efforts speak to one part of the critical region that surrounds Turkey. And when we consider the challenges before us, on issue after issue, we share common goals.

In the Middle East, we share the goal of a lasting peace between Israel and its neighbors. Let me be clear: The United States strongly supports the goal of two states, Israel and Palestine, living side by side in peace and security. That is a goal shared by Palestinians, Israelis, and people of goodwill around the world. That is a goal that the parties agreed to in the road map and at Annapolis. That is a goal that I will actively pursue as President of the United States.

We know the road ahead will be difficult. Both Israelis and Palestinians must take steps that are necessary to build confidence and trust. Both Israelis and Palestinians, both must live up to the commitments they have made. Both must overcome longstanding passions and the politics of the moment to make progress towards a secure and lasting peace.

The United States and Turkey can help the Palestinians and Israelis make this journey. Like the United States, Turkey has been a friend and partner in Israel's quest for security. And like the United States, you seek a future of opportunity and statehood for the Palestinians. So now, working together, we must not give into pessimism and mistrust. We must pursue every opportunity for progress, as you've done by supporting negotiations between Syria and Israel. We must extend a hand to those Palestinians who are in need, while helping them strengthen their own institutions. We must reject the use of terror, and recognize that Israel's security concerns are legitimate.

The peace of the region will also be advanced if Iran forgoes any nuclear weapons ambitions. Now, as I made clear in Prague yesterday, no one is served by the spread of nuclear weapons, least of all Turkey. You live in a difficult region and a nuclear arm race would not serve the security of this nation well. This part of the world has known enough violence. It has known enough hatred. It does not need a race for an ever-more powerful tool of destruction.

Now, I have made it clear to the people and leaders of the Islamic Republic of Iran that the United States seeks engagement based on mutual interest and mutual respect. We want Iran to play its rightful role in the community of nations. Iran is a great civilization. We want them to engage in the economic and political integration that brings prosperity and security. But Iran's leaders must choose whether they will try to build a weapon or build a better future for their people.

So both Turkey and the United States support a secure and united Iraq that does not serve as a safe haven for terrorists. I know there were differences about whether to go to war. There were differences within my own country, as well. But now we must come together as we end this war responsibly, because the future of Iraq is inseparable from the future of the broader region. As I've already announced, and many of you are aware, the United States will remove our combat brigades by the end of next August, while working with the Iraqi government as they take responsibility for security. And we will work with Iraq, Turkey, and all Iraq's neighbors, to forge a new dialogue that reconciles differences and advances our common security.

Make no mistake, though: Iraq, Turkey, and the United States face a common threat from terrorism. That includes the al Qaeda terrorists who have sought to drive Iraqis apart and destroy their country. That includes the PKK. There is no excuse for terror against any nation. (Applause.) As President, and as a NATO ally, I pledge that you will have our support against the terrorist activities of the PKK or anyone else. These efforts will be strengthened by the continued work to build ties of cooperation between Turkey, the Iraqi government, and Iraq's Kurdish leaders, and by your continued efforts to promote education and opportunity and democracy for the Kurdish population here inside Turkey.

Finally, we share the common goal of denying al Qaeda a safe haven in Pakistan or Afghanistan. The world has come too far to let this region backslide, and to let al Qaeda terrorists plot further attacks. That's why we are committed to a more focused effort to disrupt, dismantle, and defeat al Qaeda. That is why we are increasing our efforts to train Afghans to sustain their own security, and to reconcile former adversaries. That's why we are increasing our support for the people of Afghanistan and Pakistan, so that we stand on the side not only of security, but also of opportunity and the promise of a better life.

Turkey has been a true partner. Your troops were among the first in the International Security Assistance Force. You have sacrificed much in this endeavor. Now we must achieve our goals together. I appreciate that you've offered to help us train and support Afghan security forces, and expand opportunity across the region. Together, we can rise to meet this challenge like we have so many before.

I know there have been difficulties these last few years. I know that the trust that binds the United States and Turkey has been strained, and I know that strain is shared in many places where the Muslim faith is practiced. So let me say this as clearly as I can: The United States is not, and will never be, at war with Islam. (Applause.) In fact, our partnership with the Muslim world is critical not just in rolling back the violent ideologies that people of all faiths reject, but also to strengthen opportunity for all its people.

I also want to be clear that America's relationship with the Muslim community, the Muslim world, cannot, and will not, just be based upon opposition to terrorism. We seek broader engagement based on mutual interest and mutual respect. We will listen carefully, we will bridge misunderstandings, and we will seek common ground. We will be respectful, even when we do not agree. We will convey our deep appreciation for the Islamic faith, which has done so much over the centuries to shape the world -- including in my own country. The United States has been enriched by Muslim Americans. Many other Americans have Muslims in their families or have lived in a Muslim-majority country -- I know, because I am one of them. (Applause.)

Above all, above all we will demonstrate through actions our commitment to a better future. I want to help more children get the education that they need to succeed. We want to promote health care in places where people are vulnerable. We want to expand the trade and investment that can bring prosperity for all people. In the months ahead, I will present specific programs to advance these goals. Our focus will be on what we can do, in partnership with people across the Muslim world, to advance our common hopes and our common dreams. And when people look back on this time, let it be said of America that we extended the hand of friendship to all people.

There's an old Turkish proverb: "You cannot put out fire with flames." America knows this. Turkey knows this. There's some who must be met by force, they will not compromise. But force alone cannot solve our problems, and it is no alternative to extremism. The future must belong to those who create, not those who destroy. That is the future we must work for, and we must work for it together.

I know there are those who like to debate Turkey's future. They see your country at the crossroads of continents, and touched by the currents of history. They know that this has been a place where civilizations meet, and different peoples come together. They wonder whether you will be pulled in one direction or another.

But I believe here is what they don't understand: Turkey's greatness lies in your ability to be at the center of things. This is not where East and West divide -- this is where they come together. (Applause.) In the beauty of your culture. In the richness of your history. In the strength of your democracy. In your hopes for tomorrow.

I am honored to stand here with you -- to look forward to the future that we must reach for together -- and to reaffirm America's commitment to our strong and enduring friendship. Thank you very much. (Applause.) Thank you. Thank you.

END
3:55 P.M. (Local)

http://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-By-President-Obama-To-The-Turkish-Parliament/ 

 



 
Dec
08
    

 

 

Neo-Modern Çevrebilim

ALAIN TOURAINE, AVRUPA’NIN ÖNDE GELEN SOSYAL KURAMCILARINDANDIR. PARİS’TEKİ İNSAN ARAŞTIRMALARI MERKEZİ’NİN VE UYGULAMALI TOPLUM BİLİM ENSTİTÜSÜ’NÜN MÜDÜRÜDÜR. SON OLARAK Aktörün DönüŞü ADLI KİTABI YAYIMLANMIŞTIR. OKUYACAĞINIZ YAZI, PARİS’TE YAPILAN BİR SÖYLEŞİDEN DERLENMİŞTİR VE MODERNİTENİN KAZANIMLARINI YOK SAYMAYA EĞİLİMLİ BİR ÇEVRE DUYARLILIĞININ SAKINCALARINA DİKKAT ÇEKMEKTEDİR. “DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ, BARIŞACAK MIYIZ?” SORUSUNDAN YOLA ÇIKARAK GERÇEKLEŞTİRİLEN AÇIKOTURUMDA HALİT REFİĞ’İN ALINTILAR YAPTIĞI BU MAKALE, ORİJİNAL NPO’NUN KIŞ ÖZEL SAYISINDA (2004) VE DERGİMİZİN İLK CİLDİNDE YER ALAN “YEŞİL BİNYIL MI?” TEMALI SAYISINDAN (1998) ALINMIŞTIR.

PARiS – Batı kültürel bir mutasyon sürecinde. Sanayi ideolojisinin yararcı mantığını yadsıyan bir “yeni-doğalcılığın” kültürel bir yapılanma olarak yerleşmekte olduğuna eminim. “İlerleme” kavramını sorgulayıp, “tarih”te insan aklından üstün bir anlamın yokluğunu keşfettikçe doğayı yeniden keşfetmeye başlıyoruz. Daha doğrusu, Mesih’in çağında, bildiğimiz insan ve doğanın düalitesini -insanın çok kişisel biçimde kendisi ve kişiselliğin bütünüyle dışında olarak doğanın bir parçası oluşu anlamında düalitesini- keşfetmiş oluyoruz. Şu anda, insanın doğanın efendisi kılığına girdiği monist sanayi kültüründen, insanla doğanın farklı, ama birbirinin tamamlayıcısı olduğu bir bakış açısına geçiş halindeyiz. Bu yeni kültürel yapılanma, Daniell Bell’in tanımladığı ve geçmişin devamı olan bir tür üst sanayi toplumu anlamında “post-endüstriyel” toplum değildir. Benim farkına vardığım kültürel mutasyon, çağdaş insanın kendini ve doğayla ilişkisini algılayışında, bir kopuşa işaret ediyor.

Sanayi kültürümüz, doğalcı veya öznelci değil nesnelciydi. Endüstriyalizmin temel kavramı, tarihin “nesnel güçleri”nin, bilim ve teknolojinin ilerlemesi yoluyla ütopyaya ulaştıracağına duyulan inançtı. Endüstriyalizmin kilit filozofu Karl Marx, bundan yüz yıl önce: “Sorun, bilim ve sanayi yoluyla doğayı insanlaştırmak ve insanı da doğalaştırmaktır” diyerek, insanın konumunu, çevreyle evrim kavgası veren bilinçsiz hayvanlarınkine benzer biçimde tanımlamıştı. 20. yüzyılda yaşadıklarımız, evrimsel ilerlemeye duyulan bu üstün güveni paramparça etti: Auschwitz ve Gulag, ozon yırtılması ve sera efekti, bizi kaçınılmaz olarak daha güzel bir geleceğin beklediği inancının da sonu oldu.

YENİDEN DOĞALAŞMA YANLIŞI | Nesnel bir geleceğe dayalı dünya görüşü parçalandıkça, ilk defa olarak, bir sonraki basamağa tırmanmakta ikircikli davranıyoruz. Gerçekten de postmodernistler, bizim için tırmanacak yer kalmadığını, başka basamaklar bulunmadığını söylüyorlar. “Zirvedeyiz” diyorlar, “artık dönüp geçmişe bakalım”. Post modernizm, insan tarafından gerçekleştirilen bir geleceğe inançsızlığı dışa vuruyor.

Çevreci hareket, bu postmodern duyarlılığı büyük ölçüde benimsemiş durumda. Bu çağ sonu (fin de siecle) modasında, başarılar dünyasından akıl dışılığa doğru bir çekilme söz konusu. Çevrebilim, çok doğru olarak bize, doğanın egemen olunacak bir nesne değil, içinde yerimizi bulmamız gereken bir “çevre sistemi” olduğunu öğretiyor. Ama yalnızca bunu söylemek bir şey çözmüyor ve Hırıstiyanlık öncesi çoktanrılı doğalcılığa geri götürüyor bizi. Hiç kuşkusuz, Aydınlanmadan gelen insan gururu ve egemenlik ruhunu bırakmak gerekiyor; ama öznellik adını verdiğim insanın kendi eylemlerini tayin etme yeteneği, doğanın zorbalığına terk edilmemeli.

Doğanın doğal koşullarını konuşacaksak, insanın insansı koşullarını da konuşmak zorundayız. Modern, daha doğrusu neo-modern olduğum için, panteistik bir doğalaşma ve kültürümüzün saf çevreci yapılandırılması bana çok itici geliyor. Neo-modern doğalcılık, insanın kültürü yaratma gücünü, bilinçli girişimlerle kendini ve doğayı değiştirme gücünü yadsımaz. Neo-modern doğalcılık, insanın yalnızca kendisine küçük bir pay bulmak zorunda olduğu bir doğal düzeni değil, insanın çevresi ile kendi kültürel girişimi arasında bir denge kurmaya çalıştığı bir düzeni hedefler.

İlerleme tanrısını yadsıyan neo-modernliğin, ulaşmaya çalışması gereken hedef, modern Batı’nın özünü, yani reformlar sürecinde ortaya çıkmış olan akılcılık, bilim ve öznelciliği koruyabilmektir. Bu neo-modern çağda “akıl”, insan haklarıyla; teknolojik ve bilimsel güç ise çevre haklarıyla dengelenmek zorundadır.

İnsan hakları kavramı, bir ulusu veya bir sınıfı değil; ister kitle kültürü karşısında kişiselliği, ister ırkçı devlet karşısında Mandela’yı alalım, “bireyin kendini yaratma özgürlüğünü” savunur. Çevre hakları da, yaşam temelimizin yıkımına karşı bir savunmadır.

Öznelciliği, genetik mühendisliği kılığındaki bilimsel akla feda edersek, Dr. Strangelove’ın ekmeğine yağ sürmüş oluruz; ozon yırtılmasından kurtulmak adına da aklı yadsırsak, Ayetullah Humeyni teokrasisinden pek de farklı olmayan bir “yeşil” köktenciliğine çanak tutmuş oluruz. Modern kalabilmek için çevre duyarlığının yanı sıra, akla, bilime ve bireye de ihtiyacımız var.

BİR DEĞİŞİMİN MORFOLOJİSİ | Neo-modern kültürel yapılanmanın oluşması, önceden sınırları belirlenmiş bir süreç olamaz; birbirleriyle “çelişen” aktörlerin mücadelesi sürecinde ortaya çıkacaktır. Değerler, ancak iktidarla bir bilgi, etik ve yatırımlar sistemine dönüşebilir. Bugünün sorusu, temel iktidar biçiminin ne olduğu ve bu iktidarla yüz yüze gelecek olan temel toplumsal aktörlerin kimler olduğu sorusudur. Bu mücadelenin sonucu, yeni kültürel yapılanmayı belirleyecektir.

Sanayi kültürünün değişim süreci başlayalı çok oldu. Kültürel değişimin ilk kıvılcımları, 1960’lardaki kültür karşıtı öğrenci ayaklanmalarında, marjinal aktörler sanayi kültürüne karşı olan hayal kırıklıklarını dile getirmeye başladıklarında görüldü. Bu isyanların başlangıcında, tüm sistemin mantığındaki aksaklıklara dikkat çeken Roma Kulübü, bu mantığın sınırlarına ve çevre sorunlarına işaret ederek egemen akımları uyarmış oldu.

Bu değişimin ikinci aşaması, sanayi kültürünün -sendikalar gibi- baş oyuncularının, esas muhalefet gücü olma niteliğini yitirip, sahneden çekilmeye başladığında gerçekleşti. Eski zamanlarda, vatandaşla prens arasındaki çelişki, nasıl anayasalar ve parlamentolar yoluyla kurumsallaşmışsa, işçilerin toplumsal hakları da toplumsal refah devleti ve egemen politik partiler içinde kurumsallaştı. İşçi mücadelesinin içi boşaldı, bürokratik ve törensel bir niteliğe büründü.

Daha sonra, 1970’ler Batı’sında, bir boşluk ve hastalık havası egemen olmaya başladı. Bildik aktörlerin yokluğunda, yitirilmiş bir birlik içinde anlam bulmak zorlaşmıştı. Tam bir kuşku ve sinisizm (ahlakı horgörme) dönemi başladı. Nereye gittiğimizi bilmez olmuştuk. Yön duygusu kalmamıştı. Postmodernizmin tohumları atılmış oluyordu.

Boş bir gelecek imgesi, önce gericiliğin yerleşmesine yol açtı. Kökleri arayış, geçmişe özlem eğilimleri egemen oldu. Bu gericiliğin çeşitli derecelerini temsil eden Ronald Reagan, “Ahlaki Çoğunluk” ve Jean Marie Le Pen ortaya çıktı. Çok daha ciddi biçimde, sanayi dönemindeki aklın evrenselliği ilkesi, farklılıklar adına yadsınmaya başlandı: Ben eşcinselim, ben Chicano’yum, ben kadınım, ben siyahım. En sonunda da, bireyselliğini ifade için tüketim standartları dışında hiçbir şey bulamayacak kadar kişilik kırıntısından yoksun yuppie narsizmi zuhur etti.

Buna eşzamanlı olarak, 1970 ve ‘80’lerde Batı’da, bilgisayarlardan bio-mühendisliğe ve uydu yayınlarına kadar uzanan bir teknolojik devrim yaşanıyordu. Bu olgu, yeniden yapılanmanın maddi temelini oluşturdu.

1980’lerin sonunda, günümüzde boşluğun öte yanına geçmeye başladık. Eyleme geçmedeki yeteneksizlik krizimizi aşmış ve kültürel yeniden yapılanmaya ilk adımlarımızı atmış durumdayız. Yeniden yapılanmanın ilk dönemlerinde ortaya çıkan aktörleri, yani kitle iletişim araçlarının dil, simge ve imgesel yaratıcısı seçkinler en güçlü konumdalar. “Enformasyon Çağı”nda, toplumun kendi imajını yaratma araçlarını ellerinde tutanlar, iktidarın merkezini oluşturuyorlar.

Bu değişimde ortaya çıkacak olan son öğe, sanayi kültürünün baskın olduğu dönemde, işçi hareketinin oynadığı rolü oynayacak olan “merkezi muhalefet” güçleridir.

Yeni muhalefet güçlerinin, öznelcilik ve çevre hareketi olacağına inanıyorum: Kitle kültürüne karşı “ben”i savunan, kendini kendi terimleriyle tanımlayan birey ve bilimle teknolojinin doğayı değiştirmesinin sınırlarını tanımlayan çevreci gruplar…

TOPLUMUN MERKEZİ VARDIR | Kültürel yeniden yapılanmaya bu açıdan bakanlar, postmodernizmin tersine, toplumun bir merkezi olduğunu ve bu merkezin yeni kültürel modeller oluşturma yeteneğine sahip özne ve aktörünün de, bilinçli insan olduğunu savunuyorlar.

Bu yeni kültürde insanlık, artık kozmosun efendisi değil, “Ben”in yaratıcısı rolünü üstlenmiştir. Goethe’den Salman Rüşdi’ye kadar, Batı’da romanın temel fikri budur. Hem özneyi hem de bireysel bilinçliliği vurgulamak, toplumsal yaşamda bütünüyle seküler ve modern bir birlik olanağı sağlayacaktır. Neo-modern kültürün temel öğesi, öznenin artık tarihin anlamına bağlı olarak tanımlanabilen bir şey olmadığıdır. Tam tersine toplumlar, artık doğa ve tarih yasalarına dayanıp meşrulaştırma ihtiyacı duymaksızın, kendi örgütlenmelerini, kendi değerlerini ve kendi değişim süreçlerini belirleme gücüne erişmişlerdir.

Kültürel yeniden yapılanmanın bu can alıcı aşamasında, asıl çelişkiler, insanın doğayla ilişkisini yeniden tanımlayan dil ve imgelerin yaratılması çevresinde yaşanacaktır.

ÇELİŞKİ NOKTALARI | Simgelerin tanımlandığı arena, yani iktidar arenası olan ve kamuoyunu biçimlendiren, kitle iletişim ortamıdır. Bu anlamda kitle iletişim ortamı, artık temel politik kurum haline gelmiştir. Yeniden yapılanmanın bu erken aşamasında, iletişimcilerin ve entelektüellerin rolü esastır: Gün politikacıların değil, onların günüdür.

Bu durum, yazarların ve filozofların, topluma yeni bir imaj kazandırarak kültürü değiştiren önemli aktörler oldukları 18. yüzyıl Avrupa’sını andırmaktadır. Onlar sivil toplumu ilk olarak keşfediyorlardı.

II. Dünya Savaşı sonrası, çoğunlukla planlamacıların, işadamlarının ve politikacıların oluşturduğu “büyüme yöneticilerinin” dönemiydi. Bu zaman içinde entelektüeller, çok kısıtlı bir rol oynayabilmişlerdi.

Oysa şimdi yeniden bulma zamanıdır; oluşmakta olan yeni toplumu anlamak, neyin tehlikede olduğunu, neyi tartışmanın önemli ve neyi tartışmanın önemsiz olduğunu tanımlamak zamanı…

Toplumumuzun yaşamakta olduğu imaj kırılmasının bir belirtisi de, tanımlanması gereken konuların, insanlığın karşı karşıya kaldığı “en derin sorular” olmasıdır. Bu sorular, hastanelerde ve laboratuvarlarda, sanayi toplumunda yaşam ve ölümün hesaplaşması olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlar aynı zamanda derin tutkularla bağlantılı sorunlar. Tüpte hayat yaratılmalı mı? Çocuk aldırmak cinayet midir? AIDS hastalarına nasıl bakım yapılmalı? Yaşlılar ve kanser hastalarına ötanazi hakkı verilmeli mi? Kısacası ölmek ve yaşamak nedir? Bunların anlamına kim karar verecek?

Bizi bir tür bilinçliliğe yaklaştıran başka sorular da ortaya çıkmış durumda: Zenginliğimiz, yalnız kendi çocuklarımızı değil, gelecekteki bütün çocukları da öldürmeye mi yarayacak? Doğayla ilişkilerimizin nasıl olması gerektiğine kimler karar verecek?

Özellikle Almanya’da, daha sonra da Fransa ve bütün Avrupa’da ortaya çıkan “Yeşil Parti”ler, gündeme taşıdıkları bütün sorunlarla; kültürel mutasyonumuz ilerledikçe marjinal olanın nasıl kitleselleştiğinin açık bir belirtisidir.

DÖNÜŞÜM GARANTİSİ YOK | Tarih, varlıklarını bir sonraki aşamaya ulaştıramamış halklar, kültürler ve uluslarla doludur. Avrupa moderniteyi bulmuş olsa da, bu aşamanın yalnızca bizim yeteneklerimizle imkân kazandığını iddia edemeyiz. 11. ve hatta 14. yüzyıllarda Arap dünyası ve Çin, bizim uygarlığımızın çok ilerisindeydi. Yine de yıkıldılar. Bilimsel, rasyonel bir toplum aşamasına geçemediler.

Batı yeni zamana, ilerlemesiz geleceğe ulaşabilecek mi? Başbakan Brundtland’ın sorduğu gibi, insanın doğayla olan ilişkisini yeniden düzenleyip uygarlık sınavını geçebilecek miyiz? Modern kalarak çevreye uyumlu olmayı da başarabilecek miyiz?

Kültürü başlatanlar ve içinde yaşadığımız toplumu üretenler olarak, modern insanın geleceği, bizim bilinçli seçimimiz olacaktır.


DOĞAYLA SAVAŞACAK MIYIZ BARIŞACAK MIYIZ?

 


 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:36 | 0 fav | etiket:  

 

NPQ Türkiye'yi En İyi Anlatan Cümle:
Tartışmanın Bir Parçası Olmak…

 

Hayli iddialı bir söz:

"NPQ, bütün entelektüel dünyanın buluşup tartıştığı tek merkezdir"…

Bu tespit Carlos Fuentes'e ait…

Bu da Ivan Illich'e:

"Eğer tartışma ve sağduyuya büyük hizmette bulunan tek bir kurumu önerebilseydim, bu NPQ olurdu"…


Zbigniew Brzezinski ise NPQ'nun özelliğini şöyle vurguluyor:

 

"Medyanın önem taşıyan fikirler hakkında tartışmayı terk ettiği günümüzde, NPQ ve onun Global Viewpoint sütunu dikkat çekici bir istisnadır…

Bu küreselleşme günlerindeki bütün iddialara, gevezeliklere rağmen, çok az yayın NPQ ve Global Viewpoint'in taşıdığı perspektife sahip olduğunu iddia edebilir"…


Bu alıntılar, NPQ-Türkiye dergisinin ilk sayısı için hazırlanmış olan ve "Tartışmanın parçası olun" başlığını taşıyan tanıtım broşürünün arka kapağından.


Dergi ile ilgili söyleşi yapmaya geldiklerinde, iki gazetenin temsilcisi aralarında anlaşmış gibi aynı soruyu sormuşlardı:

"Türkiye NPQ'ya hazır mı?"

Pek de dayanaksız değildi bu soru.

Türkiye entelektüelleri ve aydınları (bizce ikisi eşanlamlı değil) NPQ ile daha önce

tanışmışlardı ve derginin bir süre sonra yayın hayatını durdurduğuna bakılırsa, pek de bağırlarına basmamışlardı çünkü…


Bu, NPQ'nun Türkçe dilinde ilk gün ışığına çıkışı değildi.

Atıl Ant yönetiminde AFA Yayınları, daha önce NPQ'yu tercüme ederek yayımlamış, fakat sonra bu işten vazgeçmişti.


Peki geçen zaman içinde ne değişmişti ki, biz denenmişi tekrar denemeye kalkmıştık?


Önce somut veriler: Bir kere, fikri yazılara yer veren Cumhuriyet gazetesinin yanına son yıllarda Yeniyüzyıl, Radikal, Zaman, Yeni Şafak gibi

gazeteler eklenmiş ve bunlar okur bulmuşlardı. Sonra, Açık Radyo yayın hayatına girmiş, "Açık Gazete" gibi bir fenomen, İstanbul'un kendini

çağından sorumlu hisseden aydınlarınca hemen kabul görmüştü. Türkiye Günlüğü, Dergâh, Cogito gibi dergiler ciddî birer ihtiyaç odağı olduklarını

kanıtlamışlardı.


NPQ-Türkiye'nin kapağındaki taburenin üç ayağından birini oluşturan ve bu sayımızda yazarların önemle üstünde durdukları sivil toplum örgütleri de hızla gelişti son yıllarda. Her ne kadar pek çok düşünce deposu (think-tank) siyasi tercihlerini bir türlü aşmayı başaramadılarsa da, ülkenin fikri gelişmesine ciddi katkılar getirdiler.


İşte bu ortamda, KoçSistem Bilgi ve İletişim Hizmetleri A.Ş.'nin yayınladığı -Nathan Gardels'in NPQ'da yaptığı söyleşilerin ve seçilmiş makalelerin yer aldığı- Yüzyılın Sonu kitabı için düzenlenen panele davet edilmiş olan Gardels'le tanışmamız, NPQ-Türkiye 'taburesinin' ilk ayağını koydu. Gardels, NPQ'nun tüm birikimini bizim dergi yayıncılığı birikimimizle NPQ-Türkiye için birleştirmeyi benimsedi.


İkinci 'tabure ayağı' Park Holding'den ve dergiye reklam veren kuruluşlardan geldi. Park Holding derginin sponsorluğunu üstlenerek, "tartışmanın parçası olma"ya, ülkenin fikrî yapısının zenginleşmesine ülkemizde iş dünyasının son yıllarda göstermeye başladığı duyarlılığa bir örnek daha ekledi.
Editöründen söz etmeden geçmek olmaz elbette.


NPQ, 1985 yılında, halen derginin editörlüğünü yürüten Nathan Gardels ve California'nın eski valisi Jerry Brown tarafından kurulmuş. Bu ikili dünyanın dört bir tarafını dolaşarak "gelecek kuşağın kültürel ve politik liderleriyle" görüşmüşler ve onların görüşlerini bir arada sunacakları bir yayın planlamışlar. Derginin kurucu yayıncısı Sheinbaum ve eşi Betty, kendilerine ait olan Wilhem DeKooning'in "Pembe Kadın" adlı tablosunu Sotheby'deki açık artırmada satarak, o parayla NPQ'nun finansmanını sürdürmüşler. NPQ'ya daha sonra Los Angeles Times Syndicate de ortak olmuş.


Derginin ana yayın politikasını özetlemesini istediğimizde, Nathan Gardels internetten şu mesajı gönderdi:


"NPQ'nun yayın politikasının temelini 'post-ideological' ve 'post-national' yaklaşım oluşturur. (Biz buna Yayın Kurulu'nda 'non-ideological' ve

'non-national' demenin daha açıklayıcı olacağı görüşünde birleştik.) Amaç, bol miktarda bilginin gezegenimizin etrafında uçuştuğu fakat, kültür ve

medeniyetler arasında iletişimin çok az oranda gerçekleşebildiği 'bilgi çağı'nın, genel anlamda sıradanlaştırılmasına karşı bir tür antidot

oluşturabilmek. NPQ'nun özündeki editoryal misyon, yüzyılın değişmekte olduğu dönemde 'medeniyetler arası dialoğun' sesi olmak ve başlıklara

çıkan konulara medeniyetler temelinde derinlik kazandırmaktır.

 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:35 | 0 fav | etiket:  

 

Yumuşak Güç Gönülsüz Rıza

“VARAN YOLBOYUNCA” DERGISINDE “DERIN ISTANBULLU” BASLIGIYLA YAYIMLANAN BIR RÖPORTAJDA SELIM ILERI, BAZI YAZARLARIMIZIN ESERLERININ BATI DILLERINE ÇEVRILMESININ ARDINDA FARKLI SIYASI OYUNLAR BULUNDUGU SAPTAMASINI YAPARAK “DILIMIZE, KÜLTÜRÜMÜZE, DUYUMSAYISLARIMIZA DÜSMAN ENTELEKTÜELLER YARATIYORUZ. HALKIN ÇOGU OKUMA SANSINA SAHIP DEGILKEN, BU IMKÂNA SAHIP OLANLARIN KENDI KÜLTÜRLERINI KÜÇÜMSEYEREK KENDILERINI YÜCELTME GAYRETLERI VAR” DIYOR.
“Dünya çapında yazar” olabilmenin ölçütleri ile bir ülkenin temel iki gücünden biri olan “yumuşak gücü” arasında nasıl bir ilişki vardır? Dünya çapında “bir şey” olabilmek, artık dahiyane yeteneklerden çok, gönüllü veya gönülsüz icra edilen büyük mü büyük, hatta evrensel mi evrensel çoksesli bir “rıza korosu”na dahil olarak ve bu koronun seslendirdiği tüm bestelere aykırı sesler çıkarmadan eşlik edebilme hünerini gösteren enstrümanlarından biri olmakla mümkün. Ekonomik ve askeri güç anlamında rakip tanımayan ABD’nin demokraside, bilimde, kültürde liderliğini ilan etmesinde ve kendi halkının yaşam tarzının üstünlüğünü tüm dünyaya “örnek” diye sunmasında ifadesini bulan “yumuşak güç” fazlasıyla derin ve yaygın; bu nedenle de hacmi büyük bir kavram. Bu kavramın isim babası olan Joe Nye şöyle diyor: “O, gerçek gücün simgesidir. İstenen sonuçların elde edilmesinin bir yoludur.” Selim İleri’nin sözünü ettiği “kendi kültürlerini küçümseyerek kendilerini yüceltme gayreti içinde olanlar”dan yola çıkarak “rıza” ve “güç” kavramlarının çevresinde daha kolay dolanabiliriz. BAŞKA BİR UYGARLIĞIN İMGELEMİNE GİRMEK | Kendi kültürünü küçümsemeyenleri dünya çapında yazar yapmadıklarını artık dünya alem biliyor. Diğer yandan “sert gücün” ortaya çıkardığı veya çıkaracağı büyük rahatsızlıkların önüne geçebilmenin en önemli ilacı olan “yumuşak gücün”, yazarlarla her zaman için iletişim halinde olması gerekiyor. Hayal gücünden beslenmeyen bir “rıza” ve “güç” ilişkisi olabilir mi? Kendi geleceklerini sağlamlaştırabilmek adına dünyanın rızasını alma ihtiyacını duyanların muhteşem masallarını tüm gezegene anlatabilecek, anlatmakla kalmayıp ikna edebilecek dünya çapında muhteşem yazarlar büyük oranda Hollywood’dan çıkar da, diğer yandan uygulanan “sert güç” sayesinde üstüne üstlük itibar kaybına da uğranırsa, Nathan Gardels’ın makalesinde dile getirdiği o tarihi soruyu sormak kaçınılmaz oluverir: “Nasıl göründüğümüzü görmek için başka bir uygarlığın imgelemine girmek çok önemli.” Başka bir uygarlığın imgelemine girebilmek için en kısa yol, o uygarlığın içinden gelip de bulunduğu toprakların dilinden, kültüründen ve duyumsayışlarından yararlanan ama asla ve asla kendisini o topraklara ait hissetmeyen yeteneklerle “ortak bir dil” kurabilmekten geçmez de, nereden geçer? “Güç” ve “rıza” ilişkisinin trajik boyutlara vardığı zamanlar elbette olur ancak unutulmamalı ki trajediler, doğruyu ve eğriyi aştıkları gibi, silinmeyecek güçte izler de bırakırlar. Ve böyle düşünüldüğünde bir yazarın ya da entelektüelin kendisini, kendi ülkesine ait hissetmemesinin -kendisinden başkakimin üzerinde “kalıcı” etkisi olabilir ki? Trajedi üzerine en çok kafa yoran düşünürlerden biri olan Max Scheler’in dediği gibi, “Güneş hem kötü hem de iyi insanların üstünde parlar”. NPQ TÜRKİYE 2005’E YENİ YAYIN KURULU İLE GİRDİ | Bildiğiniz gibi NPQ Türkiye yılda beş kez yayınlanıyor ve 2005 yılının (7. cilt) ilk sayısını bu kez yeni bir yayın kurulu ile oluşturduk. NPQ Türkiye’nin okurları, yeni yayın kurulumuzu yakından tanıyor. Emre Aköz, Dücane Cündioğlu, Mehmet Ali Kılıçbay ve Erdal Şafak, 2004’ün yaz aylarında, o dönemki adıyla MTV’deki “NPQ Tartışıyor” adlı programda Ali Saydam ve M. Kenan Tekdağ’ın konuğu olarak ülkemizin ve dünyanın pek çok temel sorununu ele almaya çalışmışlardı. Doğu-Batı sorunsalından entelektüelin kimliğine, tarihsel süreklilikten yakın tarihimizdeki kırılma noktalarına kadar düşünce dünyamızın da yanıtlarını aradığı soruların peşinde iz sürerek saatler boyu tarıştılar. Şimdi bu tartışmaları, yılda beş kez bir araya gelecekleri yayın kurulu toplantılarında sürdürecekler. Anlaşmamak üzere anlaştıklarını tekrarlayarak... Bu kez, “Amerikan Yumuşak Gücü”nün, dünyanın rızası alınmadan dünya adına hareket edildiği için düşüşe geçtiğini, “tüm zor kullanma yeteneğimiz sayesinde artık daha da güçsüsüz” diyen Nathan Gardels’ın saptamalarından ve orijinal NPQ’daki diğer makalelerden yola çıkarak tartışmayı başlatan yayın kurulu üyelerimizin arasında -bir diğer yayın kurulu üyemizUmur Talu yoktu ama o da bu tartışmaya sonradan makalesiyle katıldı. ABD’nin Türkiye’deki “yumuşak güç” uygulamalarını gündelik hayata yansıyan boyutuyla Erdal Şafak kaleme alırken, uluslararası ilişkiler alanında öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Fuat Keyman da “yumuşak güç” kavramını kendi disiplini açısından değerlendirdi. O’nun da dile getirdiği gibi bu konuya ilişkin soruların yanıtları, sadece medyaya, Madonna’ya referans verilerek açıklanamayacak kadar derinliklerde aranmalı. NPQ Türkiye yerli ve yabancı makaleleriyle bunu yapmaya çalıştı. Derinlikli yanıtları “derin bir İstanbullu” olan Selim İleri’nin o özlü saptamasında da; “Ulusal tarihimizde dünya kamuoyu ABD’ye hiç bu kadar düşman olmamıştı” diyerek günah çıkaran Brzezinski’nin cümlelerinde de bulabiliriz. ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU, Yayın Yönetmeni

 



 
Dec
08
    
fan | 08 Aralık 2008 17:34 | 0 fav | etiket:  

 

Dünyanın 'Son Kullanma Tarihi' Ne Zaman

mülkiyetimizdeymiş gibi sahip çikmamız gereken tek şey belki de kültürümüzdür. doğanın “son kullanma tarihi”ni, 50 yıl sonradan, olması gerektiği gibi, bilemediğimiz bir tarihe taşıyacak olan ve günü geldiğinde eşyayı gerçek sahibi olan doğaya geri vermek üzere ödünç alan o kültür...
Doğal kaynaklar üzerindeki rekabet şiddetlendikçe ve çevresel koşullar artık "sürdürülemez" boyutlara vardıkça, üstüne üstlük doğanın tüm uyarılarını ördek gibi kafasını suya gömdüğü için göremeyen, sistemin yoldan çıkardığı çılgın bir tüketici kitlesinin aymazlığı üzerimize kirli bir bulut gibi çöktükce az sayıda da olsa çözüm önerisi getirenlere daha da çok dikkat etmek gerekiyor. Gorbacov’un savı olan "Küresel enerji perestroykası"ndan "milyonlarca ağaç dikilmeli" diyenlere, bir kararnameyle kurşunlu benzini bir yılda kaldıran ve tüm ülkede ağaç kesimini bir kararnameyle bir günde durduran Çin’e, çevrenin bozulmasından etkilenen insanların doğal kaynakları sorumlu bir biçimde yönetebilecekleri "demokratik bir mekân" öneren NPQ yazarlarına kulak vermek gerekiyor. Yaklaşan felaketin fazlasıyla bilincinde olup, kültürel bir kararlılıkla kültürel bir dönüşüme dünyanın ihtiyaç duyduğunu en az yılda bir kez kapak konusu yaparak, düşünen dünyanın gündemine taşımaya çalışan NPQ bu sayısında da Jared Diamond’ın ve Bruce Mau’nun kitaplarından yola çıkarak başlığını atıyor: Çöküş mü yoksa büyük değişim mi? Amerika’dan gelen orijinal NPQ’yu postadan çıkar çıkmaz bir araya gelerek değerlendirdiğimiz Halit Refiğ için bu sayı önceki sayılardan biraz daha "özel" olmalı. Çünkü derginin kapak konusunu belirleyen Jared Diamond’ın "Collapse – How Societies Choose to Fail or Succeed / Çöküş – Toplumlar Başarı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer" adlı kitabını, dergiyle neredeyse eşzamanlı olarak okuma şansına sahip oldu. Bu nedenle kurtuluşu "ormanların kurtuluşu"nda gören ve bu tezini kitabında temellendiren Jared Diamond’la Nathan Gardels’ın söyleşisini okumadan önce onun kapıya dayanan "!çöküş" üzerine yazdığı makaleyi okumanızı öneririm. ÇEVREYE KARŞI DUYARLILIĞIN NEDENİ KORKUDUR I "Çöküş" üzerine bu sayıda yer alan yazı ve tartışmalar ne kadar karamsarsa Bruce Mau ve Tanay Sıdkı Uyar ile yapılan söyleşiler de bir o kadar umut verici. Peki ama merkezi ABD olan NPQ dergisi çevreye neden bu kadar duyarlı? Özellikle Amerika’da kendini gösteren bu duyarlılığın nedeni yayın kurulu üyemiz Umur Talu’nun da dikkat çektiği gibi "korku"dan başka bir şey değil elbette. "Küreselleşmenin sahibini ısırdığı" ve herkesin elini yüzünü yıkayıp arınmaya çalıştığı bir zaman diliminde Batı’nın itirafçı ruhu, merceği kendi üzerine tutup kendi kendini sorgularken dergimizin yayın kurulu üyeleri de mutasyona uğraya uğraya nihayet sanal bir dev haline gelen ve belki de bu nedenle insanlığın görüş alanının dışına taşan sistemin özüne, Türkiye’den bakmaya çalıştılar. "Çöküş"e giden süreçlerde bariyer görevi görmüş örneklerden biri olan 17’nci yüzyıl Japonya’sında ormanlarını insandan korumayı başaran Tokugawa şogunları ve yine aynı süreçte yerini alan ve tüm doğayı "canlı" kabul ettiği için taşlar için "nâtık" sıfatını kullanan büyük sufi Şeyh-i Ekber İbn Arabi de bu tartışmalı toplantıda verilen Doğu’dan gelen iki örnekti. 12 Mayıs’ta yitirdiğimiz değerli felsefecimiz Selahattin Hilav’ın Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Şark ile Garp Arasında Görülen Esaslı Farklar" adlı yazısından hareketle yaptığı şu saptamaları aktarmanın tam da bu noktada anlamlı olacağını zannediyorum. ‘Yazar iki medeniyet arasındaki genel ve temel farkı, bizde eskiden beri yapıldığı gibi zihniyetin özdeş olmayışına, Doğu’nun tembelliğine ve boyun eğişine; Batı’nın çalışkanlığına ve atılganlığına bağlamıyor. (...) Yazar, Batı ile Doğu arasındaki farkı, insanın dış dünya karşısındaki tavrı ve faaliyeti; bu dünyayı değişikliğe uğratış tarzı açısından yani maddi (ekonomik) ilişkiler açısından ele alıyor. ‘Eşyaya tasarruf ediş’ (bu sözü kullanan Tanpınar'dır) tarzının, bu iki medeniyet arasındaki farkı açıkladığını söylüyor. Tanpınar'a göre, denebilir ki, Şark eşyaya ancak umumi şekilde tasarruf eder. Hatta bazan onu tabiattan sanki ödünç alır." Diğer yandan "Çöküş" kitabının yazarı Jared Diamond’un röportajından da şu cümleleri alıntılamam gerekiyor: "Kitabımı değerlendiren biri şöyle demişti: ‘Diamond, bu sorunu ele almak için 13.000 yıllık bir tarihe bakıyor ama çözüm zamanının geçmekte olduğunu anlatmak için yalnızca birkaç on yıl ilerisini işaret ediyor. Bizler de geleceğe bakarken Diamond’ın geçmişe bakarken sergilediği uzak görüşlülüğü sergileyebilsek, başka galaksileri kolonize edebilirdik." Burada, teknolojiye ilişkin yanlış bir inanç var. Eğer önümüzdeki elli yılda sağ salim çıkabilmenin bir yolunu bulamazsak, galaksileri kolonize etmek gibi bir seçeneğimiz olamayacak." Galaksileri kolonize etmeyi düşünenler ve mülkiyet duygusu eşyayı doğadan ödünç alacak kadar naif ve bir o kadar da az-gelişmiş, hatta hiç-gelişmiş olanlar... İçinde yaşadığı ülke nedeniyle galaksilere yapışacak kadar güçlü bir mülkiyet duygusuyla hiç mi hiç tanışmadığını düşündüğüm Kenya Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı Danışmanı Wangari Maathai’nin makalesinin tamamını mutlaka okumanızı öneririm. Diyor ki: "...sömürgeleştirmeden önce, Kenya dağı, onu yakından ya da uzaktan gören tüm cemaatler tarafından Yaradan’ın evi olarak kabul edilir, kutsanırdı. İçtikleri su bu dağdan doğar ve akarsulara, ırmaklara karışırdı. Sömürgeciler Hıristiyanlığı getirdiklerinde, artık dağ değil, yukarıdaki cennet önemli hale gelir oldu. Artık dağa saygı duyulmadığı için, kimse onu korumadı da. Ağaç örtüsü sömürüldü. Kaynak suyu gözle görülür derecede kurudu. Yamaçlarındaki biyolojik çeşitlilik öyle hasar gördü ki, Kenya dağı bugün UNESCO tarafından, türlerin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir "tehlike bölgesi" ilan edilmiş durumda. İnsanlar kültürlerinden koparılırsa böyle olur. Kendi felaketlerini hazırlar duruma düşerler." Mülkiyetimizdeymiş gibi sahip çıkmamız gereken tek şey belki de kültürümüzdür. Doğanın "son kullanma tarihi"ni, 50 yıl sonradan, olması gerektiği gibi, bilemediğimiz bir tarihe taşıyacak olan ve günü geldiğinde eşyayı gerçek sahibi olan dağaya geri vermek üzere ödünç alan o kültür... ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU, Yayın Yönetmeni